Fenomen intiharı: Medya, temsil ve anlatının gücü
BirGün Gazetesi

Fenomen intiharı: Medya, temsil ve anlatının gücü

Prof. Dr. Yasemin GİRİTLİ İNCEOĞLU Fenomen intiharlarıyla ilgili haberciliği anlamak, meseleyi yalnızca güncel medya pratiklerine indirgenmiş bir etik tartışma olarak ele almakla mümkün değil. Aksine, bu olgu tarihsel süreklilikler, temsil rejimleri ve dijital çağın dolaşım dinamikleri içinde değerlendirilmeli. Bugün karşımıza çıkan dil, dramatizasyon biçimleri ve anlatı kalıpları rastlantısal değil, uzun bir kültürel ve kuramsal birikimin ürünü. Bu nedenle fenomen intiharlarının medyada yer alış biçimini çözümlemek, aynı anda hem geçmişin düşünsel mirasını hem de bugünün dijital ekosistemini birlikte düşünmeyi gerektiriyor. Kübra Karaaslan’ın ölümünün ardından medyada çıkan haberlere bakınca, ortada yalnızca bir trajedinin değil, aynı zamanda tanıdık bir anlatı biçiminin dolaşıma girdiği görülüyor. Farklı mecralar, farklı başlıklar atsa da kurulan hikâyeler büyük ölçüde aynı; dramatik bir dil, parçalı bilgilerden oluşturulmuş bir yaşam anlatısı ve okuru içine çeken bir “son” vurgusu. Bu yazıyı yazma nedeni de tam olarak bu tekrar. Çünkü mesele sadece tek bir haberin hatası değil. Daha derinde, medyanın bu tür olayları ele alış biçimine sinmiş bir anlatı alışkanlığı var. Ve bu alışkanlık yeni değil. Genç Werther’in Acıları yayımlandığında Avrupa’da benzer bir tartışma yaşanmıştı. Johann Wolfgang von Goethe’nin romanı, yalnızca edebî bir eser olarak değil, ardından gelen intihar vakalarıyla birlikte anıldı. O günden beri “İnsanları etkileyen şey olayın kendisi mi, yoksa onun nasıl anlatıldığı mı?” sorusu soruluyor. Bugün bu soruyu yeniden sormamız gerekiyor. 19. yüzyılın sonunda Émile Durkheim bu tartışmayı başka bir yere taşıdı. Ona göre intihar sadece bireysel bir mesele değil, toplumsal bağlarla ilgiliydi. Bugün sosyal medya çağında bu fikir daha da anlamlı. Çünkü fenomenlik dediğimiz şey, görünürlük sağlarken aynı anda kırılganlık da üretiyor. Eskiden şöhret daha sınırlıydı. Marilyn Monroe gibi figürler medyanın kurduğu merkezî bir sistem içinde var oluyordu. Bugün ise durum farklı. Andy Warhol’un yıllar önce söylediği “gelecekte herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” sosyal medya ile neredeyse gerçeğe dönüştü. Herkes görünür olabilir ama bu görünürlük sürdürülebilir değil. Tam da burada medya devreye giriyor. HİKÂYE KURMA PRATİĞİ Kübra Karaaslan hakkında yapılan haberlere bakıldığında da benzer bir örüntü görülüyor. Olay, çoğu zaman bir bilgi olarak değil, başı, ortası ve sonu olan bir hikâye olarak sunuluyor. “Acı son”, “kahreden haber”, “son paylaşımı ortaya çıktı” gibi ifadelerle kurulan bu dil, bilgilendirmekten çok duygusal etki üretmeye yöneliyor. Ancak asıl dikkat çekici olan haberlere dahil edilen bazı ayrıntılar. Örneğin, “babasının imam olduğu” bilgisinin özellikle vurgulanması. Bu bilgi gerçekten neyi açıklıyor? Büyük ölçüde hiçbir şeyi. Ama buna rağmen güçlü bir işlev görüyor, okurun zihninde bir bağ kuruyor. Açıkça söylenmese bile, aile yapısı, dini çevre ya da baskı gibi çağrışımlar devreye giriyor. Yani haber, bilgi vermekten çok ima üretmeye başlıyor. Bu da bireysel bir trajedinin farkında olmadan daha geniş bir anlam çerçevesine yerleştirilmesine yol açıyor. Aynı durum diğer içeriklerde de görülüyor. Kübra’nın eski paylaşımları, videoları, son günlerine dair parçalı bilgiler bir araya getirilerek bir hikâye kuruluyor: yükseliş, kırılma ve son. Bu yapı, haberi bilgi olmaktan çıkarıp tüketilebilir bir anlatıya dönüştürüyor. Oysa bu anlatılar çoğu zaman gerçeği açıklamaktan çok onu düzenliyor. Bu noktada uzun süredir tartışılan iki kavram yeniden önem kazanıyor; Werther etkisi ve Papageno etkisi. Papageno adını  Wolfgang Amadeus Mozart’ın operasındaki karakterden  alır. Papageno intiharı düşünür ama sonunda vazgeçer ve alternatif çözümler bulur. İlki, intiharın romantize edilmesi ve ayrıntılı verilmesinin taklit davranışına yol açabileceğini söyler. İkincisi ise Werther etkisinin tam tersi olarak, umut veren, çözüm odaklı anlatıların insanları koruyabildiğini söyler. Bugünkü tabloya bakınca, ilkine daha yakın bir medya diliyle karşı karşıyayız. Üstelik artık mesele sadece gazeteciler değil. Sosyal medya ile birlikte herkes bu anlatının bir parçası. Kübra’nın içerikleri, ölümünden sonra da dolaşımda kalmaya devam ediyor. Videolar yeniden izleniyor, paylaşımlar tekrar tekrar yayılıyor. Manuel Castells’in “ağ toplumu” dediği yapı tam da bu, içeriklerin merkezden değil, ağlar üzerinden yayıldığı bir düzen. Bu düzende önemli olan yalnızca neyin doğru olduğu değil, neyin daha çok dolaşıma girdiği. Ve bu da haberciliğin mantığını değiştiriyor. Bugün haberin değeri çoğu zaman bilgiyle değil, dikkatle ölçülüyor. Bu yüzden olayla doğrudan ilgisi olmayan detaylar bile öne çıkarılabiliyor. Çünkü merak uyandırıyor, konuşuluyor, paylaşılıyor. Ama bu tercihin bir bedeli var. Sıklıkla “intihar bulaşıcıdır” denilse de bulaşıcı olan şey eylemin kendisi değil; anlatının kendisi. Aynı dil, aynı başlıklar, aynı hikâyeler tekrar tekrar dolaşıma giriyor. Ve her seferinde biraz daha normalleşiyor. Belki de bu yüzden en basit soruyla bitirmek gerekiyor: Kübra Karaaslan’ın ölümünü anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa onu anlamlı bir hikâyeye mi dönüştürüyoruz? SEYİRLİK ÖLÜM VE TARİHSEL BAĞLAM Bugünkü tartışma, “seyirlik ölüm” kavramı ile doğrudan bağlantılıdır. Ölüm, artık bir kayıp olmaktan çıkıp, izlenen ve tekrar tekrar tüketilen bir görüntüye dönüşüyor. Tarihsel örnek olarak, Marilyn Monroe’nun 1962’deki ölümü gösterilebilir. Monroe’nun ölümü medyada yoğun, dramatik ve romantize edici bir dille sunuldu. Bunun ardından, Amerika’da ve bazı ülkelerde intihar oranlarında artış gözlendi. Bu durum literatürde “copycat suicide” (taklit intihar) olarak adlandırıldı. Monroe örneği, Werther etkisinin tarihsel bir doğrulaması olarak günümüzde Kübra Karaaslan vakasına ışık tutuyor. Ölümün görünürlüğü ve anlatım biçimi, başka ölümleri tetikleyebilir ve toplumsal algıyı şekillendirir. Medya ve sosyal medyada kurulan anlatı, Kübra Karaaslan’ın bireysel trajedisini geniş kitleler için tüketilebilir bir hikâyeye dönüştürdü. Monroe örneği yalnızca bir uyarı niteliği taşıyor, gerçek mesele, Kübra’nın ölümünün nasıl anlamlandırıldığı ve izleyicinin bunu nasıl deneyimlediği ile ilgilidir. Bu soruya verilecek cevap, yalnızca bu vakayı değil, gelecekte medyanın ve sosyal medyanın ölümlere yaklaşım biçimini de belirleyecektir. Kübra’nın öyküsü, modern medyanın trajediyi nasıl hikâyeye dönüştürdüğünü ve seyirlik ölümlerin toplumsal etkilerini anlamamız için merkezi bir örnek olarak kalacaktır. İntiharın kamusal bir anlatı nesnesi hâline gelmesi modernliğin erken dönemlerine kadar uzanır. Bu bağlamda en sık referans verilen örneklerden biri, Genç Werther’in Acıları etrafında şekillenen tartışma. Johann Wolfgang von Goethe’nin bu eseri, yalnızca edebî bir başarı olarak değil, aynı zamanda taklit edilen intihar vakalarıyla ilişkilendirilerek toplumsal etki tartışmalarının merkezine yerleştirdi. Bu tartışmanın temelinde yatan fikir bugün de geçerliliğini koruryor; toplumsal etkiyi belirleyen, eylemin kendisinden çok onun temsil edilme biçimidir. Bu sezgisel tartışma, 19. yüzyılın sonlarında Émile Durkheim ile bilimsel bir çerçeveye kavuştu. Durkheim, İntihar adlı çalışmasında intiharı bireysel bir patoloji olarak değil, toplumsal bağların çözülmesi ve normların aşınması üzerinden açıklamıştı. Onun geliştirdiği Anomi kavramı, günümüzde dijital görünürlük baskısı altında yaşayan bireyleri anlamak açısından yeniden yorumlanabilir. Zira fenomenlik, yüzeyde güçlü bir tanınma vaadi sunarken, derinde kırılgan aidiyet biçimleri üretir. ŞÖHRETİN DÖNÜŞÜMÜ 20.yüzyılda kitle iletişim araçlarının yükselişiyle birlikte şöhret, merkezî olarak üretilen ve sınırlı sayıda figür etrafında yoğunlaşan bir statü hâline gelmeye başladı. Marilyn Monroe gibi figürler, yalnızca bireysel başarılarıyla değil, medyanın onları kurma ve dolaşıma sokma biçimiyle anlam kazanmaya başladı. Monroe’nun ölümü, bu anlamda yalnızca biyografik bir son değil, şöhretin kırılgan doğasının kamusal bir anlatıya dönüşmesidir. Bu merkezî yapı, Andy Warhol’un ünlülüğün demokratikleşmesine dair öngörüsüyle çözülmeye başlar. Televizyonla hızlanan bu süreç, internet ve sosyal medya ile radikal bir dönüşüm geçirir. Artık şöhret, kurumların tekelinden çıkar; dağıtık, geçici ve performatif bir nitelik kazanır. Fenomenlik, bu yeni düzende süreklilik talep eden ve her an yeniden üretilmesi gereken bir görünürlük biçimi olarak ortaya çıkar. TEMSİL VE ANLATI: HABERİN KURUCU GÜCÜ Bu dönüşüm yalnızca bireylerin konumunu değil, haberciliğin doğasını da değiştiriyor. Medya artık gerçekliği yansıtan bir araç olmaktan ziyade onu seçen, çerçeveleyen ve anlatıya dönüştüren bir yapı. Kültürel Çalışmalar geleneği içinde geliştirilen temsil kuramlarına göre haber, gerçekliğin doğrudan aktarımı değil, söylemsel tercihlerle kurulmuş bir versiyonudur. İntihar haberleri bu bağlamda çoğu zaman dramatik bir yapı içinde kurgulanıyor. Olay, başlangıç-gelişme-sonuç çizgisine yerleştirilir ve birey, bu anlatının merkezinde bir karaktere dönüşüyor. Bu dönüşüm, haberi bilgi olmaktan çıkarıp tüketilebilir bir anlatıya dönüştürür. İntihar haberlerinin toplumsal etkisi uzun süredir iki temel kavram etrafında tartışılıyor: Werther etkisi ve Papageno etkisi. Werther etkisi, intiharın romantize edilmesi ve detaylandırılmasının taklit davranışları artırabileceğini öne sürerken; Papageno etkisi, krizden çıkış yollarını görünür kılan anlatıların koruyucu bir rol oynayabileceğini savunuyor. Bu çerçeve, haberciliğin yalnızca bilgi üretmediğini, aynı zamanda davranış biçimlerini dolaylı olarak şekillendirdiğini ortaya koyar. Dolayısıyla mesele yalnızca “ne anlatıldığı” değil, “nasıl anlatıldığıdır.” Günümüzde belirleyici olan yalnızca anlatının içeriği değil, onun dolaşıma girme biçimi. Manuel Castells’in geliştirdiği Ağ toplumu yaklaşımı, medyanın artık merkezî bir üretim alanı olmaktan çıkıp dağıtık bir dolaşım ağına dönüştüğünü gösteriyor. İçerikler yalnızca gazeteciler tarafından değil, kullanıcılar tarafından çoğaltılıyor, algoritmalar tarafından seçiliyor ve duygusal yoğunluklarına göre öne çıkarılıyor. Bu bağlamda fenomen intiharları, yüksek etkileşim potansiyeline sahip içerikler olarak sistem içinde ayrıcalıklı bir dolaşım kazanıyor. BİR VAKA ÜZERİNDEN OKUMA: ANLATI KALIPLARININ TEKRARI Yakın dönemde bir sosyal medya fenomeninin ölümü üzerine üretilen haberler incelendiğinde, ortada tekil bir haberden ziyade birbirine son derece benzeyen anlatı kalıplarının tekrarlandığı görülür. Farklı medya kuruluşları, aynı olayı benzer dramatik çerçevelerle yeniden üretir. Bu haberlerde öne çıkan ilk unsur, “trajik son”, “acı haber” gibi ifadelerle kurulan dramatik başlıklardır. Bu dil, bilgi vermekten çok duygusal etki üretmeye yöneliktir. Olay, bir gerçeklikten ziyade bir dram anlatısı olarak sunulur. İkinci olarak, yakın çevre anlatılarıyla kurulan hikâyeleştirme dikkat çeker. “Son günleri nasıldı?” sorusu etrafında şekillenen içerikler, bireyin hayatını bir anlatı örgüsüne yerleştirir: yükseliş, kırılma ve son. Bu yapı, haberi bilgi olmaktan çıkarıp tüketilebilir bir hikâyeye dönüştürür. Bir diğer önemli unsur, olayın detaylandırılmasıdır. Mekân, zaman ve olay öncesi davranışların ayrıntılı biçimde aktarılması, okuyucunun zihninde sahne kurulmasına yol açar. Bu durum, özellikle intihar haberlerinde etik açıdan sorunlu bir alan yaratır. Ayrıca sosyal medya içeriklerinin habere dahil edilmesi, bu anlatıyı güçlendirdi. Eski videolar, paylaşımlar ve ekran görüntüleri aracılığıyla kişi, ölümünden sonra bile dolaşımda kaldı. Böylece haber, yalnızca okunan değil, aynı zamanda izlenen bir deneyime dönüşmüş oldu. Son olarak, “intihar ettiği iddiası” gibi ifadelerle kurulan belirsizlik dili dikkat çekici. Bu yaklaşım, haberi kesinlikten uzaklaştırırken merak duygusunu artırıp olayın spekülatif bir çerçevede dolaşıma girmesine neden oldu. Bu örnekler, haberciliğin temel mantığında önemli bir kaymaya işaret ediyor. Geleneksel modelde kamu yararı ve bilgi aktarımı ön plandayken, günümüzde dikkat, tıklanma ve yayılım belirleyici hâle geldi. Haber, doğruluğundan çok dolaşım kapasitesiyle değer kazanıyor. Bu bağlamda sıklıkla kullanılan “bulaşıcılık” söylemi de çoğu zaman yanıltıcı. Burada bulaşıcı olan eylemin kendisi değil, onun temsil edilme ve tekrar edilme biçimi. Yani sorun, olaydan çok anlatının yapısında. Dijital çağda fenomenlik, yalnızca bir şöhret biçimi değil, aynı zamanda bir kırılganlık rejimi olarak düşünülebilir. Bu durumu açıklamak için “görünürlük paradoksu” kavramı önerilebilir, görünürlük arttıkça tanınma genişler, ancak aynı anda kırılganlık derinleşir. Kriz anları en görünür anlarda ortaya çıkar ve yine aynı mekanizmalar aracılığıyla yayılır. Sonuç olarak fenomen intiharları ne yalnızca bireysel trajedilerle ne de tekil haber örnekleriyle açıklanabilir. Genç Werther’in Acıları’nden bugüne uzanan tarihsel çizgi ile dijital ağların bugünkü yapısı birlikte düşünüldüğünde, belirleyici olanın eylem değil anlatı olduğu açıkça görülür. Ancak bu anlatıyı kuranlar artık yalnızca gazeteciler değil, kullanıcılar, platformlar ve algoritmalar da bu sürecin kurucu aktörleri. Bu nedenle mesele, bir yazım tekniği sorunu olmaktan çıkıp, bütünsel bir medya ekosistemi problemine dönüştü.

Go to News Site