Collector
Duygu Kozanoğlu: Örgütlenme biçimi olarak iklim adaleti | Collector
Duygu Kozanoğlu: Örgütlenme biçimi olarak iklim adaleti
BirGün Gazetesi

Duygu Kozanoğlu: Örgütlenme biçimi olarak iklim adaleti

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’nın (COP) 31. durağı olan Antalya, 2026 Kasım’ında diplomatik müzakerelere müzakerelerin yanı sıra küresel iklim hareketinin de merkez üssüne olmaya hazırlanıyor. Ne var ki, 30 yılı aşkın süredir devam eden bu konferanslar iklim krizine sahici çözümler üretmekten ziyade, krizi doğuran sistemi tahkim eden birer yeşil boyama stratejisine dönüşmüş durumda. Bu nedenle de COP31’i sadece karbon hedefleri ve yatırım paketleriyle sınırlayan dar anlatıya karşı durmanın, iklim adaleti talebini üretim ilişkileri temelinde yeniden kurmanın aciliyeti de artıyor. Bu eksende, Antalya İklim Adaleti Forumu, COP31’i halkın kürsüsüne dönüştürmeyi hedeflerken, iklim adaletini tam üretim ilişkilerini temel alan bir örgütlenme formu olarak tanımlayan bütünlüklü bir perspektif sunuyor. Sürecin inşasında kritik rol üstlenen Antalya İklim Adaleti Forumu sekreteryasından Duygu Kozanoğlu ve Salim Berkay Aksu sorularımızı yanıtladı. Antalya İklim Adaleti Forumu Bildirgesi, iklim adaletini toplumsal üretimle inşa edilen bir ilişki biçimi olarak sunuyor. Merkezi bir otoriteye dayanmayan, yatay sekreterya yapınız ile mahalle birimlerine kadar uzanan doğrudan demokrasi modelinizin savunduğunuz iklim adaleti tanımıyla ilişkisini nasıl tarif edersiniz? İklim değişikliği salt meteorolojik bir çerçevede ele alınamayacak derecede geniş etkileri olan, köklerini kapitalist üretim ilişkilerinden alan devasa bir sosyal eşitsizlik krizidir. 1992’deki Çerçeve Sözleşmesi’nden bu yana Birleşmiş Milletler zirvelerinde ve COP süreçlerinde gördüğümüz temel bir yanlış var: Krizi yaratan sistemin kendisi, doğayı sınırı olmayan ve tüketilebilir bir hammadde deposu olarak görmeye devam ederek, bu krizden emisyon ticareti gibi kavramlarla yeni bir piyasa yaratmaya çalışıyor. Uluslararası iklim zirveleri, maalesef doğanın ve insan yaşamının merkeze alındığı şeffaf bir akış yerine, tarihsel kirleticiler olan merkez kapitalist ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasında kapalı devre bir pazarlık arenasına dönüşmüş durumdadır. Bu süreçlerde sorunun asıl özneleri olan halk ve sivil toplum ne yazık ki sadece bir vitrin süsü olarak kalıyor. Bizim yatay sekreterya yapımız ve doğrudan demokrasi modelimiz tam da bu dışlayıcı, yukarıdan aşağıya dayatılan “yeşil kapitalizm” düzenine bir itirazdır. Çünkü iklim değişikliğinin etkileri küresel olsa da yıkım en derinden yerelde yaşanır. Kutuplardaki bir penguenin kanında tarım ilacı DDT’ye rastlanması veya Çernobil’den on yıllar sonra Karadeniz’de kanser vakalarının sürmesi, meselenin ne kadar bütünsel olduğunu gösteriyor. Ancak sel Karadeniz’de, orman yangını Antalya’da, kuraklık İç Anadolu’da doğrudan mahalleliyi vurur. Bu nedenle çözüm de sorunu bizzat o mekânda hissedenlerin, yani kentin, işçilerin, kadınların ve gençlerin en geniş temsiliyetle yer aldığı bir “İklim Meclisi” modeliyle bulunabilir. Parçada bütünü görecek, merkezden dikte edilen değil, yaşam alanlarını savunanların yönettiği bir iradeyi örgütlüyoruz. İklim adaleti için sadece çevresel değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir dönüşüm de öneriyorsunuz. Bildirgede engelli haklarından hayvan haklarına, toplumsal cinsiyet eşitliğinden kent hakkına kadar uzanan çok geniş bir adalet vurgusu var. Bu kültürel ve toplumsal zemin kurulmadan gerçek bir çevresel adaletten söz etmek neden mümkün değil? Çünkü iklim krizini sosyal eşitsizlikten, sınıfsal uçurumlardan ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden bağımsız okuyamayız. Antalya'da kavurucu bir sıcak hava dalgası yaşandığında, refah koşullarında ve soğutma sistemleriyle korunan bir villada yaşayan sermaye sahibi ile, hiçbir sosyal güvencesi olmayan, asgari ücretle çalışan bir emekçinin veya bir engelli bireyin bu krize mukavemet gücü aynı mıdır? Elbette değildir. Bugün “uyum” politikaları adı altında uygulanan mekanizmalar, dezavantajlı grupları gözetmediği ve rant odaklı olduğu an kırılganlığı daha da artırıyor. Örneğin deprem bölgesinde, Hatay’da rezerv alanı ilan edilen yerlerde insanların kadim topraklarından acele kamulaştırmalarla koparılması, onları kent çeperlerinde mülksüzlüğe ve ucuz işgücü olmaya mahkûm ediyor. Keza Antalya’da depreme dayanıksız denilerek bir gecede yıkılan Antalya Arkeoloji Müzesi’nin yerine yapılmak istenen müze otel projesi, 50’den fazla sivil toplum kuruluşunun ve bilimin itirazına rağmen dayatılıyor ve kent hakkı gasp ediliyor. Kırsalda orman yangınlarıyla mülksüzleşen ve iklim sürgünü haline gelerek kente göç etmek zorunda kalan yurttaşlarımız varken, barınma krizini ve gıda egemenliğini konuşmadan ‘çevreyi korumaktan’ bahsetmek bizce ikiyüzlülüktür. Şunu çok net ifade edelim: Bugün sağlığın parasız olması, vergi adaleti, güvenli barınma ve kadınların karar mekanizmalarına katılımı en temel iklim adaleti taleplerindendir. Bu eşitsizlikleri doğuran tarihsel kirleticilerin, ezilen halklara ve doğaya ödemesi gereken büyük bir “ekolojik borç” vardır ve kültürel dönüşüm bu borcun tahsilatıyla başlayacaktır. Duygu Kozanoğlu İklim adaleti kavramı içerisinde en yakıcı başlıklarından biri de “adil geçiş”. Ülkemizdeki yerel direnişlerde köylünün ağacı ve toprağı koruma çabası kimi zaman istihdam vaat eden enerji projelerinin önünde bir tehdit gibi sunuluyor. Oysa her iki kesimin de aynı sermaye tahakkümünden mustarip olduğu açık. Sizin örgütlenme perspektifinizde bu suni ikilemin yeri nedir? Ekoloji mücadelesi ile emek mücadelesini karşı karşıya getiren “ya işsizlik ya doğanın tahribi” argümanı, sermayenin en eski manipülasyonudur. Şu an dayatılan “yeşil dönüşüm”, fosil yakıtlardan çıkış bahanesiyle, ülkenin dört bir yanını vahşi madenciliğe açan, doğalgaz veya enerji merkezi olma iddiasıyla tarım ve hayvancılığı bitiren bir süreçtir. Teknoloji odaklı bu dönüşüme devlet teşvikleriyle entegre olmak isteyen yerel sermaye kârını katlarken; emek gücünün değersizleştirildiği yeni bir sömürü düzeni kuruluyor. Köyünde zeytinliği, su kaynağı dev enerji projeleriyle gasp edilen bir çiftçi ile, kente göç etmek zorunda kalıp güvencesiz koşullarda o projelerde çalışan işçi aynı vahşi birikim modelinin mağdurudur. Her ikisinin de gıda egemenliği ve onurlu yaşam hakkı elinden alınmaktadır. Bizim adil geçiş perspektifimiz; doğanın sınırlarını ihlal etmeyen, teknolojiyi insanı mülksüzleştirmek için değil toplumsal refahı artırmak için kullanan ve işçilerin sosyal haklarını garanti altına alan bir kamu modelini savunur. Adil geçiş, karbon yoğun sektörlerden çıkarken faturanın işçiye kesilmemesidir; onlara onurlu ve güvenceli yeni istihdam alanları yaratılmasıdır. Adil geçiş, doğayı sömüren şirketlere karşı köylünün toprağını ve işçinin sendikal hakkını ortak bir cephede sımsıkı örmektir. Son olarak, 2026 Kasım’ında Antalya’da pratik olarak nasıl bir forum beklemeliyiz? COP31’in Türkiye’de ve iklim krizinden orman yangınlarıyla, sel felaketleriyle en çok etkilenen, aynı zamanda en büyük rant iştahını çeken Antalya’da yapılacak olması kritik bir dönemeçtir. Türkiye’deki egemen blok bu zirveyi, küresel finansal kaynaklara erişim ve bir “diplomasi vitrini” olarak görüyor. Antalya da maalesef uzun süredir kıyıları, ormanları ve falezleriyle sadece devasa bir turizm parseli olarak pazarlandı. Ancak bu kentte sadece oteller değil; bizler, yani bu kentin gerçek sahipleri yaşıyor. Antalya Barosu’nun hukukun üstünlüğünü ve anayasal sağlıklı çevre hakkını savunma ödeviyle bu sürece öncülük etmesi son derece tarihseldir. Kasım ayında Antalya’da gerçekleşecek resmi COP31 zirvesinin, sorunun gerçek öznelerini dışlayan ve süreci kapalı kapılar ardında yürüten tutumunun tam karşısında konumlanan bir duruş beklemelisiniz. İklim inkarcılığına ve iklimi sadece kapitalist bir fırsat alanı olarak gören düzene karşı üçüncü bir cephe kuracağız. Biz COP31’i kapalı kapılar ardındaki bir devletler müzakeresi olmaktan çıkarıp, dünyanın dört bir yanından gelen aktivistlerin, yerel halkın ve dezavantajlı grupların sesini duyurduğu bir halkın kürsüsüne dönüştüreceğiz. Pratikte inşa ettiğimiz yapı, hiyerarşik olmayan, en geniş temsiliyete dayanan bir nevi “iklim meclisi”dir.  Hedefimiz bütünsel olanda parçayı görmek ve parçanın içerisinde bütünü tekrar kurgulamaktır. Bununla birlikte Antalya’da bizzat yaşadığımız orman yangınları, ekolojik mülksüzleşme, yerinden edilme ve kentin müştereklerinin betonlaşması gibi yerel sorunları da uluslararası iklim gündemiyle ortaklaştırmaktır. Özetle Kasım ayında Antalya’da; sadece sorunları tespit eden değil, ekolojik tahribatın faturasını ödeyen gerçek muhataplarıyla ortak bir model üreten, uluslararası topluma ilham verebilecek çok sesli ve demokratik bir pratik göreceksiniz.

Go to News Site