BirGün Gazetesi
Pınar Arabacı “Bazı Kötü Alışkanlıkların Politik Tarihi” isimli yeni oyun, Ara Sahne ve Mundial yapım ortaklığıyla Türkiye’de ilk kez, Uğur Uzunel rejisi ile sahneleniyor. Ed Edwards’ın yazdığı oyun, 1980’ler İngilteresi’nde, Thatcher döneminin politik ve ekonomik dönüşümünün içinde büyüyen iki genç insanın hikayesi. Karakterler Mandy (Gözde Mutluer) ve Neil (Canberk Gültekin), aynı şehirde, aynı sınıfsal sıkışmışlığın içinde yaşayan ve ortak sorunlarla baş etmeye çalışan iki bağımlı. Ama bu, yalnızca bu iki insanın hikayesi değil. Mandy ve Neil arkadaş olsalar da aslında birbirlerine aşk da besliyorlar. Bu aşk açıkça dile getirilmese de sahnede sürekli dolaşıyor. Aralarında hiç bitmeyen bir çekim ve ihtimaller var. Bu ihtimal hiçbir zaman tam olarak yaşanamıyor. Çünkü ikisi yalnızca birbirlerine değil, hayata da tutunmakta epey zorlanıyorlar. Böyle olunca sevmek onların dünyasında bir çıkıştan çok, korkutan bir riske dönüşüyor. Birine bağlanmak, onun için sorumluluk almak ayık kalmayı gerektiriyor. Bu aynı zamanda kendini açabilmek ve korunmasız kalmak demek. Yani oldukça ürkütücü. Mandy ve Neil ise hayatta kalabilmek için kendilerini uyuşturmayı seçiyorlar. Bu nedenle ne zaman birbirlerine çok yaklaştıklarını düşünseler geri çekiliyorlar. Alıştıkları karanlık onların güvenli alanı. Bu iki kafadar için bağımlılık hem bir kaçış hem de dünyaya katlanabilmek için bir denge aracı oluyor. Zaman zaman bu denge bozuluyor. İçlerinden biri bir bağımlılıktan kurtulmaya çalışıyor ve diğerine de bu teklifi götürüyor. Ama bu girişimler her ikisi tarafından da bir kurtuluş olarak değil bir tehdit olarak algılanıyor. Birbirlerini kurtulmaya davet ettikleri her seferde birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Oyunun rejisi ve anlatım dili karakterlerin hem içinde ve yanında hem de onlara mesafeli olmamızı sağlayan bir yapı üzerine kurulu. Karakterler hikâyenin içinde olayları yaşar ve durumlara maruz kalırlarken bir yandan da açık biçim bir üslupla kendilerini ve eylemlerini seyirciye anlatarak adlandırıyorlar. Oyuncular yalnızca Mandy ve Neil’i canlandırmıyor. Sahne boyunca karşılarına çıkan tüm karakterleri de bedenleri, sesleri ve ritimleriyle kuruyorlar. Bu durum yalnızca teknik bir beceri olarak kalmıyor; oyunun dünyasını kuran temel anlatı aracına dönüşüyor. Geçişler keskin değil, akışkan. Bu akışkanlık, sahnedeki dünyanın dışsal bir gerçeklikten çok, karakterlerin deneyimlediği bir alan olduğunu hissettiriyor. Işık tasarımının başarısı da oyunun en önemli detaylarından biri. Neon tonlar—pembe, mavi, yeşil, kırmızı—yalnızca atmosfer yaratmıyor. Her renk sahnede belirli bir duygusal ve zamansal karşılık üretiyor. Geçiş anlarında sertleşen ışık ritmi kesiyor; daha yumuşak tonlar karakterlerin iç dünyasına yaklaşan bir alan açıyor. Mekân çoğu zaman fiziksel olanın yanı sıra, ışığın yönü ve yoğunluğuyla da değişiyor. Oyunun ve metnin asıl gücü ise bu iki karakterin yaşadıkları üzerinden dönemin ekonomik ve politik işleyişine bakmasından ve bu sistemin sebep olduğu bağımlılık artışını ifşa etmesinden geliyor. Karakterlerin başına gelenler yalnızca bireysel bir çöküş değil. Mandy ve Neil sürekli aynı sıkışmışlığın içine geri çekiliyor, sanki her seferinde ölüp yeniden diriliyorlar ve sıkıştıkları bu döngü tekrar tekrar başka bir sosyo ekonomik sebepten onları kıstırıyor. Çünkü dönem Margaret Tahtcher dönemi. Neoliberal politikalar, işçi sınıfını güvencesizliğe iterken kent yoksulluğunu derinleştiriyor. 1981’de Brixton ve Moss Side’da başlayan ayaklanmalar ve sonrasında yaşanan toplumsal kırılmalar ve aynı dönemde artan eroin kullanımı arasındaki paralellik metnin temel dertlerinden biri. Burada söz konusu olan yalnızca bir “artış” değil. Belirli bir sınıfın, belirli koşullar altında giderek daha emek sömüren ve yoksullaştırılan bir yaşama mecbur bırakılması. Bu önerme, metnin en yoğun anlarından birinde daha da belirginleşiyor. Kalbin durduktan sonra yeniden çalıştırılabildiği o kısa süre—yaklaşık doksan saniye—bir anlatı alanına dönüşüyor. Zaman sanki askıya alınmış gibi, karakterler bu dar aralıkta uyuşturucunun ülkeye nasıl girdiğini, nasıl yayıldığını ve nasıl yerleştiğini anlatıyorlar. Bazı Kötü alışkanlıkların Politik Tarihi oyunu neden 2026 Türkiye’sinde sahneleniyor diye sorduğumuzda özellikle 2010’ların başından itibaren sentetik maddelerin yaygınlaştığına dair hem raporlarda hem de haberlerde karşılık bulan bir artışla karşılaşıyoruz. Bu artış çoğu zaman erişimin kolaylığıyla açıklanıyor. Ancak bu açıklama tek başına yeterli değil. Kent yoksulluğunun derinleştiği, güvencesizliğin kalıcılaştığı ve özellikle gençler için gelecek fikrinin ve umudunun kalmadığı bir dönemde, bağımlılığın nasıl bir zeminde karşılık bulduğu sorusu kendini dayatıyor. Bu yüzden mesele yalnızca “neden artıyor” sorusu değil. Daha zor bir soru: Bağımlılık gerçekten bireysel bir tercih mi, yoksa belirli toplumsal koşulların içinde sistem tarafından yeniden üretilen bir durum mu? Bu sorunun bugün burada yeniden soruluyor olması tesadüf değil. Bu metni sahneye taşıyan tercih, yalnızca estetik bir ilgiyle değil, içinde bulunulan zamana dair kuvvetli bir sezgiyle ilgili.
Go to News Site