İstanbul hikâyeleri Bakris Kayalıkları
Milliyet Yazarlar

İstanbul hikâyeleri Bakris Kayalıkları

Tarabya’nın mitolojiden tarihî tanıklıklara uzanan geçmişi, İstanbul’un anlatılmayı ve değerlendirilmeyi bekleyen sayısız hikâyeye sahip olduğunu bir kez daha hatırlatıyor... Mitolojide yarı tanrı Marsyas, iki borulu flütün mucidi kabul edilmektedir. Anlatıldığına göre flütü gerçekte tanrıça Athena icat etmiştir. Ancak tanrıça, flüt çalarken yanaklarının şeklinin bozulduğunu sudaki aksinden görünce, flütünü fırlatıp atar. Attığı flütü bulup alacak olanı en korkunç cezalarla karşılaştıracağını söyler. Günlerden bir gün flütü bulup onun müziğinin dünyanın en güzel müziği olduğunu düşünen Marsyas, Apollon’a meydan okuyarak gücü yetiyorsa liriyle böylesi bir müzik yapmasını ister. Bu meydan okumayı kabul eden Apollon ise, kendisinin liriyle yaptığı gibi Marsyas’ın da flütü ters tarafından çalmasını ister. Lirin bu mükemmelliği karşısında Marsyas yenik ilan edilir. Bunun üzerine Apollon, Marsyas’ı bir çam ağacına asarak derisini yüzer. Daha sonra yaptığına pişmanlık duyarak lirini kırar ve Marsyas’ı bir nehre çevirir. Apollon’la müzik yarışına giren Frigyalı yarı tanrı Marsyas’ın kardeşi Babys de flüt çalmaktadır. Ancak onun flütü tek kamışlı, kardeşininki ise iki kamışlıdır. Babys’in çok kötü flüt çalan “Saf” bir kişi olması, onu Apollon’un hışmına uğramaktan kurtarır. Dalgaların coşkusu Dionysios Byzantios, II. yüzyılın ortalarında kaleme aldığı “Anaplous Bosporou / Boğaziçi’nde Bir Gezinti” adlı eserinde bu bölgeyi şöyle anlatır: “Komarodes’ten sonra yüksek, sarp bir kıyı ve denizden yükselen, bir kısmı su altında yer alan kayalar gelir. Eskiler bunlara Bakkhias adını vermişlerdir; çünkü dalgalar onların çevresinde coşkulu hareketlerle çılgınlaşır ve Bakkhai gibi kendilerinden geçiyor gözükürler.” Rüzgârın ve dalgaların kayalar üzerinde çıkardığı seslerin oluşturduğu çağrışım, bir dönem Tarabya’nın girişinde yer alan kayalık alana mitolojik bir hikâyenin yakıştırılmasına yol açar. Günümüzde bu kayalık alan artık yoktur. 1960’lı yılların ortalarına doğru bu alan doldurulmuş ve üzerine bir lokanta ile plaj tesisi yapılmıştır. Tarabya adının kökeni “Tarabya” adının, Helencede zehir anlamında kullanılan “Pharmacia / Pharmakios”tan geldiği ileri sürülmektedir. Dionysios Byzantios, Bakkhos Kayaları’ndan hemen sonra “Pharmakias” adlı bir köyün bulunduğunu ve köyün adını, bu bölgeye zehirli maddeler bıraktığı söylenen Kolkhisli (Doğu Karadeniz bölgesi) Medeia’dan aldığını belirtir. Byzantios da bu yerleşmenin adının “Pharmakias” olduğunu yazar. Daha sonraki dönemlerde bu isim “Therapia” (tedavi, şifa) olarak değiştirilir. Yeni Roma döneminde bile Tarabya’da, İmparatoriçe İrene (797-802) tarafından hapishane olarak kullanıldığı belirtilen saray benzeri bir yapının bulunduğu ileri sürülmektedir. Gerçekte burada çok daha eski dönemlerden kalma “Eudios Kalos” adlı bir sarayın varlığını Byzantios da yazmaktadır. Daha sonraki dönemlerde bu bölgede gelişen yerleşim “Köybaşı” adıyla anılmaya başlanır. Doğal liman özelliği Tarabya Koyu, çok eski dönemlerden itibaren fırtınalı havalarda teknelerin sığındığı, muhtemelen kış aylarında bağlama limanı olarak kullandıkları bir yer olmuştur. XVI. yüzyıl ortalarında İstanbul’u ziyaret eden Petrus Gyllius, “İstanbul Boğazı” adlı eserinde Tarabya Koyu’nu ayrıntılı biçimde anlatır. Gyllius, koyun kuzey kıyısının derin ve gemilerin sahile kadar yanaşmasına elverişli olduğunu, güney bölümünün ise sığ ve kıyının dik olduğunu belirtir. Çepeçevre yüksek tepelerle sarılmış olması nedeniyle her yönden esen rüzgârlara karşı korunaklı olduğunu ifade eder. Osmanlı döneminde Tarabya XVII. yüzyıl ortalarında bölgeyi anlatan Evliya Çelebi, “Seyahatnâme” sinde şöyle der: “Eskiden deniz kıyısında bir balık dalyanı var imiş. Bundan başka hiç yapı yok imiş. II. Selim deniz kıyısında gezinirken bu balık avlanan yere uğrayıp çeşit çeşit balıklar avlatıp, o yerde nice servi ağaçları vardır, o servilerin gölgesinde taze avlanmış balıkları pişirterek içer ve eğlenir. Sonra Veziriazam Sokullu Mehmed Paşa’ya ferman edip, ‘Bu mahalde bana yeşillik sofa ve bir kasaba yapın, ismi Tarabya olsun’ buyururlar. Bu kasaba o zamanda yapılıp mamur olmuştur. (…) 800 kadar evleri vardır. Bir Müslüman mahallesi [olup], bir cami var, yedi mahalle tamamen kefere evleridir. Ancak anılan balık dalyanı yeri, o servi yeşilliği yeri hâlâ Gümrük Emini Ali Ağa’nın yalısıdır… 40-50 adet dükkânı vardır. Fakat bağı ve bahçesi çoktur.” XVIII. yüzyılın önemli gezginlerinden Eremya Çelebi Kömürciyan, “İstanbul Tarihi” adlı eserinde Tarabya’yı bir Rum köyü olarak tarif eder ve fazla bilgi vermez. P. Ğugas İnciciyan ise “18. Asırda İstanbul” adlı eserinde bölgeyi şu sözlerle anlatır: “Şirin bir köy olan Rumların çoğunlukta olduğu bir köydür. Az sayıda Türk ve az sayıda Ermeni de bulunur. Türklerin camileri, Rumların da bir kilisesi vardır. Körfezin iç tarafında oturanlar kuzey rüzgârından mahrumdurlar; sahilde oturanlar ise poyrazın serinliğinden doya doya istifade ederler.” “Kalender ile Köybaşı arası, Deniz kıyısı kaya taşlık;‘ Bakris’ derler eskiden ona, Dalgaların çıkardığı acı ses yüzünden.” XIX. yüzyılda Tarabya İstanbul’daki Avusturya Lisesi Müdürü Philipp Anton Dethier, Müze-i Hümâyun’un ilk müdürüdür. 1868-1881 yılları arasında görev yaptığı dönemde “Boğaziçi ve İstanbul” adlı bir kitap kaleme alır. Kitabın yazımı sırasında dolaştığı yerler hakkında ilginç bilgiler aktarır. “Kıyı boyunca ilerlenirse vadideki şirin bahçesi ile dikkat çeken Sultan Sarayı ve Baltazzi’nin inşa ettiği yeni Rum kilisesinin de bulunduğu küçük Therapia ya da Parmakia Koyu’ndaki Maurogeni Villası ile karşılaşılır. Eskiler bu koyu Medea’nın zehirle dolu kutusu ile bağdaştırırlarsa da kutu, dolayısıyla koy, sağlığa iyi gelen havasından dolayı Therapia (ilaç)’ya dönüştürülmeyi çoktan hak etmiştir. Bu nedenledir ki rıhtımın bulunduğu burun dönülünce varlıklı insanların refahı hemen fark edilir. Fransız ve İngiliz diplomatların yazlık sarayları vardır. Saraylar ‘yazlık’ nitelemesini, Homeros destanlarındaki evlere benzeyen kır evlerinden çok, geride teraslar hâlinde yükselen romantik bahçelerinden dolayı hak ederler. İskele yanındaki d’Angleterre, ehven fiyatlarla turistleri memnun bırakan bir konfor sunar.” Tarabya Kasrı ve Alman Elçiliği Anton Dethier’in bahsettiği Sultan Sarayı, II. Abdülhamid’in şehzadeliği sırasında kullandığı Tarabya Kasrı’dır. Ahşap olan bu kasır, amcası ve dönemin padişahı Sultan Abdülaziz’in (1861-1876) baskısıyla kâgir olarak yeniden inşa edilmek üzere yıkılır. Ancak yenisinin yapılması uzun süre mümkün olmaz. Daha sonra tahta çıkan II. Abdülhamid (1876-1909), söz konusu araziyi Alman İmparatorluğu’na hediye eder. Bugün bu arazide Alman Büyükelçiliği yazlığı bulunmaktadır. İstanbul’un anlatılmayı bekleyen hikâyeleri İşte size bir hikâye daha; bu şehrin hikâyesi çoktur. Ancak ne yazık ki çok az kişi bunların farkına varıp, bu hikâyelerin oluşturduğu yerleşim ve anıtları ülkemizin zenginleşmesi için kullanmayı düşünmektedir. Kültür turizmi yapan ülkeler, geçmişten kalan hikâyeleri süsleyip püsleyip dünya sahnesine sunmanın yanı sıra yeni hikâyeler oluşturmak için de çalışmaktadır. Akıllı insanlar kim bilir bu hikâyelerden ne senaryolar üretir ne filmler çeker?

Go to News Site