Collector
Yalan Dünyalar | Collector
Yalan Dünyalar
soL Haber

Yalan Dünyalar

Ayşe Şule Süzük Bu alegorik roman bir hiciv bombası fakat okurken bir türlü gülemedim. Acı bir tat ile Tanzimat’tan Cumhuriyet’e yaklaşık iki yüz yıllık tarihimizdeki savrulmalar, kendini arayışlar, iki farklı kültür dairesi içinde kaybolmuşluklar içinde neyi eksik yaptık sorusu kafamda daha da yakıcı hâle geldi. Sormak gerek. Son derece ağır, son derece bıktırıcı ve Gordion düğümü olmuş gibi görünen meseleler nasıl çözülecek? Memlekette gidenin geleni aratmadığı gün geçmiyor neredeyse. Birbirinden ağır olaylar gündelik hayatın ve siyasetin sahnesinde birbiri ardına dizilirken biz yurttaşlar sağdan soldan gelen Osmanlı tokatları ile sersemliyoruz. Son mevzu “mutlak butlan”. Muhtemelen benim gibi pek çok kişi yüz kez dönüp dönüp mutlak butlanın anlamına bakmıştır sözlükten veya yapay zekâya sormuştur. Yüz kez bakılıp yüz kez unutulan bir acayip hukuk terimi “mutlak butlan”. Kimse Türkiye yurttaşlarını küçümsemesin çoğumuz muhtemelen ömrümüz boyunca duymayacağımız, merak etmeyeceğimiz, üzerine düşünmeyip okumayacağımız pek çok olay ve olguya maruz bırakıldığımızdan hukukçu, ekonomist, din bilgini, siyasetçi, sosyolog, madeninden jeolojisine mühendis, öğretmen, polis, adli tıpçı, anayasa hukukçusu, mimar, deprem bilimci hatta arkeolog olmak zorunda kalıyoruz. Bir bakıma on parmağımızda on marifet. Fakat bir türlü kendi söküğümüzü diken terzi olamıyoruz. Hayatın akışına aykırı absürtlükler yabancıdır ve yüz kez öğrenilse, ezberlense, deneyimlense bile unutuluverir. Mutlak butlan da yapılan bir hukuki işlemin baştan itibaren geçersiz sayılması anlamına gelirmiş. “Butlan” “geçersizlik”, “mutlak” ise bu geçersizliğin çok ağır ve kesin olmasını ifade edermiş. Öğrendiniz mi şimdi? Bunu cümle içinde kullanınız bakalım. Bir değil birkaç defa cümlede kullanırsanız “mutlak” ve “butlan” kelimeleri o kadar yabancı ve soğuk gelmeyebilir. Üstelik bu iki kelimeyi yan yana getirerek, geriye doğru bakarak ve çevrenizdeki pek çok durumu işaret parmağınızla göstererek “mutlak butlan” terimini yapıştırabilirsiniz. Saçma mı? Abes mi? Absürt mü? Şaka mı? Bugünkü bu toz duman arasında tam da yukarıdaki soruların muhatabı olabilecek çok severek okuduğum Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarından “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”ne geleceğim. Dikkatli bakınca kocaman bir absürtlük ile tadı çoktan kaçmış, tavsamış bundan dolayı da giderek korkutucu olmaktan karabasana evrilmiş alegorik bir Türkiye manzarasını hınzırca önümüze atıp kaçan bir Tanpınar var karşımızda. Roman tarihsel akışa göre dört bölüme ayrılmış. “Büyük Ümitler” bölümü Tanzimat öncesini, “Küçük Hakikatler” Tanzimat Dönemi’ni, “Sabaha Doğru” Erken Cumhuriyet Dönemi’ni ve “Her Mevsimin Bir Sonu Vardır” devam sürecini anlatıyor. Baş karakter Hayri İrdal’ın ağzından anlatılan romanda İrdal, arafta kalmış uyumsuz, içine düştüğü toplumu dışarıdan gözlemleyen, kimi zaman yabancılaşmış bir kişidir, sürekli bir arayış ve sonu gelmez savrulmalar içinde bir deniz feneri bulmak ister. Karşılaştığı, birlikte iş yaptığı, dostluk kurduğu pek çok kişi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e giderken farklı evrelerin acayip insanlarıdır. Hayri İrdal ise romanın önemli bir bölümünde iyi kalpli, dürüst, merhametli, sağduyu sahibi, derin, edepli, erdemli ve muhafazakâr bir adamdır. İlk bölümdeki kendi aile çevresi dâhil hurafeler içinde boğulmuş, batıl inançların etkisi altında “yeni çağ”ın katakullilerine akıl erdiremeyip giderek yoksullaşmış bir çevre vardır. Bu çevrede büyür. Sözgelimi İrdal’ı dedesi bir cami yaptırmak istemiş, parası yetmeyince bu işi oğluna vasiyet etmiş bu yüzden aile kuşaktan kuşağa bu vasiyeti yerine getirmek için caminin öteberisini satın alayım derken giderek yoksullaşmış, baba cami kayyumluğuna kadar düşmüş fakat yaptırılacak cami için alınmış ayaklı duvar saati, kapı perdeleri, yazı levhaları, yer hasırları, oturdukları yoksul eve bir küçük ibadethane havası vermiştir. İşte böyle böyle Hayri İrdal, evdeki Mübarek adını verdikleri ayaklı saat ile büyür. Kendi başına bir karakter hâline gelen Mübarek; zamanı, zamanın akışını, değişen zamanları, değerleri anlatır gibi arada bir teklese de Hayri İrdal tarafından tamir edile edile saatlik görevini yapmaya devam ederek romanın tüm zamanları boyunca tik takları ile olup biteni izler adeta. Türlü türlü, acayip ve ironik insanların girip çıktığı romanda Hayri İrdal’ın son durağı Halit Ayarcı ile karşılaşmasıdır. Modern zamanın kapitalist girişimci ruhu Halit Ayarcı neredeyse meczuplaşmış Hayri İrdal’dan bir “zaman ve saat” dâhisi yaratarak Saatleri Ayarlama Enstitüsü kurar ve Hayri İrdal’ı da bu kurumun başına getirir. Sözümona saatlerin ayarsızlığı yüzünden kaybedilen zamanı kazanmak yüzyılımızın en mühim meselesidir, buna ivedilikle çok acil ve ciddi şekilde el atılmalıdır. Böylelikle devasa bürokratik bir işletme kurulur, sonrasında Saatleme Bankası, bu da yetmez Saat Sevenler Cemiyeti gibi yan kurumlarla iş giderek büyür ve Türkiye’nin sınırları dışına taşarak uluslararası bir boyuta ulaşır. Olaylar olaylar derken çark bir türlü kırılmaz, dönmeye devam eder nihayetinde gün gelir Saatleri Ayarlama Enstitüsü tasfiye edilmek durumunda kalır ancak iş tasfiye ile de bitmez; bu kez de Daimi Tasfiye Komisyonu’nun kurulması ile yalan ve abes dünya dönmeye devam eder. Bu alegorik roman bir hiciv bombası fakat okurken bir türlü gülemedim. Acı bir tat ile Tanzimat’tan Cumhuriyet’e yaklaşık iki yüz yıllık tarihimizdeki savrulmalar, kendini arayışlar, iki farklı kültür dairesi içinde kaybolmuşluklar içinde neyi eksik yaptık sorusu kafamda daha da yakıcı hâle geldi. Hayri İrdal, onca zenginlik elde ettiği Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki işine inanmaz. Bir yalanın içinde yaşadığını düşünür. İşte bu noktada Hayri İrdal’ın Halit Ayarcı ile şu çarpıcı konuşmasını paylaşmak istiyorum: “-Ben bu işe inanmıyorum… Azap çekiyorum. -… güzel bir karınız var, ayrıca bir metresiniz var ki çıldırıyorsunuz. Kızınız, oğlunuz için her an kendinizi fedaya hazır olduğunuzda eminim. Üstelik şöhreti hatta abes telakki ettiğiniz işler için de olsa bile hareketi seviyorsunuz. Hülasa bir ahtapot gibi sayısız kollarla dünyaya yapışmışsınız, hiçbir şeyden ayrılamazsınız. -Ben doğruyu arıyorum. Yahut istiyorum bir parçacık olsun. -Doğru ya bütün olur ya hiç olmaz… Dostum sizin bahsettiğiniz sağlam kıymetler ancak bir lokma bir hırka yaşamaya razı olanlar içindir. Sizin gibi her şeyi hepsini birden isteyen isteyenler için değil… -O kadarını isteyen yok, dedim. -Demek pazarlığa geliyorsunuz… Fazilet pazarlık götürür mesele değildir.” Doğru bir parça olur mu? Ya hakikat, bir parçada açıklanabilir mi? Baştan aşağıya deforme olmuş, bozulmuş, şirazesi kaymış nev-i şahsına münhasır karakterler içinde Hayri İrdal da bu çarka kendini kaptırır. “Asrımızın en faydalı müessesesi Saatleri Ayarlama Enstitüsü çökerken her şey bayağılaşır. Fakat umut bitmiş midir? Bitmez. Ne güzel ki son dönem yazılmış romanlar içinde pek azında bulabildiğim umudun taşıyıcısı karakterlere de yer veriyor Ahmet Hamdi Tanpınar. Bu deliler, meczuplar, fırsatçılar, sonradan görmeler, açgözlüler evinde Saatçi Nuri Efendi ve Hayri İrdal’ın oğlu Ahmet tünelin ucundaki ışığı gösterir niteliktedirler. Bu büyük romanı okuyunuz. Elbette üzerine konuşulacaklar bu sayfalara sığmıyor. Sonuç olarak yazının başında sözünü ettiğim Gordion düğümü ile bitirelim kıssadan hisse niyetine yazıyı. Efsaneye göre, Büyük İskender Anadolu’daki Gordion kentine geldiğinde, bir arabayı birbirine bağlayan son derece karmaşık bir düğümle karşılaşır. Kehanete göre bu düğümü çözen kişi Asya’nın hâkimi olacaktır. İskender düğümü çözmeye uğraşır ama klasik yöntemle başaramayınca kılıcıyla bir hamlede düğümü keser. Böylece “Gordion düğümünü kesmek” ifadesi, karmaşık bir sorunu alışılmışın dışında, kesin ve cesur bir yöntemle çözmek anlamına gelir. Ne diyelim, çöz beni Arapsaçı… Ahmet Hamdi Tanpınar (1992) Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Dergâh Yayınları, İstanbul.

Go to News Site