soL Haber
1960 yılında kuruldu New Left Review (Yeni Sol Bülten) dergisi. Şimdi web sitesinde kendi tarihini anlatırken 1956 yılının dönüm noktası olduğunu vurgulamaktadır dergi çevresi. 1956’da hem Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millîleştirmesinin üzerine İngiltere-Fransa-İsrail ortak müdahalesi geldi hem de Macaristan’daki karşı-devrim çabası Sovyetlerin müdahalesiyle sonlandırıldı. Kısacası dergi çevresi hem kapitalist emperyalist gericiliğin hem de onların deyimiyle “yozlaşmış” ya da “bürokratikleşmiş” sosyalizmin müdahalelerinin yeni bir sol anlayış için zemin oluşturduğunu ve kendilerinin bu yeni arayışın ürünü olarak doğduğunu belirtmektedir. Neticede hem kapitalizme hem de sovyet sosyalizmine mesafeli bir yeni sol anlayış doğmuştu. Dergi daha ilk sayısından “İngiliz işçi sınıfının derdi ne?” sorusunu sorarak başladı yayın hayatına. Öyle ya, eğer Marx’ın ve tilmizlerinin beklentileri doğru olmuş olsaydı en gelişmiş kapitalist ülke olarak İngiltere’nin işçi sınıfının tarihsel devrimci rolünü ifa etmesi, ona uygun davranması gerekirdi. Oysa İngiliz işçi sınıfı çok erken tarihlerde kendi burjuvazisiyle uyuşmuştu. Uyuşmak iki anlama da gelmekteydi; hem burjuvazinin oyununun kurallarını kabul etmişti, hem de devrimcilikten uzak bir mayışma, tembelleşme emareleri göstermişti. Peki ama neden böyle olmuştu? Dergi bu sorunun cevabını bulmayı kendine amaç edindiğini açıklamıştı, ama bulamadı. Başta Marksizmin kara suları içinde bu cevapları aradı ama bulamayınca başka kara sularına yöneldi. Giderek Marx’ı kovdu ve başka mahallenin azizlerine yöneldi. Bir süre sonra da aramayı bırakıp kestirmeden işçi sınıfının, Marx’ın beklentisinin aksine, tarihsel özel bir rolünün olmadığına karar verdi. Böylece Yeni “Sol” giderek anti-marksist bir solu ifade etmek için kullanılmaya başlandı. Daha sonra bu Yeni SOL başlığının ya da şemsiyesinin altına pek çok başka akımlar da girmeye başladılar. Aslında Yeni SOL, yeni bir tanımlama da değildi, tanımlamanın tarihi daha eskilere dayanıyordu. Ama bir süre sonra anti-marksist, anti-sovyetik tüm akımları altında toplayan geniş bir şemsiyeye dönüştü. Sovyet sosyalizminin intiharından ve leninist parti ve örgütlenme pratiklerinin gözden düşmesinden sonra şemsiyenin altındaki nüfus giderek büyüdü. Başarısız olduğu kabul edilen marksizmin ve sovyet sosyalizminin uzağındaki tüm sol akımlar için sığınılacak sıcak bir yuva sağladı. Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra hem moral hem de fiziksel olarak güçlenen Yeni SOL hemen “biz demiştik”çi, “kaba ekonomizm ile hesaplaşılmalı”cı, “demokrasisiz sosyalizm olmaz”cı, “toplum mühendisliğini amaçlayan büyük (grand) anlatıların mahkum edilmeleri gerekir”ci bir hatta savruldu. Başlarda pek coşkulu idiler; içinde Marx’ın, Engels’in, Lenin’in ve Stalin’in olmadığı, daha özgürlükçü, daha az mekanik, daha az indirgemeci, daha kapsayıcı bir sosyalist anlayışı inşa edecekleri beklentisi vardı. Bu süreçte kuramsal bakış açısını ve bu bakış açısına uygun dili değiştirerek marksizmi kovmak ve yenisini kurmak gibi iddialı bir hedefleri de vardı. Marx’ı kovdular, amma velakin yerine bir şey koyamayınca ortaya çıkan, “Sol” da olmayan bir garip yapı oldu. Yeni SOL ile ilgili olarak vurgulanacak ilk belirleme budur; kuramı olmayan zavallı bir çorbadır. Peki ama neden bu yazının konusu oldu Yeni SOL? İki nedenle. Birincisi İran’a Amerikan emperyalizmi ile İsrail faşizminin ortak müdahalesi bu yeni solun hem yeniliğini hem de solculuğunu test eden bir ortamı yarattı. İkincisi de, bir süredir Türkiye’de bir dergi çevresi ve onun yazarları hakkında devam eden tartışmadır. Biz bu ikincisiyle doğrudan ilgilenmiyoruz. Zaten bolca yazıldı çizildi. Bu yazıda Yeni SOL’un genel olarak bazı niteliklerinden bahsedeceğiz. Bu vasıflardan ilkinin ciddi anlamda kuramsızlık olduğunu söylemiştik. Yanlış anlaşılmasın, bu akımın önde gelen yazarları entelektüel ve kültürel olarak çok deruni yazarlardır. Çok gösterişli bir şekilde yazmakta ve gösterişli bir şekilde sunmaktadırlar. Bu konuda bir şüphemiz yok. Ama kuram da yok. Malum Marx’ı ve diğerlerini kovduktan sonra arayışa çıktılar. Pek çok isim ve bu isimlere ait kuramsal çerçeve denendi, ama yeni bir kuramsal bakış açısı üretemediler. Weber, Nietzsche, Polanyi, Durkheim, Spinoza, Foucault, Kant; neyse şimdi hepsini saymayalım, liste çok uzun. Ama olmadı, bugün Yeni SOL’un üzerinde konuştuğu konular hakkında derli toplu analiz yapmaya el verecek bir kuramsal altyapısı yok. Ortaya sürülenler ise yamalı bohça formunda, kitsch tadında. Yamalı bohça türünden bir kuramsal altyapıdan türetilen ve insanlığın güncel sorunlarına cevap niyetine sunulan argümanların bir bütün olmadığını söylemek malum olanı bildirmek anlamına gelecek. Sokak diliyle dün dediğini bugün reddeden, hatta bir önceki paragrafta kelam ettiğini bir sonraki paragrafta yalanlayan garip bir anlayış doğdu. Üstelik bu anlayışın kendisi oldukça apolitik bir tarza da yol açtı. Tutarlı cevap vermeyince tutarlı ve keskin bir politik hat da tutturulamadı. Örneğin bu cenahın kimlik sorunlarını, toplumsal cinsiyet düzeyindeki eşitsizlikleri, çevre ve iklim sorunlarını, anayasal ve siyasal düzen sorunlarını ele alış tarzlarına bir bakın. Bu son dediğimiz Yeni SOL’un ikinci ayırt edici niteliğini de ortaya sermektedir. Malum bunlar grand/totalist (bütünlükçü) bakış açılarını yekten reddettiler ya şimdi her sorunun kendine ait bir dünyası olduğunu savunmaktalar. Örneğin Kürt sorunu ile Türkiye kapitalizminin sınıfsal ve toplumsal sorunları arasında bir ilişki yoktur bunlara göre. İkisi ayrı dünyaların sorunlarıdır. Böylece bir dünyada solcu, ötekinde sağcı, berikinde liberal, şu en sonda gördüğünüzde de muhafazakâr hatta İslamcı olma şansını elde etmiş oldular. Bunun politik getirisi de oldu. Artık herkesle birlikte olabilecek, herkesle iş tutabilecek hale geldiler. Çevre sorununda liberal, gelir dağılımı sorununda solcu olabilmek müthiş bir manevra alanı yarattı. Peki birileriyle birlikte olmak gerekiyor muydu? Gerekiyordu çünkü hatırlayın başta alternatif, daha özgürlükçü, daha demokratik bir sosyalizmi kurmak için yola çıkmışlardı. Şimdi utansalar da o zaman vaatleri pek büyüktü. Şimdi apolitik olsalar da o vakitler politik olma yeminiyle yola çıkmışlardı. Ama kendi politik öznelerini yaratamadılar tabii ki. Çünkü leninist parti ve benzeri örgütlenme pratiklerinden uzak durmaya söz vermişlerdi ama onların yerine de bir şey koyamadılar. Oysa siyaset örgütlenmek demekti. Kendileri yaratamayınca başkalarının örgütlenmelerine maydanoz oldular. Bir dönem Yeni SOL’un gözleri Meksika’daki Zapatista isyanındaydı. Sonra bu gözler yavaşça Seattle’daki anti-küreselleşmeci isyana, sonra da küreselleşme karşıtı başka kitle hareketlerine kaydı. Hatta o vakitler bunun kuramını bile yapmaya çalıştılar, gerçek bir kuram değildi ortaya çıkan tabii ki. “İktidarı hedeflemeyen sol”, “yeni kitle hareketleri”, “tavandan değil tabandan gelen örgütlenme”; daha bir sürü süslü, albenili tanımlama ürettiler. İktidarı hedeflemeden, alttan alta sermayeyi reforma zorlayarak yaşadığımız dünyayı değiştirmek gibi bir hayalleri vardı. Bu yol tutsaydı tepeden inmeci sovyetik/leninist yolun ne kadar yanlış olduğunu da gösterebileceklerdi. Olmadı, sermaye bunları takmadan gemisini, lokomotifini yürüttü. İktidarı hedeflemeyen solun “iktidar”sız sol olduğunu ve “iktidar”sızlığın solculuk anlamına gelmeyeceğini bir türlü anlamadılar. Daha da hazin olanı, bu yollar daha önceleri denenmişti ve başarısızlıktan başka bir yere de çıkmamışlardı. Bilmiyorlardı ya da bilmez gibi yapıyorlardı. Kendi politik öznelerini yaratamayınca başka mecralara yamandılar. Çareleri yoktu, apolitik olmaya çalışsalar da politikleşmeleri gerekiyordu. Uçmak istemeseler bile kanatları çıkmalıydı, denize girmek istemeseler de yüzmeleri gerekiyordu. Böylece parçalanmış bakış açılarıyla giderek pragmatikleştiler, bugün kırmızı, yarın sarı, öbür gün de turkuaz mavisi olmaya çalıştılar. Dün bununla, bugün şununla, yarın da öbürüyle olmaktan alınmamaya alıştılar. Ortalara döküldüler. liberallerle, muhafazakarlarla, sağcılarla çalışmaya, birlikte olmaya alıştılar. Alıştıkça bir garip sanrıya kapıldılar. Herkesle birlikte olmaya ve her tekil sorunda herkesin meşrebine göre cevaplar verebilmeye başlayınca kendilerini zamanın geist 'ı, ruhu gibi algılamaya başladılar. Zamanın, insanlığın, evrenin ve dahi doğanın en acil sorunlarını en iyi bunlar görebilmeye başladılar. Sağın ve solun ötesine geçtiler, zaten uzunca süredir bu kavramları sevmez olmuşlardı. Sağ/sol ayrımı tüm bu sorunlara verimli olmayan, üretken olmayan, partizan bir tarzda yaklaşabilmenin güdük ontolojisi oldu, oysa onlar yeni bir varoluşa açılmışlardı. Sağda iyi ve güzel olan ile solda iyi ve güzel olanları, sağda ve solda kötü olanlardan ayırabilen yalnızca onlardı. Işığı görmüşlerdi, kendi örgütlerine ihtiyaçları yoktu; artık insanlığın beka ve salahiyeti açısından herkes ile birlikte olabilirlerdi. Birlikte olamayacakları tek cenah eski yoldaşlarıydı. Neden mi? Çünkü mevzileri terk etmeyen eski yoldaşlar onların ciğerini biliyorlardı. Bu nedenle Yeni SOL ontolojik olarak, varoluşsal olarak anti-marksizm olageldi. Ancak anti-marksist devrim karşıtlıkları sadece işçi ve köylü devrimlerine karşıtlık mevziisinde kalmadı, devrimlere yönelik tiksintileri burjuva devrimlerini de hedef aldı. Böylece Büyük Fransız Devrimi giyotin ile, kemalist burjuva devrimi de baskıcılık ve hatta faşizm ile özdeşleştirildi. Yeni SOL sağcılıkta sağcıları geçti. Kuramları olmadığı için bakış açılarını parçaladılar, her bir sorun için özel bir gündem oluşturdular. Her sorun için oradan buradan devşirilmiş bir kavramlar seti, hem de uyumsuz bir kavramlar seti oluşturdular. Malum büyük genelleştirici anlatılara karşıydılar ya soruna özel, sorun-spesifik kavramlar ile konuşmaya başladılar. Ama bir ortaya çıktı ki aslında telaffuz ettikleri kavramlar artık miadını doldurmuş, burjuvazinin ikiyüzlü evrenselliğiyle damgalanmış kavramlardı: Özgürlük, evrensel hukuk ilkeleri, çoğulculuk, demokrasi… Bu kavramların gerçek anlamda değerli olabilmesi için emekçiler, işçi sınıfı tarafından sahiplenilmeleri ve işçi sınıfının genel kurtuluş mücadelesinin bir parçası olmaları gerekiyordu. Ama bir yenilgi çağındaydık, bu kavramlar burjuvazinin ikiyüzlü sinikliğini benliklerinde barındırıyorlardı. Hatta anlamlarını yitirdikleri için büyük sevaplara yol açmak yerine büyük günahların üstünü örtmeye yarıyorlardı artık. Demokrasinin arkasına sinmiş otokrasi ve utanmaz bir plütokrasi, evrensel hukuk normlarının arkasına saklanmış katliamcı hukuksuzluk, özgürlük vaadinin arkasında pusuya yatmış kölelik, çoğulculuk suretine bürünmüş tek tipleşme… Bir örnek verelim, Amerikan emperyalizmi düzmece sebeplerle 2003’te Irak’ı bombalamaya, işgale ve yok etmeye başladığında bu Yeni SOL’un güzide figürlerinden bazıları Irak’ta, Mezopotamya’da yarım kalmış Aydınlanma sonunda tamamlanabilecek diye sevinçten ağladılar, hem de Iraklı çocuklar öldürülürken. Yatacak yerleri yoktur, not etmiş olalım. Şimdi İranlı çocuklar ölürken Avrupalı Yeni SOL’un tavrına bakın ne demek istediğimizi anlarsınız. Karşı çıkışı yoktur, Gazze’deki katliama “kendini savunma” diyen işte bu Yeni SOL’dur. Bu evrensel kavramlar sosyalizmin yenilgisinden sonra anlamlarını yitirdiler, İngilizcesiyle “ bullshit ”e dönüştüler. Yeni SOL yine İngilizcesiyle sürekli “ bullshitting ” yapmaktadır, palavra atmaktadır. İran’da demokrasi olsaydı buna gerek kalmazdı demek evrensel olarak demokrasiye karşı duyulan aşkı, sevgiyi göstermez, emperyalizmle işbirliğini gösterir. Yeni SOL daha bunun bilincinde bile değil. Başa dönelim Yeni SOL sevmese de evrensel kavramları kullanarak analiz yapmakta, akıl vermektedir. Evrensel olduğu düşünülen sihirli kavramların içeriklerini yitirmiş olmaları işlerini kolaylaştırmaktadır. Öyle ya demokrasi artık ne anlama gelmektedir? Evrensel hukuk normları ne demektir? Bu içeriksizlik Yeni SOL’u, dilinin ve anlatısının tüm zenginliğine ve görünüşte derinliğine rağmen, içeriksiz bir palavra haline getirmektedir. “Şimdi bu yazıya ne gerek vardı? “Zaten onların belirleyiciliği ne kadar ki?” “Neden yükleniyorsun gariplere?” türünden itirazlar gelebilir. Belirleyicilikleri sanılandan daha fazladır, birkaç nedenle. Öncelikle sağın düşünsel üretim yetileri çoktandır tükenmiştir. Sağ artık iyice dogmatize olduğu, tüm zamanını özel mülkiyetin, piyasa mekanizmasının, kapitalist üretimin şu ya da bu şekilde kör gözlü savunulmasına, her düzeydeki eşitsizlikleri ruhanileştirmeye ya da doğallaştırmaya ayırdığı için kendini dayatan, güncel ve acil cevap bekleyen sorunlara cevap üretebilme kapasitesini tüketmiştir (iklim, çevre konusundaki katkılar kimlerden geliyor bakınız). Açığı Yeni SOL kapatmaktadır. İkincisi, sağın düşünce kuruluşları, üniversiteleri, yayın organları Yeni SOL’u işlevsel bir şekilde kullanmaktadır. İran’a emperyalist saldırı konusunda egemen görsel ve yazılı medya kanallarında söz söyleyenlere bakınız. Üçüncüsü de sağın kendisinin bile kullanamadığı geleneksel sağcı düşünce damarlarını Yeni SOL maharetle kullanabildiğini göstermiştir. Bu nedenle Yeni SOL, sayısal azlığına rağmen, çok büyük bir işlevi yerine getirmektedir. Yeni SOL’un artık “Sol” olmadığını birilerinin söylemesi gerekiyordu ve zaten çok uzun bir süredir söylenmekteydi. Ama İran’a saldırıya yönelik Yeni SOL tepkiler bunun sadece akademik ve düşünsel bir gereklilik olmadığını, aynı zamanda siyasal bir zorunluluk olduğunu da ortaya koydu.
Go to News Site