soL Haber
Bu hafta birbiriyle bağlantılı gördüğüm iki konuyu açmaya çalışacağım. Kısa olmayacak. İlle de okuyacağım diyorsanız, yanınıza büyükçe bir bardak çay ya da kahve almanızı öneririm. Frontal lobun yediği herzeler İran’a yönelik emperyalist saldırı birinci ayını doldurdu. İran salt savaş alanında değil, siyaset ve propaganda konusunda da düşmanlarına kök söktürüyor. ABD-İsrail ikilisinin ya da son zamanlarda kullanmayı tercih ettiğim deyimle, İsrail Birleşik Devletleri’nin ise bocaladığını görüyoruz. Savaşın sonu ne olur bilemeyiz ama şunu itiraf etmek zorundayız: İran hepimizi şaşırttı ve şaşırtmaya devam ediyor. Daha önce yaşamadığımız türden bir savaş manzarası karşısındayız. “Daha önce yaşamadığımız” tanımına sokabileceğimiz bir gelişme İsrail’den. İsrail Genelkurmay Başkanı Zamir soykırımcı güruhun içe doğru çökmesi riskinden söz ediyor. Gazze’de çoluğu çocuğu katledip insanlık suç teşkil eden marifetlerini sosyal medyada paylaşacak kadar keyif alan askerleri savaşın bu yeni evresinde bitap düşmüşler. Bu suç çetesinin başındaki Zamir “bana yeni asker bulun” diyor. Filistin ve Suriye’de işgali sürdüren, Lübnan’da ilhak amaçlı bir saldırı yürüten üniformalı haydutlara takviye gerekiyormuş. Bu bir yandan beklenebilecek bir durum ama Zamir’in zırlamasının asıl sebebinin Lübnan’ı savunan direniş, Hizbullah olduğu açık. Şu ana kadar verilen sayılarda abartma payı bulunduğunu varsaysak dahi İsrail kara ordusunun Lübnan’da büyük kayıplara uğradığı anlaşılıyor. İsrail Birleşik Devletleri’nin Washington cephesinde ise bir tür manyaklık hali hüküm sürüyor. Trump’ı daha sonra ele alacağız ama önce diğerlerine bakalım. İran savaşının ilk haftalarında pek de ön saflarda gözükmeyen Rubio zuhur etti. En iyi bildiği işi yapıp büyük bir ciddiyetle savaş yalanlarını art arda sıralıyor. Bana sorarsanız savaşı değil, sonrasını düşünüyor. İran konusunda yaşanacak bir başarısızlığın 2028 yılında aday olmayı düşündüğü Başkanlık seçimlerine yapabileceği olumsuz etkilere kafa yoruyor. Başkan Yardımcısı Vance başka bir alemde. İranlıların müzakere edilebilir Amerikalı olarak kabul etmesinin ardında yatan sebebin Cumhuriyetçi mafya bünyesinde savaş ve İsrail konusunda yaşanan görüş ayrılıklarını derinleştirme isteği olduğu söyleniyor. Bana kalırsa odaklanma zorluğu çeken düz bir salak olmasının da payı var. Vance önceki gün, İranlıların nükleer intihar yeleği imal ettiklerinden söz etti. Sonra bu sözlerinin yeterince ahmakça olmadığını düşünmüş olmalı ki, dün UFO’lar hakkındaki görüşlerini açıklama ihtiyacı duydu. Uzaylıların şeytani varlıklar olduğunu düşündüğünü söyledi. Bu son cümledeki en iddialı sözcük “düşünmek” olsa gerek. Trump’ın Savaş Bakanı Hegseth’in konuşma ve davranışları Türkiye’de aşina olduğumuz bir durumu gösteriyor. Yetenek ve kapasite bağlamında altından kalkamayacakları görevlere getirilenler, eksikliklerini insanlıktan ve asgari ahlakî standartlardan uzaklaşarak, bir de kendilerini o göreve getirenlere olmadık şekillerde yaranarak gidermeye çalışırlar. Çete liderine geldik. Trump’ın hayatına dair filmi (The Apprentice-2024) izlerseniz karşınızda, gençliğinden itibaren düz kötü bir adam olduğunu öğrenmiş olursunuz. Epstein skandalındaki rolüne değinmeye bile ihtiyaç duymuyorum. Standart bir patron. Irkçı, faşizan eğilimli, kadın düşmanı, bencil, empatiden yoksun, kötücül vs.. Kendisine tek standart olarak belirlediğini söylediği kişisel ahlâkı zaten mevcut değil. Bunların hepsini biliyoruz. Trump’ın genel özelliklerini yazıp “enter” tuşuna bastığınızda karşınıza ilk gelen teşhislerden biri narsisizm. Yalnız son birkaç gün içinde ağzından püsküren herzeler sanki zamanla gelişen ikinci bir hastalığa da işaret ediyor. Tıp biliminin profesyonelleri, özellikle de nörologlar beni bağışlasınlar. Bu konulara kişisel merakım olduğu için haddimi biraz aşacağım. Anglo-saksonların deyimiyle düzeltilmeye ( I stand to be corrected ) hatta azar işitmeye de hazırım. İran’a karşı yürütülen emperyalist saldırının başkomutanı önceki günü Gerald Ford uçak gemisinin 17 isabet aldığını söyledi. Oysa resmi bilgi dünyanın en büyük ve en pahalı uçak gemisinin “çamaşırhanesinde çıkan bir yangın yüzünden savaş bölgesinden uzaklaştığı” şeklindeydi. Trump’ın bahsettiği isabetin dron mu yoksa askeri uzmanların söylediği gibi balistik füze mi kaynaklı olduğunu bilmiyorum. Bunun fazla bir önemi de yok. Sonuçta vurulmuş ve kaçmış. Bu da tartışmasız bir rezalet ABD için. Trump’ın söylediklerinin yarısını o gemide görevli bir başçavuş söyleseydi askeri mahkemenin yolunu tutmuştu. ABD Başkanı utanç verici boyutta bir askeri sırrı gözünü kırpmadan ifşa etti. Bunu sadece narsisizmle açıklamak ya da kimilerinin yaptığı gibi kurduğu büyük oyunun içinde yer alan kurnazca bir hamleyle açıklamak mümkün değil. İkinci örnek ise, Suudi Veliaht Prensi Bin Salman’ın Trump’ın bedeninin gerisiyle girdiği etkileşime dair sözleri. Bu arada, isnat edilen eylemin şeklinin değil ama özünün doğru olduğuna kimsenin kuşkusu yok. Trump yağcılık veya yalakalık da diyebilirdi ve bu yine murat edilen aşağılama etkisini yaratırdı. Ancak o durumu en galiz ifadelerle açıkladı. Bu normal değil. Son birkaç güne sığan bir iki örnek daha var. Bir tanesi canlı yayında bir televizyon sunucusuna yönelik sözlü sarkıntılık, bir diğeri konuşması sırasında “istediğiniz konuda konuşabiliriz, örneğin seks” deyivermesi. Bu noktada evlilik görünümlü çocuk tecavüzü dahil her türlü pisliği yaptıkları halde görünüşte ahlakçılığı kimseye bırakmayan evanjelist kilise ve benzeri yobaz toplulukların Trump’ın en güçlü destekçileri olduğunu akılda tutalım lütfen. Daha açık bir deyişle bu yaptıkları siyaseten işine yarayacak eylemler gibi görünmüyor. Bence Trump’ın beyin filtreleri devre dışı kalmış. “Ağzına geleni söylemek” deyiminin tıbbi açıklaması sanırım bu. Yakın çevremde tanık olduğum kimi olaylardan da yararlanarak ve daha önce okuduklarımdan aklımda kalan beyindeki filtreler meselesinin süzgecinden geçirerek internette yapay zekâ destekli bir arama yaptım. Karşıma aşağıdaki tanım çıktı: “ Beyinde filtrelerin (bilişsel/duyusal inhibisyon) kalkması; dürtü kontrol bozukluğu, uygunsuz davranışlar ve aşırı uyarılma ile sonuçlanan, genellikle frontal lobun işlevini yitirdiği durumlardır. Başlıca nedenleri Alzheimer, demans, Huntington hastalığı, frontotemporal demans, beyin tümörleri/travmaları, epilepsi ve MS (Multiple Skleroz) gibi nörodejeneratif veya yapısal rahatsızlıklardır .” İsrail Birleşik Devletleri’nin emperyalist saldırganlığının kişilerle ilgili olmadığı, İsrail’in başında Ehud Olmert, ABD’nin başında Kamala Harris olsaydı da bu savaşın bir şekilde yaşanacağı sorgulanamaz bir gerçek. Yalnız birkaç hafta içinde nükleer bir eşiği geçme ihtimali bulunan bu savaşı çıkartan ve sürdüren sarı boyalı primatın “frontotemporal demans”tan mustarip olduğu sonucuna vardım ben. Kendisine değil ama dünyaya acil şifa diliyorum. Boğazımıza geçirilen NATO ilmeği Geçen hafta da değindiğim İrancılık tartışmasına giren eski meslektaşlarımdan birisi secaat arz ederken “sicilli NATO düşmanları”ndan söz etmişti. Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi mecazi. Belki bilinen, tanınan anlamında kullanmıştır. Olabilir. Diplomatlardan sadece yabancı dillere değil, kendi dillerine çok hâkim olmaları beklenir. Emekli büyükelçi bu terimi kullanarak bir olasılıkla zevahiri kurtarma çabasına anlatım zenginliği kazandırmak istemiştir. İkinci anlam ise biraz daha vahim. Sicil devlet memuriyetinde bayağı önemli bir kavramdır. Dışişleri özelinde bunun yazılı olanı ve sözlü olanı da mevcuttur. Sözlü olanına koridor sicili denir ki, çoğu zaman koridor sicili yazılı sicil dosyasından daha belirleyici olur. Şayet bu durum geçerliyse, emekli meslektaşım “biz sizin kimler olduğunuzu biliyoruz, hesabınızı tutuyoruz” demek istemiş olabilir. Bir tür tehdittir ama ciddiye alacak değiliz. Hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın ben o “sicilli NATO düşmanlarından” biriyim. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve dünyanın bir yurttaşı olarak, NATO’ya düşman olmamayı iki şekilde açıklarım. Birincisi NATO ve NATO düzeninden doğrudan nemalanmak veya nemalanma beklentisi taşımak, ikincisi cehalet. NATO emperyalizmin terör örgütüdür ve uyguladığı şiddet salt NATO’nun düşman bellediği diğer devletleri değil, aynı zamanda ve bazen daha da çok üye devletlerin haklarını hedef alır. NATO üye devlet halklarını değil, sermaye düzenini korur, o düzenin bekasına hizmet eder. NATO Türkiye ve dünya halklarının başına örülmüş bir sermaye çorabıdır. Savaşla öldüremediği zamanlarda, boğarak, nefessiz bırakarak öldürür. Şimdi o NATO, yıllardır soluksuz bıraktığı Türkiye halkının boğazına bir ilmek daha atmaya hazırlanıyor. Virajı biraz geniş alacağım zira konu önemli. 26 Mart günü İstanbul Boğazı girişinde saldırıya uğrayan ve ağır hasar alan 140 bin ton ham petrol yüklü “Altura” adlı İstanbul merkezli Pergamon Denizcilik şirketine ait tanker konusu elbirliğiyle örtbas edildi. Rusya’nın Novorossisk limanından hareket eden ve İstanbul Boğazı'ndan geçmeye hazırlanan tanker boğazın Karadeniz girişine yaklaşık 14 deniz mili mesafede saldırıya uğramıştı. Saldırının eşzamanlı olarak bir SİHA ve bir İnsansız Deniz Aracı tarafından gerçekleştirildiği sanılıyor. Saldırı, resmi makamlar, ana muhalefet partisi ve ana akım medyada karartıldı ve çarpıtıldı. Batılı haber ajansları ve onların Türkçe uzantıları haberi başta “tanker drona çarptı” tadında vermişlerdi. Ertesi gün ise mesele geminin makine dairesinde bir patlama olduğuna indirgendi ve yavaş yavaş gündemden buharlaştırıldı. Pakistan’da iki balıkçı gemisi çarpışsa resmî açıklama yapan Dışişleri Bakanlığı da bu konuda sadece soruya cevap formatında bir metin paylaştı. Metinde “saldırının büyük endişeyle karşılandığı, uluslararası hukuka aykırı olan bu ve benzeri saldırıların bölgede ciddi riskler oluşturduğu” belirtildi. Saldırı kınanmadı, kimden geldiği belirtilmedi. Ana muhalefet CHP’nin anlı şanlı dış politika ağızlarından da anlamlı bir ses çıkmadı. Bu arada NATO üyesi olan Türkiye’nin en kalabalık kenti ve ekonomisinin can damarı olan bir bölgede kıyameti yaşatabilecek olan bu saldırıya NATO da tepki vermedi. Aynı NATO uzaydan giden ve hiçbir şekilde Türkiye’yi hedef almayan füzeleri vurup “müttefikimizin yanındayız” demeyi biliyordu ama bu konuda lâl oldu. Neden? Çünkü saldırı doğrudan veya dolaylı olarak NATO kaynaklıydı. Hatırlanacağı üzere geçen Aralık ayında NATO Rusya’ya karşı aldığı asimetrik savaş yürütme kararının ardından Karadeniz’de üç tanker Türkiye açıklarında Ukrayna’nın saldırısına uğramıştı. Geçen hafta da ABD yapımı bir insansız deniz aracı mühimmatla yüklü olarak Ordu’nun Ünye ilçesinde kıyıya vurmuştu. Dahası da var ama uzatmayalım. Denizcilik sektöründe çok sık rastlanan şekilde son iki yıl içinde üç kez isim ve sahip değiştiren gemi, İsrail Birleşik Devletlerinin ortak suikastı sonucu öldürülen İran Savunma Konseyi Genel Sekreteri Ali Şamhani’nin oğluna ait olduğu gerekçesiyle geçen yıl Ekim ayında AB yaptırım listesine dahil edilmişti. Gemi ABD, İsviçre, Ukrayna ve İngiltere’nin de kara listesinde bulunuyordu. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşından sonra ABD ve saz arkadaşları kafalarına göre yaptırım listeleri düzenlemeye başladılar. Rusya’nın “gölge” filosu, İran’ın “gizli” tankerleri, Venezuela’nın “çok ayıp” petrol sevkiyatı filan derken, ticari gemilere saldırmak, bunlara el koymak adet haline geldi. İran uğradığı emperyalist saldırıya karşı Hürmüz Boğazı’ndaki denetimini sıkılaştırınca seyrüsefer serbestliğinin kısıtlanmasından yakınan “medeni” Batı’ya atış serbest ne de olsa! Haydutluğunu geniş bir alanda icra eden ABD’nin yanı sıra son birkaç ay içinde Fransa Akdeniz’de, Belçika da Atlantik Okyanusu’nda Rusya bağlantılı olduğunu iddia ettikleri tankerlere el koymuşlardı. Bu geminin de şu ya da bu ülkenin kafasına göre ilan ettiği yaptırım listelerinde bulunması bölgede yaşayan milyonlara ve bütün bir ekosisteme kasteden böyle bir saldırının olağan karşılanmasını ve örtbas edilmesini gerektirmiyor. Boğazımıza geçirilmekte olan NATO ilmeğine gelmeden bu saldırının ortaya koyduğu üç olguyu anımsatalım. Birincisi Karadeniz’de 12 mil olan karasularımızın az ötesinde yaşanan bu saldırıyı önceden tespit, önleme ve caydırma yeteneğinden yoksun olduğumuz. İkincisi NATO’nun kendi gündemi uğruna bu ülkede yaşayanların güvenliğini sağlamak bir yana hayatlarına kastetmekten çekinmediği. Üçüncüsü ise harita boyamakla ve üstüne bayrak iliştirmekle Mavi Vatan yaratılmadığı. Nasıl 100 km yükseklikten geçen bir füze hava sahamızı ihlal etmiş sayılmıyorsa, 14 mil açıkta yaşanan bir saldırı da mavi, yeşil ya da kahverengi “vatan”a karşı yapılmış olmuyor. Elbette bu tanker saldırısının Türkiye’ye bir mesaj niteliği taşımadığı anlamına da gelmiyor. Biz mesajın ne olduğu üzerine düşüneduralım, yanıt yine NATO’dan geldi. Adana’da konuşlanacak yeni NATO kolordusunun üzerine bir de İstanbul Boğazı’nda, Anadolu Kavağı’nda bir NATO Deniz Unsur Komutanlığı kurulacağı “müjdelendi”. Bunun üzerine bir de, NATO/Epstein sermaye düzeninin köşe taşlarından siyonizm destekçisi BlackRock şirketinin CEO’sunun Akepe Genel Başkanı’yla görüştüğü duyuruldu. Boğaz girişinde NATO saldırısı, Boğaz’a NATO deniz “unsuru” üssü ve Blackrock... Bir yandan da yanı başımızda süren emperyalist saldırı. O saldırının İsrail Birleşik Devletleri’nin “zafer”iyle bitmesi için Türkiye’nin etkin katkısına duyulan “yakıcı” ihtiyaçla yan yana okunduğunda şifre çözmeye veya derin jeopolitik analizlere gerek kalmıyor. Emperyalizm ve NATO’su boğazımıza bir ilmek geçirip soluksuz kalana kadar sıkma niyetini ortaya koyuyor. Olağan koşullarda NATO üyesi bir Türkiye dahi bu baskıya direnebilir ve o ilmeği sahiplerinin eline tutuşturabilirdi. Bununla birlikte İran saldırısındaki Akepe tutumu olağan koşullar altında bulunmadığımızı gösteriyor. Kendi tabanı da dahil, Türkiye’de yaşayanların ezici çoğunluğunun savaşın dışında kalma isteği sebebiyle yoğurdu üfleyerek yediği görüntüsü veren Akepe iktidarı birçok zaman yaptığı gibi içeriye başka dışarıya başka bir hikâye anlatma peşinde. Erdoğan, Kalın, Fidan üçlüsü emperyalist saldırıdan söz ederken ABD’nin adını dahi telaffuz edemiyor. İsrail aşağı, İsrail yukarı. En ileri gidebildikleri nokta, İsrail’in ABD’yi sürüklediği söylemi. Bir aşamada Trump’ın “kandırıldık, Allah affetsin” demesini bekliyorlar sanırım. Onlar da biliyorlar aslında gerçeği ama ABD-Akepe ilişkilerinde iki ülke arasındaki alışılmış hiyerarşiyi de aşan bir durum olduğu çok belli. Buna bir de “frontal lob”daki işlev bozukluğu olgusunu eklersek, kaygının derinliğini tartabiliriz. İşin bir de Montrö boyutu var. Uluslararası anlaşmaların metinleri, özellikle de Montrö gibi özgül, teknik unsurlar barındıranlar ebedi değildir. Hükümlerin kimileri zaman içinde kapsayıcılık niteliklerini yitirebilirler. Nitekim savaş teknolojisindeki değişimin Montrö’yü nasıl etkilediğini görüyoruz. 1936’da akıllarda dahi olmayan silah teknolojileri bugün karşımızda. Bununla birlikte, uluslararası anlaşmalar ve sözleşmeler sadece ana metinle var olmazlar. Bunların bir de özü veya ruhu ( essence ) vardır. Montrö’deki gemi tipleri, tonaj sınırlamaları gibi unsurlar demode de olsalar, sözleşmenin ruhu, özü, ana maksadı değişmez. Montrö Marmara ve Boğazlar Sözleşmesi'nin ruhunun dayandığı temel ilke ev sahibi ülke, Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler ve diğerleri ayrımıdır. Bunların yetki, sorumluluk ve hakları arasında net bir hiyerarşi bulunur. Türkiye NATO ülkesi olduğu için, sözleşmeyle tanımlanan Boğazlar üzerindeki hak ve yetkileri NATO üyelerinin tamamına veya NATO’ya devredilmiş olmaz. Keza Karadeniz’e kıyısı bulunan diğer 2 NATO ülkesinin sözleşmeden kaynaklanan hak ve çıkarları otomatik olarak NATO’nun kıyıdaş olmayan diğer ülkelerine ait hale gelmez. Ancak... Evet, ancak. Uluslararası ya da çok taraflı anlaşma ve sözleşmelerin dayandığı bir başka temel ise “iyi niyet ( bona fide -burası ‘bakın ben Latince de biliyorum ukalâlığı yapılan bölüm)” ilkesidir. Niyetini bozan ülke her haltı yiyebilir. Sözleşmede gemi tipleri arasında insansız deniz araçları (İDA) sayılmadığı için 20 bin ABD İDA’sına boğazdan geçiş izni verebilir, yine sözleşmede NATO zikredilmediği için, Boğaz’a NATO üssünü açtım, egemenliğimin bir kısmını devrettim diyebilir. O durumda diğer taraf, kıyıdaş ülkeler ve özellikle de Montrö’nün Türkiye’den sonraki en önemli muhatabı Rusya tepki gösterir veya göstermez. Bizi birincil derecede ilgilendirecek kısım da o değildir. Temsil eder gibi yaptıkları halkın Boğazlar üzerindeki egemenliğini yabancı devletlere devretmeye kalkışanlar, şahsi kurtuluş kaygıları sebebiyle Türkiye halkını İran halkıyla boğazlaştırmaya yeltenenler hesabı da yine o halka verirler. Bu bir temenni değildir. Mutlaka verirler.
Go to News Site