soL Haber
Aziz Nesin, Şimdiki Çocuklar Harika 1 kitabına “Bu romanı, salt çocuklar için değil, anababalarla öğretmenler için de yazdım,” notuyla başlar. Nesin’in kitabındaki mesajı açık, net ve doğrudandır. Yazar, çocukların gözünden yetişkinlerin dünyasını irdelemekte, geleneksel çocuk eğitimi setindeki değerleri tartışmaya açmaktadır. Beşinci sınıf öğrencisi iki çocuğun karşılıklı mektuplarıyla biçimlenir roman. Zeynep Yalkır ile Ahmet Tarbay. Sadece isimleri, soy isimleriyle var olmaz bu ikili. İkisi de görme biçimlerindeki kendilerine özgü kavrayışla ve şahsiyetleriyle hayata katıldığını satırlar boyunca kanıtlar bize. Nesin, romanında çocuk özneyi yalnızca gözlemleyen değil, yargılayan bir bilinç; hayata müdahale etme cesaretini ortaya koyan birey olarak inşa eder. Bu etkin bireyler anne babaların ve öğretmenlerin otoriteyle ilişkisindeki çelişkileri, zaafları, kırılganlıkları gösterirler, tartışır ve felsefi çıkarımda bulunurlar. 1960’ların Türkiye’sinde yazılan kitap sınıf ilişkilerinin, otoritenin ve eğitimin sorgulandığı tarihsel bir momentin içinden konuşur. Yazar, çocukların mektuplarındaki gündelik hayat hikâyelerini, karakterlerin, kurguya özgü gizli manipülasyonlarla kurulu düzene ayak uydurması için değil; onların dünyayı sorgulaması için tasarlar. Nesin’in açılış notundaki şu cümlesi, kitabın son noktasına kadar yankılanır hep: “Bu roman, çocukların büyüklerine karşı haklarını ve kendilerini savunmalarıdır.” Bu yönüyle Nesin’in metni yalnız pedagojik bir eleştiri değil, aynı zamanda çocuğu tarihsel ve toplumsal bir özne olarak kurma girişimidir. Türkiye’de çocuk edebiyatının uzun tarihi, büyük ölçüde çocuğu “uyum sağlayacak varlık” olarak kurgulayan bir pedagojinin izini taşır. Şimdiki Çocuklar Harika kitabı bu çizgideki önemli kırılmalardan biridir. Nesin’in çocuk eğitimindeki yanlışlıkları göstermeye yönelik tavrını günümüz çocuk yazınında da görüyoruz. Ancak bu eleştirel hat, günümüzde aynı biçimde sürüyor mu; dönüşerek daha yumuşak, daha ilişkisel ama aynı ölçüde yönlendirici bir pedagojik zemine mi yerleşiyor? Çok satan kitaplarıyla bilinen Şermin Yaşar’ın çocuk kitaplarını okurken bu soruları sordum kendime. *** Yaklaşık on yıl önce annelik, görünürlük üreten bir performansa dönüştü. Kültürel vitrinde sergilenmeye başladı. Çocuk büyütmek yalnızca bir deneyim değil, sergilenen bir beceri, ölçülen bir başarı, izlenen bir süreçti. Çocuğun beslenme modelinden, oynadığı oyunlara, dil gelişiminden kültürel etkinliklere kadar her şey yönetilebilir hâle geldi. Tam da bu iklimde “oyuncu anne” 2 olarak öne çıkan Şermin Yaşar, disiplinci ebeveynliğe karşı “yakın”, “anlayan”, “çocuğun göz hizasından bakan” bir dil kurdu. Kitaplarına da taşıdığı bu dil sevildi. Çünkü yumuşaktı, sıcaktı, baskıyı görünür biçimde değil, incelterek dağıtıyordu. Çocuğun, çocukluğunu yaşaması önündeki engelleri gösteriyor, yetişkin otoritesini mizahla gevşetiyordu. Şermin Yaşar, Aziz Nesin’in dikkat çektiği yerden söz alarak kurar çocuk kitaplarını. Sözgelimi, Babaannem Geri Döndü adlı kitabı yetişkinlerin geleneksel kodlarındaki yaramaz çocuk- uslu çocuk algısını sorgulamak üzerinedir. Yazar hikâyesiyle “yaramaz çocuk yoktur, onu anlamayıp ona eğilemeyen yetişkin vardır” mesajını verir. Dedemin Bakkalı -Çırak kitabında anlatıcı rolündeki çocuk karakter, yetişkinlerin çelişkilerini fark eder, onları eleştirir. İtiraz eder, yetişkinleri ti’ye alır. Bir yerde şunları söyler: “Genelde herkes çok konuştuğumdan ve yaramazlığımdan şikâyetçi. Oysa bana hiç de öyle gelmiyor. Bence onlar bunu alışkanlık hâline getirmişler. Yetişkinlerin böyle garip huyları var. Mesela anneannem, esniyor. Esnerken “Ayyy, esnedim.” diyor. E gördük zaten esnediğini, niye tekrar söylüyorsun ki? Dedem kendi sırtını kaşırken “Sırtım kaşındı.” diyor. Annem tuvalete gideceği zaman kendi kendine “Dur bir tuvalete gideyim.” diyor. E git, yani bize neden haber veriyorsun? Biz de mi gelelim? Beni görünce de refleks olarak “Ayyy! Çok konuşuyorsun, ne yaramazsın!” diyorlar. Alışkanlık olmuş onlarda. Benim suçum yok. Yine de bazen bu kadar çok eleştirilmek çok ağırıma gidiyor. Bir gün yine ben, “Çok konuşuyorsun, çok konuşuyorsun, ne yaramazsın, bıktık senden!” diye bunalttılar.” (s.76) “Ama yetişkinleri bir türlü anlayamadım. Bir insan grubunun bir dediği öbür dediğini bu kadar mı tutmaz?” 3 (s.142) Buradaki bakış Aziz Nesin’in açtığı hattın yankısını taşır. Şermin Yaşar da ana babaların tuhaflıklarını teşhir eder. Fakat, Yaşar’ın kitaplarında çocuğun sınırları rafine bir denetimle çizilmiştir. Bu dil düzeni sarsmaz, onunla uyumlanır. Çocuk edebiyatını konuşurken çocuğa göre bir dil dünyası, hikâye ve estetik yapıdan söz edemeyiz sadece. Çocuk edebiyatı hikâye aracılığıyla bir dünya kurar ve o dünyanın içinde çocuk, özne olarak kendine bir yer edinir. Şermin Yaşar’ın çocuk karakterleri sevimli, zeki ve mizahidir. Bu özne proje üretmekte mahirdir, çalışmayı öğrenir, para kazanır, tüketir, biriktirir ve yardım eder; yetişkinlerin tutarsızlıklarını fark eder ve ‘uslu çocuk’ beklentisini sorgular. Dedemin Bakkalı- Çırak ile Para Ağacı ’nda çocuk, ekonomik ilişkilerin öznesi. Çocuk erken yaşta para ile tanışır. Dünyada makul bir konum edinmeye hazırlanır. Çalışmanın değerini öğrenir. Açgözlülüğün zararlarını deneyimler. Paylaşmanın erdem olduğunu kavrar. Para ahlaki bir araç olarak biçimlenir. Paulo Freire’in deyimiyle çocuk burada “gerçekliği okuma” değil, “gerçekliğe uyum sağlama” pratiği kazanır. Bu, Freire’nin “bankacı model”inin 4 rafine bir versiyonudur. Değerler aktarılır, ancak düzeni tartışacak zemin hikâyeden çekilir. Şermin Yaşar’ın metinleri genel olarak sıcaklığı, yakınlığı savunur demiştim. Tam da bu sıcaklık ve yakınlık içinde sermaye ilişkileri doğallaşır. Küçük esnaf romantize edilir. Para ahlaki bir meseleye indirgenir. Çalışmak erdem, işini yeni fikirlerle genişletip sermayeyi büyütmek erdemi eyleme geçirmek demektir. Yazarın anlatıları çocuğa kimi zaman örtük bilgi olarak, kimi açık bir biçimde, “Bu düzenin içinde iyi olarak kal,” der. İyilik, yoksullara yardımla ve düzen içindeki konumla belirlenir. “Bakkala gelen çocukların alışveriş tarzları farklıdır. Bazı çocuklar her şeyden alır, yiyemeyecekleri şeyleri bile ceplerine doldururlar, ısırırlar ve bırakırlar. Bana göre hava hoş… Sonuçta satış yapıyorum. Ama paranı böyle harcamak doğru değil. Bazı çocuklar gelir, her şeyi inceler, cebindeki parasını inceler, parasına kıyamaz, harcayamaz. Birilerinin gelip ona bir şeyler ısmarlamasını bekler. Bence bu da kötü, çünkü paran varken yok gibi davranmak da hoş değil. Bazı çocukların ise, hakikaten parası yoktur. Gelir bakar ve sadece sakız alıp gider. “Bakkalda çalıştığım için dedem bana harçlık veriyor. Ben de o harçlığın bir kısmını küçük bir kutunun içinde biriktiriyorum. Kutunun üzerine “Sadece yardım amaçlıdır, bozuk para sanıp almayın.” yazdım. Bakkala sahiden parası olmayan çocuklar geldiğinde, bazen çikolatada indirim yapıyorum. “Sakız parasına çikolata” yazıp üzerine yapıştırıyorum. Çocuklar da onlardan alıyorlar. Çok seviniyorlar. Onlar da gittikten sonra yardım kutusunu çıkartıp kasaya çikolatanın parasını bırakıyorum. Böylece kimsenin haberi olmadan çocuklara yardım etmiş oluyorum.” (s.148-149) 5 Bu sahne masum görünür; değildir. Burada üç şey anı anda olur: Ekonomik ilişkiler ahlaki ilişkilere indirgenir. Yoksulluk yardım meselesine çevrilir. Sistem görünmez kılınır. Yoksul çocuk bir sınıfın parçası olarak görülmez. O, yardım edilmesi gereken bir figürdür. Yoksulluğu yardım kanallarıyla yeniden üreten mekanizmanın bir parçası olmasını çocuk okurundan da bekler Yaşar. Çocukların sınıfsal pozisyonlarını alışveriş yapma-yapamama biçimiyle gösterdikten ve yoksullara yardımı öğütledikten hemen sonra okuruna şunu önerir: “Bir yardımlaşma derneğinin başkanı olduğunu hayal et.” (s.149) Üyeliği değil de başkanlığı vurgular yazar. Dedemin Bakkalı-Çırak kişisel gelişim kitabından farksızdır. Her bölümden sonra okuruna kariyer gelişimini destekleyen alıştırma görevi verir. Performans ebeveynliği de bunu ister: Çocuğum çalışkan olsun. Lider olsun. Değerlerine bağlı olsun. Düzene entegre olsun. Bu noktada şunu soruyorum: Şermin Yaşar edebiyatının kurduğu çocuk ile devletin kurduğu çocuk aynı mı? Bu pedagojik yönelim yalnızca edebiyatta değil, kurumsal eğitim politikalarında da karşılığını bulur. Burada durup, çocukların düşünce ve duygu dünyasını biçimlemeye yönelen Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ne bakalım. Yeni eğitim modeli yeni insan ve toplum tasavvuru öneriyor. Programda öne çıkan kavramlar şunlar: Değer odaklılık, milli ve manevi referanslar, yetkinlik temelli öğrenme, 21. yüzyıl becerileri, köklerden geleceğe uzanan vizyon, erdem, sorumluluk, aidiyet. Bu kavramların etrafında şekillenen öğretim programı, kişilerden kültürel olarak köklerine bağlı olmasını, ekonomik olarak rekabetçi dünyaya uyumlanmasını öngörüyor. Müfredat, hem kimlik merkezli hem performans merkezli yurttaş yetiştirmeyi hedefliyor. Programın “beceri temelli” ve “yetkinlik odaklı” yönü ekonomik bağlamla paralel. Girişimci, üretken, disiplinli ve sorumluluk sahibi, takım çalışmasında uyumlu, esnek düşünen, kendini güncelleyebilen, dijital becerilere sahip öğrenci profilinde sorumlu birey vurgusu baskın. Küresel kapitalist üretim ilişkilerinin talep ettiği çalışan tipini tanımlıyor bunlar. Yeni müfredat, toplumsal organizmanın bir parçası olarak çocuktan milli hedeflere katkı sunmasını bekliyor. Yurttaşlık, kültürel uyum ve sorumluluk üzerinden tanımlanıyor bunu. Yani bir yandan değer merkezli, diğer yandan piyasaya uyumlu insan. Kültürel olarak muhafazakâr, ekonomik olarak neoliberal. Yurttaşlığın sınırları, hak talep eden bir konumdan ziyade görev ve sorumluluk eksenli bir çerçeveyle belirleniyor. Bu yeni bir durum değil. TÜSİAD ve benzeri kuruluşların uzun yıllardır eğitim politikalarına dair raporlarında şu talepler öne çıkıyor: Nitelikli işgücü, dijital dönüşüme uyum, yabancı dil yeterliliği, STEM ağırlığı, girişimcilik kültürü. Model, kültürel muhafazakârlaşmayla ekonomik rekabetçiliği aynı bünyede topluyor. Uygulamalarda şu sorular çıkıyor karşımıza: Çoğulculuk nasıl tanımlanıyor? Hak temelli yurttaşlık nasıl bir alan açıyor? Eleştirel bilinç ne düzeyde teşvik ediliyor? Peki, bu yönde yetişen çocuk büyüdüğünde bir kriz anında ne yapar? Ekonomik daralma onu köşeye sıkıştırdığında, hak kaybı yaşadığında, emeği değersizleştiğinde… Sorumluluğu kendinde mi arar? Daha çok çalışması gerektiğini mi düşünür? Çünkü ona çalışmanın erdem, uyumun değer, aidiyetin güvenlik olduğu öğretildi. Etik bilincin eleştirel bilinci baskıladığı yerde çocuk düzeni sorgulamaz; düzende iyi bir yer edinmeye çalışır. Kriz karşısında hak talep etmek yerine kendini düzeltmeye yönelir ve yapısal sorunları kişisel eksiklik olarak okur. Böyle bir pedagojinin içinde büyüyen yurttaş, görevin kaynağını değil, görevini düşünür. Sistemin sınırlarını değil, kendi sınırlarını zorlar. Oysa kriz anları bir toplumun gerçek pedagojisini ele verir. Çünkü insan köşeye sıkıştığında neyi öğrendiğini hatırlar. Çocuk edebiyatı ve müfredat el ele yeni bir özne inşa ediyorsa, sormamız gereken soru artık daha nettir: Biz çocuklara iyi insan olmayı mı öğretiyoruz yoksa iyi uyum sağlamayı mı? Ve uyum sağlayan bir çocuk adalet talebini gerçekten kurabilir mi? 1 Kuşaklar boyunca binlerce okura ulaşmış bu kitabın bendeki 2012 tarihli baskısına göre kitap altmış üç kez, dört yüz yetmiş bin adet basılmış. Aziz Nesin, Şimdiki Çocuklar Harika, Nesin Yayınevi, İst.2012. 2 “Oyuncu anne”, “Çocuğunuza bir arkadaş gibi davranmalı, hatta onunla birlikte oyun bile oynamalısınız,” cümlesinden doğmuş gibidir. Aziz Nesin, bu cümleye Şimdiki Çocuklar Harika kitabında Zeynep ile Ahmet’in mektuplarından önce yer verir. 23 Nisan 1967 “Çocuk Bayramı” günü, Cumhuriyet gazetesinin ilk sayfasında Şükran Soner, “Her Üç Çocuktan Biri Annesinden Memnun Değil” başlıklı yazısında çocukların annelerden beklentilerini konu etmiş, ertesine gün de devam eden bu yazında annelere “çocuğunuzla oyun bile oynamalısınız,” demiştir. 3 Şermin Yaşar, Babaannem Geri Döndü, Taze Kitap, İst.2021 4 Paulo Freire, Umudun Pedagojisi, Çev. Çağdaş Sümer, Yordam Kitap, İst.2021 5 Şermin Yaşar, Dedemin Bakkalı-Çırak, Taze Kitap, İst. 2022
Go to News Site