BirGün Gazetesi
Ricardo Hausmann sıradan bir iktisatçı değil. Venezuela'nın eski Planlama Bakanı. Eski Inter-American Development Bank baş ekonomisti. Bugün Harvard Kennedy School'da profesör ve Harvard Growth Lab'in yöneticisi. Ama Project Syndicate’da son yazısını okuduğunuzda önce akademisyeni değil, ülkesinin başına gelenleri acıyla izleyen bir Venezuelalıyı görüyorsunuz. Yazısını okumaya devam ettikçe de rejim değişimi planları başarıya ulaşırsa Türkiye’yi bekleyen büyük tehlikenin ne olduğunu daha net kavrıyorsunuz. Hausmann'ın anlattığı hikâye ilk bakışta şaşırtıcı. Venezuela'da petrol üretimi artıyor. Petrol fiyatları İran savaşı nedeniyle yüksek seyrediyor. ABD yönetimi ülkenin petrol gelirlerinin yönetiminde doğrudan söz sahibi. Donald Trump yönetimi Caracas'taki yeni yönetime açık destek veriyor. Normal şartlarda ekonominin rahatlaması gerekir. Ama tam tersi oluyor. Kur çöküyor. Enflasyon yükseliyor. Dolar kıtlaşıyor. Ekonomik faaliyet zayıflıyor. Venezuela halkı yine yoksullaşmaya devam ediyor. Hausmann da basit bir soru soruyor yazısında: Halkın petrol gelirleri nereye gidiyor? Çünkü İran savaşının başlamasıyla küresel petrol fiyatının aniden %50’ye yakın artması sonucunda petrol ülkesi Venezuela’da oluşan zenginlik Venezuela halkına yansımıyor. Petrol gelirlerinin önemli bölümü ABD Hazine Bakanlığı'nın kontrolündeki hesaplardan yönetiliyor. Ancak ne kadar gelir elde edildiği, bu paraların nereye harcandığı ve kimlerin faydalandığı konusunda kamuoyuna neredeyse hiçbir bilgi verilmiyor. Hausmann'a göre “yeni” Venezuela'nın ayırt edici özelliği tam da bu: Şeffaflığın ortadan kalkması. Ülkenin petrol sektörü artık açık ve rekabetçi kurallarla değil, kapalı kapılar ardında yapılan özel anlaşmalarla yönetiliyor. İhalelerin yerini pazarlıklar alıyor. Devletin kaynakları üzerindeki kamu denetimi zayıflıyor. Seçimler, anayasal düzen ve demokratik kurumlar giderek ikinci plana itiliyor. Sonuçta ortaya çıkan sistemin kazananı halk değil. Rejim elitleri. Ve onların dış ortakları. Hausmann'ın yazısındaki en çarpıcı nokta da aslında ekonomik değil, siyasal. Venezuela'da petrol üretimi artıyor ama ülke zenginleşemiyor. Çünkü kurumlar çöktüğünde doğal kaynaklar toplumu büyüten bir araca değil, iktidarı ayakta tutan bir finansman mekanizmasına dönüşüyor. Devletin kaynakları kamu yararı için değil, rejimin devamı için kullanılmaya başlanıyor. Hausmann’ın yazının son cümlesi bu nedenle çok sert: "Kleptokratlar (hırsız ülke yöneticileri) artık yalnız yaşamıyor. Birbirleriyle ittifak kuruyor." Aslında bu yalnızca Venezuela'nın hikâyesi değil. Bugün Türkiye'de yaşanan tartışmaların merkezinde de benzer bir soru var. Ülke demokratik kurumlarını güçlendirerek mi yoluna devam edecek, yoksa mevcut siyasal iktidarın sürekliliğini esas alan yeni bir rejime mi yönelecek? Son dönemde ABD Başkanı Trump'ın ve Ankara Büyükelçisi Barrack'ın açıklamaları bu nedenle dikkat çekici. Bölgeye uygun monarşi rejimini överek Türkiye’ye de dolaylı öneren bu yapı Türkiye için iyice merkezileşmiş bit sistemde demokratik denetim mekanizmalarının geri plana itilmesini sorun olarak görmüyor. Tarih bize bunun sonunun iyi bitmediğini gösteriyor. Çünkü kurumları zayıflatmayı seçen bir güçlü lider ülkesini güçlendirmiyor. Kurumlar zayıfladıkça kendini güçlendiriyor. Ülke zayıfladıkça rejim tahkim ediliyor. Muhalefet etkisizleştikçe demokratik denetim ortadan kalkıyor. Türkiye'de CHP'ye yönelik mutlak butlan ve kayyım tartışmaları da bu nedenle yalnızca bir parti meselesi değil. Venezuela'nın hikâyesi bize kurumların bir gecede çökmediğini gösteriyor. Önce seçimlerin anlamı aşınıyor. Sonra muhalefetin meşruiyeti tartışmalı hale getiriliyor. Ardından kurumlar kişilere bağlanıyor. En sonunda ise ülke zayıflarken rejim güçleniyor. Halk da bu sürecin en ağır kaybedeni oluyor. Bugün Türkiye'de tartışılan konu da bu. Mesele Özgür Özel'in ve Ekrem İmamoğlu’nun siyasi geleceği elbette değil. Mesele, Cumhuriyet'in temel ilkelerinden biri olan halk egemenliğinin korunup korunmayacağı. Eğer seçmenin verdiği yetki yargı kararlarıyla, idari müdahalelerle veya kayyım benzeri yöntemlerle etkisizleştirilebiliyorsa, sorun artık bir parti sorunu olmaktan çıkar. Rejim tartışmasına dönüşür. Bu nedenle seçilmiş CHP ekibinin verdiği mücadele yalnızca kendi varlığını koruma mücadelesi değil. Cumhuriyet'in kurucu partisinin bugün savunduğu, seçimle gelenin seçimle gitmesi ilkesi. Demokratik meşruiyetin kaynağının halk olduğu fikri. Cumhuriyet'in temel kurumsal çerçevesi. Venezuela örneği bize ekonomik çöküşün çoğu zaman ekonomik kararlarla başlamadığını gösteriyor. Çöküş önce kurumlarda başlıyor. Hukuk zayıflıyor. Şeffaflık ortadan kalkıyor. Muhalefet etkisizleştiriliyor. Devlet ile iktidar arasındaki çizgi siliniyor. Ekonomik fatura ise daha sonra geliyor. Bugün Venezuela'da petrol üretiliyor ama refah üretilmiyor. Çünkü kurumlar çöktüğünde ülkenin kaynakları topluma değil, rejime hizmet etmeye başlıyor. Türkiye'nin önündeki risk de tam olarak bu. Bu nedenle demokratların, Cumhuriyet'i savunanların ve hukuk devletine inananların vereceği mücadele herhangi bir siyasi partiyi koruma mücadelesi değil. Mesele CHP'nin geleceğinden daha büyük. Mesele Türkiye'nin Venezuela'nın geçtiği yola girip girmeyeceği.
Go to News Site