soL Haber
Ticaret kapitalizmi 13. yy.dan itibaren Avrupa’da, özellikle de İtalya, İngiltere ve Hollanda’da deniz ticaretinin yoğunlaşmasıyla ortaya çıkmıştır. Ticaret kapitalizmi 15. yy.da başlayan coğrafi keşiflerin sağladığı yeni mal ve değerli maden kaynaklarıyla sermaye birikimini daha da yoğunlaştırmıştır. İnsanlık tarihinde binlerce yıldır süregelen zanaatkârlık üretimi 15. yy.dan itibaren toplumsal ve ekonomik gelişmelere yanıt veremez hale gelmiştir. Zamanla, ağırlıklı olarak İngiltere’de, dağınık halde yapılan üretim süreçleri tek bir yerde yani atölyelerde toplanmaya başlamış, bu yolla üretimde iş bölümü büyük ölçüde arttırılmıştır. Üretim süreçlerinin atölyelerde bir araya getirilmesi, atölyelerin ve üretim araçlarının tüccar kapitalistlerin mülkiyetine geçmesi, daha önce bağımsız çalışan zanaatkârların atölyelerde ücretli işgücü haline getirilmesi manüfaktür üretimini ortaya çıkarmıştır. Manüfaktür üretimiyle birlikte tarih sahnesine çıkan sanayi kapitalizmi, üretim araçlarının mülkiyetini ele geçiren sanayi burjuvazisiyle birlikte işçi sınıfını yani proletaryayı yaratmıştır. 18. yy. ortaları ve 19. yy. başlarında İngiltere’de, buhar makinesinin bulunmasıyla birlikte üretimde makineleşme I. Sanayi Devrimini başlatmış, bu süreçte manüfaktür atölyelerinin yerini kitlesel üretim yapan fabrikalar almaya başlamıştır. I. Sanayi Devriminin merkezi olan İngiltere bu dönemde dünyanın üretim üssü haline gelmiştir. Sanayileşme, 19. yy.ın ortalarına doğru, Almanya, Fransa, İsveç, Belçika gibi diğer Avrupa ülkelerine ve ABD'ye yayılmaya başlamıştır. 19. yy.ın ikinci yarısından itibaren, yeni bilimsel ve teknolojik gelişmeler sayesinde, içten yanmalı motorlar, elektrik, iletişim araçları (radyo, telgraf, telefon) gibi buluşlar gerçekleştirilmiş, üretimde büyük sıçrama yaratan bu süreç II. Sanayi Devrimi olarak nitelendirilmiştir. 20. yy.ın başlarında II. Sanayi Devriminin merkezi haline gelen ABD dünyanın yeni üretim üssü olmuştur. Üretimde büyük verimlilik artışları sağlayan Taylorist/Fordist uygulamaların fabrika sistemine uyarlanmasıyla ABD sanayi kapitalizmi sermaye birikimini çok büyük hızla arttırmaya başlamıştır. Sanayi kapitalizminin ağırlık merkezi ABD’ye kaymış, daha sonra ticaret kapitalizmi ve finans sermayesi de bu sürece eşlik etmiştir. ABD, özellikle II. Dünya Savaşından sonra 20. yy.ın en büyük kapitalist/emperyalist gücü haline gelmiştir. II. Dünya Savaşından büyük yara alarak çıkan, Almanya, Fransa, İtalya ve Japonya, tekrar toparlanarak ABD’den sonraki en güçlü kapitalist ülkeler grubunu oluşturmuştur. Avrupa kapitalizmi, hem 1949 yılında Sovyetler Birliği öncülüğünde kurulan ve sosyalist ülkeler arasında bir ekonomik iş birliği örgütü olan “Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi-COMECON”na alternatif bir yapı inşa etmek, hem de kapitalist rekabet karşısında güçlü bir birlik oluşturmak amacıyla, daha sonra 1992 yılında Avrupa Birliğine-AB evrilecek olan, 1957 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğunu-AET ve 1967 yılında Avrupa Topluluğunu-AT kurmuştur. Diğer yandan 1994 yılında, ABD, Kanada ve Meksika arasında bir serbest ticaret anlaşması olan “Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması-NAFTA” yürürlüğe sokulmuştur. Dünyanın en büyük serbest ticaret bölgelerinden birini oluşturmayı hedefleyen bu anlaşma daha sonra ABD sermayesinin bir kesimi tarafından istihdamın Meksika'ya kaymasına yol açtığı gibi gerekçelerle eleştirilmiştir. 1970’li yıllardan itibaren Fordist kitlesel üretime ve kitlesel tüketime dayalı kapitalist ekonomiler, değişen ekonomik koşullara ve pazar taleplerine yanıt veremez hale geldikleri için tıkanmaya başlamıştır. 1980’li yıllara doğru tüm kapitalist dünyaya yayılan bu tıkanıklık küresel bir krize dönüşmüştür. II. Sanayi Devrimin sonunu getiren ve III. Sanayi Devriminin ortaya çıkış koşullarını yaratan bu krizi aşmaya yönelik çabalar, üretimde radikal bir dönüşüm getiren “esnek üretim sistemleri” ile “neoliberal politikaların” geliştirilmesinin temel dinamiğini oluşturmuştur. Mikroelektronik, bilgisayar, otomasyon gibi teknolojilerin katkısıyla mümkün hale gelen esnek üretim sistemleri sermayeye, değişken pazarlara çok hızlı yanıt verebilme olanağı sağlarken, neoliberal politikalar sermaye için yeni kâr ve sermaye birikim alanları yaratmanın zeminini oluşturmuştur. 1980’li yıllardan itibaren neoliberal politikaların yaygınlaştırılmasıyla birlikte, ABD ve diğer merkez kapitalist ülkelerdeki çokuluslu şirketler, daha fazla kâr ve sermaye birikim hırsıyla faaliyet birimlerini ve tedarik zinciri unsurlarını dünyanın çeşitli bölgelerindeki çok sayıda şirket ya da taşerona dağıtmıştır. Çokuluslu şirketler için, merkez ülkelerdeki yüksek vergi ve işçi maliyetlerinden kaçmak, çevre ülkelerdeki ucuz işgücü, hammadde kaynakları ve yerel devlet teşviklerinden yararlanmak, yerel pazarlara yakın olmak gibi gerekçeler, faaliyetlerini merkez ülkelerden çevre ülkelere dağıtmalarının arkasındaki en temel nedenler arasında yer almıştır. Bu gerekçelerle 1990’lı yıllardan itibaren eski sosyalist ülkeler de çokuluslu şirketlerin hem pazarı hem de taşeronu haline getirilmiştir. Bu süreç ABD başta olmak üzere kapitalist Küresel Kuzey ülkelerinde sanayisizleşmeye yani üretimden uzaklaşmaya yol açmıştır. Kapitalist üretim, merkez kapitalist ülkelerden başta Çin olmak üzere diğer Asya ülkelerine, Küresel Güney’e ve eski doğu bloku ülkelerine kaymıştır. 20. yy.da II. Sanayi Devriminin öncüsü olan ABD, III. Sanayi Devriminin de öncüsü olarak 21. yy.a kapitalist dünyanın yine en büyük gücü olarak girmiştir. 2000’li yıllardan itibaren neoliberal politikaların tıkanmaya başlaması küresel kapitalizmi yeni bir “sermaye birikim krizi” içine itmiştir. Neoliberal politikalara eşlik eden III. Sanayi Devrimi, yeni nesil internet hizmetleri, siber fiziksel sistemler, büyük veri, bulut bilişim, yapay zekâ gibi bilimsel ve teknolojik gelişmeler nedeniyle IV. Sanayi Devrimine evrilmeye başlamıştır. Ancak sanayi devrimleri, içinde bulundukları süreci karakterize eden üretim biçiminden bağımsız süreçler olarak görülemez. Kapitalizmin kendine özgü yükselme ve kriz dönemleri sanayi devrimlerinin de ortaya çıkış ve sona erme dinamiklerini belirlemiştir. Sanayi devrimleri genel olarak kapitalizmin yapısal krizlerini aşma çabalarının ürettiği, bilimsel, teknolojik ve yöntemsel sıçramaları temsil eder. Bu nedenle, kapitalizminin tarihine paralel bir seyir izleyen sanayi devrimleri kapitalizmin dinamikleriyle hep diyalektik bir etkileşim içinde olmuştur. IV. Sanayi Devrimini karakterize eden bilimsel ve teknolojik gelişmelerin öncüsü yine ABD olmuştur. Nitekim bugün dünyanın en büyük yedi şirketi ABD şirketidir. Bu en büyük yedi şirket ve 2024 itibariyle piyasa değerleri şöyledir (A1 Capital. 2024): Nvidia 3,62 Trilyon USD, Apple 3,43 Trilyon USD, Microsoft 3,14 Trilyon USD, Alphabet (Google) 2,19 Trilyon USD, Amazon 2,19 Trilyon USD, Meta Platforms 1,49 Trilyon USD, Tesla 1,01 Trilyon USD. Dünyada sektörlerinde çoğunlukla tekel durumunda olan bu şirketlerin tamamının faaliyet alanları IV. Sanayi Devrimini karakterize eden teknolojik alanlardan oluşmaktadır. Burada belirtilen şirketlerin piyasa değerlerinin gerçek değerlerinin çok üstünde olduğu söylense de, büyük sermaye biriktiren bu şirketlerin yine de devasa şirketler haline geldiği göz ardı edilemez. Kapitalist/emperyalist dünyada yaşanan rekabet 2020’li yıllardan itibaren çok daha fazla şiddetlenmiştir. Çin, Rusya, Hindistan, Tayvan, G. Kore gibi ülkeler IV. Sanayi Devriminin temel dinamiklerini oluşturan ve çok yüksek katma değer üreten bilimsel-teknolojik alanlarda ABD ile rekabet eder hale gelmişlerdir. Özellikle son elli yıldır dünyanın hammadde ve üretim merkezi haline gelen Çin, son yıllarda, yapay zekâ, mikroelektronik, siber fiziksel sistemler, büyük veri, uzay, savunma, biyoteknoloji gibi bilimsel ve teknolojik bileşimi çok yüksek alanlarda önemli atılımlar gerçekleştirmektedir. Çin’in bu çok hızlı ilerleyişi hem kendisinin hem de ticari ve ekonomik ilişki içinde olduğu ülkelerin güç parametrelerini yukarı taşımaktadır. Bu gelişmeler doğal olarak uluslararası güç dengelerini de değiştirmektedir. Dünyada ülkelerin genel güç performanslarını karşılaştırmalı olarak ele alan çeşitli araştırmalar yapılmaktadır. Küresel rekabetin en önemli iki tarafı olan ABD ve Çin arasındaki rekabette, Çin’in ABD karşısında giderek güç kazandığı ABD politikalarına yön veren önemli kurum ve kuruluşlar tarafından da dile getirilmektedir. Bu kuruluşlardan biri RAND Cooperation’dır. RAND Cooperation kimi çevrelerce ABD yönetiminin ve Pentagon’un beyni olarak kabul edilen bir “düşünce” kuruluşudur. Küresel güç dengelerini ele alan araştırmalardan biri, ABD merkezli olan RAND Corporation’ın (Research ANd Development) 2022’de yayınladığı “Understanding a New Era of Strategic Competition / Stratejik Rekabetin Yeni Bir Çağını Anlamak” isimli raporla yayımlanmıştır. Bu kuruluş, sağlık hizmetleri, ulusal güvenlik, eğitim, uluslararası ilişkiler, gelişen teknolojiler gibi alanlarda çalışmalar yürütmektedir. RAND Corporation’ın resmi web sitesinde, liderlere kanıta dayalı kararlar alabilmeleri için ihtiyaç duydukları bilgileri sağladıkları, araştırma ve analiz yoluyla politika ve karar alma süreçlerini iyileştirmeye yardımcı oldukları belirtilmektedir. Ayrıca RAND Corporation’ın lisansüstü eğitim veren “Kamu Politikası Okulunun” ABD’deki en eski ve en büyük kamu politikası doktora programına ev sahipliği yaptığı dile getirilmektedir ( https://www.rand.org/ ...). Bu yönleriyle RAND Corporation’ın ABD’nin ve kapitalist dünyanın en etkili kuruluşlarından biri olduğu söylenebilir. RAND Corporation’ın sözü edilen raporunda, “Ortaya Çıkan Stratejik Ortam: Beş Önde Gelen Eğilim” başlığı altında yer alan, “Çok Kutuplu Dünya Sistemi: Tek Kutuplu Modelden, Daha Geniş ve Çeşitli Lider Güçler Kümesine Doğru Geçiş” başlıklı bölümde aşağıdaki “Küresel Güç Endeksi” grafiği verilmiştir. Grafik 1: Küresel Güç Endeksi (Global Power Index- GPI) Tarih ve Tahminler (Mazarr vd., 2022). Source/Kaynak: Jonathan D. Moyer ve Alanna Markle, Göreceli Ulusal Güç Kod Kitabı, Frederick Pardee Uluslararası Gelecekler Merkezi, Denver Üniversitesi, Temmuz 2018. Terimler:(Illustrative uncertainty range: Örnek belirsizlik aralığı) (Major Powers: Büyük Güçler) (Middle Powers: Orta Güçler) (Great Recession: Büyük Durgunluk) (Dissolution of USSR: SSCB'nin Dağılması) Küresel güç endeksi (GPI), gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH), askeri harcamalar, nüfus, ticaret, araştırma-geliştirme (Ar-Ge) harcamaları gibi bir dizi maddi güç kategorisini içeren algoritmik bir güç değerlendirmesidir (Mazarr vd., 2022). Yukarıdaki küresel güç endekslerini (GPI) gösteren grafikler 1960-2050 arasındaki döneme ilişkin birçok sonuç ortaya koymaktadır. Bu sonuçlar şunlardır: Çin 2030’lu yılların başında, Hindistan ise 2050’li yılların başında ABD’yi yakalayacak ve sonrasında geçecektir. 2030’yılların başında dünya ülkeler güç sıralaması, Çin, ABD, Hindistan; 2050’li yılların başında ise Çin, Hindistan, ABD şeklinde olacaktır. ABD GPI bazında, 1960’tan 1980’e kadar hızlı gerilemiş, 1980-2005 arasında bir miktar yükselmiş, ancak 2005 yılından itibaren tekrar hızlı ve sürekli bir düşüş sürecine girmiştir. ABD’nin bu durumunu gösteren grafik çizgisi kapitalizmin 1960’lı yıllardan itibaren izlediği kriz ve yükselme dönemlerini adeta birebir göstermektedir. RAND Corporation raporunda yer alan yukarıdaki grafik aşağıdaki gibi bölümlere ayrıldığında kapitalizmin ana kırılma dönemleri ABD grafik çizgisi üzerinden net şekilde görülmektedir. Fordist kitlesel üretime dayalı kapitalist ekonomiler, 1970’li yıllara doğru tıkanmaya başlamış, 1970’li yıllarla birlikte dünya çapında derin bir krizin içine girmiştir. Yukarıdaki grafikte görüldüğü gibi Taylorizmin/Fordizmin ana vatanı olan ABD’nin daha 1960’lı yılların başından itibaren krize girdiği görülmektedir. Kapitalizm, 1980’li yıllarla birlikte, esnek üretim sistemlerinin yanı sıra dünya genelinde devreye sokulan neoliberal politikalarla kâr ve sermaye birikimini tekrar arttırabildiği yeni bir döneme girmiştir. Bu dönemde ABD’nin küresel güç endeksinin yükseldiği görülmektedir. Ancak 2000’li yıllardan itibaren neoliberalizmin çökmeye başlaması ve kapitalist/emperyalist düzenin seri krizler dönemine girmesi kapitalist ekonomileri geriletmeye başlamıştır. Özellikle 2008 yılında yaşanan büyük kriz bu gerilemeyi hızlandırmıştır. Grafik ABD’in de 2050’li yıllara kadar sürekli ve hızlı gerileyeceğini göstermektedir. SSCB, 1960’lı yıllardan dağıldığı 1991 yılına kadar nispeten hafif bir düşüş seyri izlemiştir. SSCB dağıldıktan sonra kurulan Rusya Federasyonu, 1990’lı yılların ikinci yarısına kadar çok hızlı düşüş göstermiş, sonrasında hafif aşağı giden bir seyir izlemiştir. Japonya ABD’den farklı olarak 1960-1980 yılları arasında yükselmiş, 1980’li yıllardan sonra ABD’ye benzer şekilde yükselmeye devam etmiş ancak 2000’li yıllardan sonra ABD kadar hızlı olmasa da düşüş sürecine girmiştir. Çin ve Hindistan birbirine benzer şekilde, 1960-2005 arasında istikrarlı sayılabilecek yukarı yönlü bir seyir izlemiş, 2005’ten sonra ise, ABD, Japonya ve Rusya’nın tersine çok hızlı bir yükseliş dönemine girmiştir. Bu noktada, 2000’li yıllardan itibaren kapitalist ülkelerin çoğu kriz dönemine girmişken Çin ve Hindistan’ın çok hızlı yükselmesi dikkat çekicidir. Bu durumun kuşkusuz birçok nedeni vardır. Kapitalist Küresel Kuzey ülkeleri açısından, neoliberalizmin çöküşüyle birlikte sermaye birikiminin yavaşlaması, üretim kapasitesi ve rekabet gücünün zayıflaması, demografik sorunlar, hammadde ve enerji maliyetlerinin yüksekliği gibi faktörler gerilemenin ana nedenlerini oluşturmaktadır. Çin açısından, merkezi planlamaya dayalı ekonomi politikaları, devlet kapitalizmi ağırlıklı kontrollü piyasa mekanizmaları ve ihracat odaklı sanayi stratejileri hızlı ve istikrarlı yükselişin temel nedenleri olarak gösterilebilir. Hindistan, her ne kadar merkezi planlı bir ekonomiye sahip değilse de, nüfus avantajı, devletin desteklediği yüksek katma değerli yazılım-IT sektörü ve güçlü ihracat kapasitesi avantajıyla Çin’e benzer bir performans göstermiştir. Çin’in hızlı ve istikrarlı büyüyen ekonomisi, yakın ilişkiler içinde olduğu bölge ülkelerini kendi dinamiklerine tabi kılarak stabilize eden bir güce sahiptir. Bu nedenle Hindistan, Çin’le girdiği ekonomik ilişkilerin katkısıyla da istikrarlı büyüme performansını korumuştur. RAND Corporation gibi küresel ekonomi üzerine araştırmalar yapan bir başka kuruluş PwC-PricewaterhouseCoopers’dır. Birleşik Krallık merkezli olan PwC, 136 ülkede yaklaşık 370.000 çalışanı olan bir danışmanlık kuruluşudur. PwC, denetim, teminat, vergi, hukuk, anlaşmalar gibi alanlarda danışmanlık hizmeti vermektedir. PwC’nin 2025 yılı itibariyle geliri brüt 56.9 Milyar US Dolar olmuştur ( https://www.pwc.com ...). Kapitalist dünyanın en etkili kuruluşlarından biri olan PwC aynı zamanda küresel yatırım ve ekonomi raporları da hazırlamaktadır. PwC’in hazırladığı bu raporlardan biri, Şubat 2017 tarihli, “World in 2050, The Long View, How will the global economic order change by 2050? / 2050'de Dünya, Uzun Vadeli Bakış Açısı, Küresel ekonomik düzen 2050'ye kadar nasıl değişecek?” isimli rapordur. PwC’nin “World in 2050” raporunda kullanılan analizde ülkelerin ekonomik büyüklüklerini belirlemek için, “satın alma gücü paritesine-SAGP göre gayri safi yurt içi hasıla-GSYİH (GDP at PPP)” ve “piyasa döviz kurlarına-PDK göre GSYİH (GDP at MER)” parametreleri kullanılmıştır. Bunun gerekçesi raporun “temel kısaltmalar” bölümünde şöyle açıklanmıştır (PwC, 2017): Satın alma gücü paritesine göre GSYİH, ülkeler arası fiyat seviyesi farklılıklarını dikkate alarak bir ekonomide üretilen mal ve hizmet hacminin daha iyi ölçüsünü sağlar. Piyasa döviz kurlarına göre GSYİH ise bir ekonomide üretilen mal ve hizmetlerin değerini daha iyi ölçer ve bir ülkenin ulusal para birimlerindeki GSYİH'sini mevcut piyasa döviz kurlarına göre ABD dolarına çevirir. Aynı bölümde G7 ve E7 ülkeleri olarak gruplandırılan ülkeler şöyle belirtilmiştir: G7: Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri E7: Brezilya, Çin, Hindistan, Endonezya, Meksika, Rusya ve Türkiye PwC nin “World in 2050” raporunda öne çıkan değerlendirme ve sonuçlar genel hatlarıyla şunlardır (PwC, 2017): Dünya ekonomisinin, 2042 yılına kadar iki katına çıkacağını ve 2016 ile 2050 yılları arasında yıllık ortalama %2,6 oranında büyüyeceğini öngörüyoruz. Bu büyümenin büyük ölçüde gelişmekte olan piyasa ve ülkeler tarafından yönlendirileceğini; Brezilya, Çin, Hindistan, Endonezya, Meksika, Rusya ve Türkiye'den oluşan E7 ekonomilerinin önümüzdeki 34 yıl boyunca yıllık ortalama yaklaşık %3,5 oranında büyüyeceğini; buna karşılık Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, İngiltere ve ABD'den oluşan gelişmiş G7 ülkelerinin ise sadece %1,6 oranında büyüyeceğini tahmin ediyoruz. Küresel ekonomik gücün, özellikle Avrupa'dakiler olmak üzere, yerleşik gelişmiş ekonomilerden Asya ve diğer bölgelerdeki gelişmekte olan ekonomilere doğru kaymasını görmeye devam edeceğiz. Çin, 2030'dan önce dünyanın en büyük ekonomisi olarak ortaya çıkıyor ve Hindistan 2050'ye kadar açıkça dünyanın 3. büyük ekonomisi oluyor; bu nedenle, hangi ölçütü kullanırsak kullanalım, ekonomik gücün özellikle Asya'ya doğru önemli bir kayması söz konusu. Aslında Çin, “satın alma gücü paritesi (PPP)” açısından dünyanın en büyük ekonomisi olma yolunda ABD'yi çoktan geride bıraktı. Hindistan ise şu anda 3. sırada yer alıyor ve 2040 yılına kadar PPP açısından ABD'yi geçmesi öngörülüyor. İleriye baktığımızda, gelişmekte olan ekonomilerin 21. yy.a hâkim olacağını düşünüyoruz. 2050 yılına kadar önemli bir farkla Hindistan'ın ABD'yi geçerek 2. sıraya ve Endonezya'nın da 4. sıraya yükseleceğini öngörüyoruz. AB 27'nin dünya GSYİH'sindeki payı 2050 yılına kadar %10'un altına düşebilir, bu da Hindistan'dan daha düşük bir oran anlamına gelir. Gelişmekte olan piyasalar 2050 yılında “satın alma gücü pariteleri bazında GSYİH” açısından dünyanın en büyük 10 ekonomisine hâkim olacak. En büyük yedi ekonomiden altısı, 2050 yılına kadar bugünün gelişmekte olan piyasaları olabilir. Avrupa, Asya devlerine göre istikrarlı bir şekilde zemin kaybedecektir. AB'nin dünya GSYİH'sindeki payının (satın alma gücü paritesiyle) yaklaşık %15'ten %9'a düşmesi beklenirken, Çin'in payı yaklaşık %20'ye ve Hindistan'ın payı %15'e yükselecektir. ABD'nin dünya GSYİH'sindeki payı da düşecek ve 2050 yılına kadar potansiyel olarak yaklaşık %12'ye gerileyecektir. Brexit'in geçiş dönemindeki etkisinin ortadan kalkmasından sonra, İngiltere'nin büyümesinin AB 27'deki ortalama oranı aşma potansiyeli vardır, ancak en hızlı büyüyen AB ekonomisinin Polonya olacağını öngörüyoruz. 2050 yılına gelindiğinde, Fransa “satın alma gücü paritesi (PPP)” açısından dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasında yer almayacak, İngiltere ise 10. sıraya düşecek. Vietnam, Hindistan ve Bangladeş'in dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden üçü olacağını öngörüyoruz. Vietnam, Hindistan ve Bangladeş önümüzdeki 34 yıl içinde yıllık ortalama %5 civarında büyüme sağlayabilir. Nijerya, ekonomisini çeşitlendirip reform yapabilirse yıllık yaklaşık %4 büyüme sağlayabilir. Aşağıdaki Şekil 1’de gösterildiği gibi, E7 ülkeleri (Brezilya, Çin, Hindistan, Endonezya, Meksika, Rusya, Türkiye) 2050 yılına kadar dünya gayri safi yurt içi hasılasının (GSYİH) neredeyse %50'sini oluşturabilirken, G7 ülkelerinin (Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Birleşik Krallık ve ABD) payı %20'nin biraz üzerine düşecektir. Şekil 1. 2016'dan 2050'ye Kadar Dünya GSYİH'sindeki Paylarda Öngörülen Değişim Sources/Kaynaklar: IMF'nin 2016 tahmini, PwC'nin 2050 projeksiyonları (Rest of the world: Dünyanın Geri Kalanı) (Share of world GDP at PPPs: Satın alma gücü pariteleri bazında dünya GSYİH'sindeki pay) PwC raporundaki projeksiyonlar sonucunda 2030 ve 2050 yılları için ülkelerin “satın alma paritesi (PPP) bazında gayri safi yurt içi hasılaları (GDP)” sıralamaları aşağıda Tablo 1’de gösterilmiştir. Kaynaklar: IMF'nin 2016 tahminleri (son dönemdeki önemli istatistiksel revizyonlar nedeniyle Türkiye için güncellenmiştir). Tablo 1’de görüldüğü gibi, 2030 yılında ilk beşte sırasıyla, Çin, ABD, Hindistan, Japonya ve Endonezya’nın; 2050 yılında ise ilk beşte yine sırasıyla, Çin, Hindistan, ABD, Endonezya ve Brezilya’nın yer alacağı öngörülmüştür. Bu tabloda, 2030 ve 2050 arasında, bazı ülkelerin yükseldiği, bazı ülkelerin gerilediği görülmektedir. Bu dönemde, Çin, Rusya, UK, S. Arabistan, Kolombiya ve Hollanda’nın ise sıralaması aynı kalmıştır. Aşağıdaki Tablo 2’de, Tablo 1’e dayalı olarak 2030-2050 arasında yükseliş ve düşüş gösteren ülkelerin sıralama değişimleri gösterilmiştir. Tablo 2’deki ülkelerin sıralama değişimlerine bakıldığında “yükselen ülkeler” tarafındaki ülkelerin tamamının Asya ve Küresel Güney’de yer alan ülkeler olduğu görülmektedir. ABD, Japonya, Almanya, Fransa, İtalya gibi 20. yy’da güçlü kapitalist ülkeler sınıfında yer alan ülkeler ise “gerileyen ülkeler” tarafında yer almıştır. Diğer yandan, Vietnam, Nijerya, Filipinler, Bangladeş, Mısır ve Pakistan’ın sıralamada hızlı yükselişi; İspanya, İtalya, Avusturalya, Japonya, G. Kore, Kanada ve Polonya’nın ise hızlı düşüşü dikkat çekicidir. Bu noktada çok daha dikkat çekici olan, Vietnam’ın 9 ve Nijerya’nın 7 sıra yükselmesi buna karşılık İspanya’nın 9 ve İtalya’nın ise 6 sıra birden gerilemesidir. Buraya kadar ortaya koyulan RAND Corporation ve PwC-PricewaterhouseCoopers’ın projeksiyonlarının ortak noktalarına bakıldığında, her iki kuruluşun da “küresel güç endeksi (GDP)” ya da “satın alma paritesi (PPP) bazında gayri safi yurt içi hasılaları (GDP)” açısından yaptığı ülkeler sıralamasında, 2030 yılında ilk üç ülkenin, Çin, ABD, Hindistan, 2050 yılında ise Çin, Hindistan, ABD şeklinde olacağı öngörülmektedir. Ayrıca her iki araştırmada da Japonya’nın gerilediği gösterilmektedir. ABD merkezli RAND Corporation ve Birleşik Krallık merkezli PwC’nin her ikisi de kapitalist/emperyalist ülkelere hizmet eden kuruluşlardır. Kapitalist/emperyalist düzen sermaye birikimini ve sömürü ilişkilerini sürekli kılmak için her türlü manipülatif hegomanya araç ve yöntemlerini yaygın olarak kullanır. Ancak sermaye, kendi süreçleri ve mücadele alanlarındaki gelişmelere ilişkin gerçeklerin tüm açıklığıyla ortaya koyulması rasyonalitesine de sahiptir. Çünkü sermaye odakları, çıkarlarını önceleyen eylem planlarını hayata geçirebilmek için mevcut gerçeklerin kendileri açısından tüm çıplaklığıyla ortaya koyulması gerektiğini yaklaşık beş yüz yıllık kapitalizm deneyimiyle öğrenmiştir. Kapitalizme hizmet eden ve kendileri de birer kapitalist kuruluş olan RAND Corporation ve PwC’nin, ABD, AB ülkeleri ve Japonya başta olmak üzere kapitalist Küresel Kuzey’de yer alan ülkelerin gerilediğini ve buna karşılık kapitalist Küresel Kuzey ülkeleriyle çetin rekabet içinde olan Asya ve Küresel Güney ülkelerinin yükselişini açıkça ortaya koyması, sermayenin yukarıda sözü edilen rasyonalitesinin bir sonucu olduğu şeklinde değerlendirilebilir. Son kertede RAND Corporation ve PwC’nin 2030 ve 2050 yılları için yaptığı projeksiyonların bugünkü kapitalist/emperyalist düzenin mevcut haliyle devam edeceği varsayımı üzerinden yapıldığının göz ardı edilmemesi gerekir. Kapitalist/emperyalist düzen günümüzde, sayısı artan ve aralarındaki faz farkı giderek azalan bir kriz ve istikrarsızlık sürecine girmiştir. Bu kriz ve istikrarsızlık sürecinin büyük bir küresel bunalıma dönüşme eğiliminde olduğunu gösteren birçok gelişmenin ortaya çıktığı gözlenmektedir. Kapitalizmin tarihindeki sayısız krizin yanı sıra, 1825, 1873, 1929, 1973/1979, 2008, 2021 yıllarında yaşanan küresel düzeydeki büyük buhranların öncesindeki gelişmelerin analizi, bugün kapitalist/emperyalist düzenin öncekilere benzer şekilde hızla yeni bir küresel buhrana sürüklendiğini göstermektedir. Özellikle son yıllarda, şimdilik en büyük kapitalist/emperyalist ülke olan ABD’nin, giderek daha fazla saldırganlaşarak, Venezuella, İran ve Orta Doğu’da askeri çatışmalara girişmesi ve Küba ile Grönland’ı açıkça hedef alması; en son İran savaşının yol açtığı/açacağı siyasal ve ekonomik sarsıntıların daha şimdiden büyük boyutlara ulaşması bu sürüklenişin en somut kanıtlarını oluşturmaktadır. Küresel kapitalist/emperyalist düzenin, istikrasız, anarşik ve sürekli kriz üreten yapısıyla 2050’ye kadar mevcut halini koruyabilmesi çok zor görünmektedir. Bu nedenle, bugünkü küresel tablonun 2050’ye kadar devam edeceği varsayımıyla yapılan projeksiyonlar genel hatlarıyla geçerliliğini korusa da ülkeler ve bloklar bazındaki yerleşik düzenin bozulma olasılığı oldukça yüksektir. 2050’ye kadar olan dönemde, bazı ülkelerin ulusal bütünlüklerini kaybetmesi; mevcut siyasi, ekonomik ve askeri blokların dağılarak başka yapılara dönüşmesi; yeni blok ya da yapılanmaların ortaya çıkması çok olasıdır. ABD, üretimden büyük ölçüde uzaklaşmış ekonomik yapısı, devasa askeri harcamaları ve savaş ekonomisi, yüksek borçluluk oranları, finans sistemlerinin kırılganlığı gibi nedenlerle derin krizlere en yakın kapitalist ülkelerin başında gelmektedir. ABD, bu derin krizlerin yaratacağı toplumsal, ekonomik ve siyasal çalkantılar sonucunda, Teksas, Kaliforniya, Hawaii, Alaska gibi eyaletlerin kuvvetli ayrılıkçı dinamikleri nedeniyle bölünebilir. Yine Ukrayna, Belçika, İspanya, İtalya, Birleşik Krallık gibi ülkeler de toplumsal ve ekonomik yapıları nedeniyle bölünme dinamiklerini içinde barındırmaktadır. Ayrıca AB 27’yi bir arada tutan iç bağların son yıllarda oldukça zayıfladığı görülmektedir. Bu nedenle AB 27’nin, 2050’ye kadar dağılma ya da daha küçük bloklara bölünme olasılığının yüksek olduğu söylenebilir. Bütün bu olası gelişmeler Tablo 1’de öngörülen ülkeler sıralamasını doğal olarak değiştirebilir. Ancak küresel düzlemde nispeten marjinal ölçüde kalacak olan bu değişikliklerin, kapitalizmin ağırlık merkezinin Asya’ya ve Küresel Güney’e doğru büyük bir atalet kuvvetiyle kayışını durduracak ya da yönünü değiştirecek bir etki yapması mümkün görünmemektedir. Bugün büyük bir buhrana sürüklenmekte olan kapitalist/emperyalist düzenin içinde bulunduğu anarşik yapının sadece mevcut ülkeler ve bloklar panoramasında değişikliklere yol açma etkisinden söz edilemez. Bundan öte, dünyayı, sömürü, yoksulluk, sefalet, adaletsizlik, çevre felaketleri, savaşlar gibi birçok soruna boğan kapitalist/emperyalist düzenin, aynı zamanda, geniş halk kitlelerinin direniş ve örgütlenme dinamiklerini güçlendiren ve kendisini yıkacak olan devrimci durumun nicel birikimini daha da arttıran koşulları yaratmakta olduğu söylenebilir. Kimi burjuva sözcülerinin söylediği gibi tarihin sonu hiçbir zaman gelmez. Ancak sonu mutlaka gelecek olan, tarihsel sürecin belli bir kesitinde yer alan her bir toplumsal ve ekonomik formasyonun bizzat kendisidir. Kapitalist/emperyalist düzen de, kendinden önceki köleci ve feodal toplumlar gibi mutlaka yıkılacak ve yerini daha üst bir toplumsal ve ekonomik formasyona bırakacaktır. Bu üst formasyon insanlığın bugüne kadar bulabildiği tek seçenek olan ve 20. yy’da yetmiş dört yıl deneyimlediği sosyalizmdir. Kapitalist/emperyalist düzen sona yaklaşmıştır. Dünyada önümüzdeki yakın gelecekte ortaya çıkması çok olası devrimci durumun sosyalist devrimler dalgasına dönüşmesi, küresel tabloyu bütünüyle sermaye dışındaki halkların lehine dönüştürecek süreci başlatacaktır. Dünyanın son yıllarda eriştiği bilimsel, teknolojik, toplumsal ve ekonomik düzey, sosyalizmin daha üst ve gelişmiş biçimleriyle küresel ölçekte yeniden inşa edilebilmesi için zengin olanaklar sunmaktadır. Tarihin bize defalarca gösterdiği gibi insanlık bu dönüşümü er ya da geç gerçekleştirecektir. Kaynaklar A1 Capital. (2024). Dünyanın En Büyük Teknoloji Şirketleri. https://a1capital.com.tr/dunyanin-en-buyuk-teknoloji-sirketleri-2024/ Mazarr, M. J., Frederick, B., Crane, Y. K. (2022). Understanding a New Era of Strategic Competition. RAND (American Research and Development) Corporation Yayını. https://www.rand.org/content/dam/rand/pubs/research_reports/RRA200/RRA2… PwC-PricewaterhouseCoopers (2017) https://www.pwc.com/gx/en/world-2050/assets/pwc-the-world-in-2050-full-report-feb-2017.pdf https://www.pwc.com/gx/en.html https://www.rand.org/about.html
Go to News Site