soL Haber
"Tıraştan tıraşa yüzüne bak, Unut yaşını Koru kendini bitten, Bir de bahar akşamlarından; Bir de ekmeği Son lokmasına dek yemeği, Bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman." Nâzım, hapiste yatacak olanlara öğütlerini sıralarken şiirinde ağız dolusu gülmeyi ve ekmeği son lokmasına kadar yemeği başa yazıyor. Hapishanelerin türkülere yansımasını konuşacağız bu hafta Yusuf Şaylan ile İnsanların Türküleri'nde. Bugünkü durağımız Mamak Kültür Merkezi, eski adıyla Devlet Konservatuvarı. Çiçeklerin kırmızılı beyazlı tomurcukları önünde bekliyor Yusuf Şaylan. Beklerken elinde açık kitaplar değil telefonu var bu sefer. "Hoş geldin, ben de şu türküyü dinliyordum" diyor bir hapishane türküsünü gösterirken. Buluşup binaya giriyoruz, bina heybetli ve güzel. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Musiki Muallim Mektebi olarak inşa edildi. İsviçreli mimar Ernst Arnold Egli tarafından tasarlanan ve 1928 yılında tamamlanan bu bina, başlangıçta ortaöğretime müzik öğretmeni yetiştirmek amacıyla kurulmuş. Zamanla sanatçı yetiştirme işlevini de üstlenen kurum, 1936 yılında Paul Hindemith'in önerileri doğrultusunda Ankara Devlet Konservatuvarı adını almış. Şimdilerde Ankara Mamak Belediyesi'nin kültür merkezi olarak faaliyet gösteren binada küçük bir müzik müzesi de yer alıyor Uzun yıllar boyunca tiyatro, opera ve bale alanlarında Türkiye'nin en önemli sanatçılarını yetiştiren bu akademi, 1984 yılına kadar bu tarihi binada hizmet vermeye devam etmiş. Binada değişikliğin esas sebeplerinden birinin de 1980 darbesi olduğunu söylüyor Şaylan. Bina Cumhuriyet'in aydınlarını, sanatçılarını yetiştirmek için bir konak haline gelmiş zamanla. Ruhi Su'dan Erkan Yücel'e, Sabahattin Ali'den Mahir Canova'ya, Cüneyt Gökçer'e, Yücel Erten'e, Işık Yenersu'ya kadar birçok isim buralarda eğitim gördü, eğitim verdi, emek verdi, katkı koydu. Söz buradayken Yusuf Şaylan, " Hafızam yanıltmıyorsa İlyas Salman da burada okumuş bir zamanlar ama son sınıfta ayrılmış" diyor. "Mamak Kültür Merkezi" yazısının altında kabarmış Devlet Konservatuvarı yazısı hâlâ görünüyor. İçinde cam boyamalı kapılardan oluşan koridorlar, güzel bir kütüphane ve aynı zamanda küçük bir müzik müzesi var. Müzeyi gezenlere bir de rehber eşlik ediyor. Rehberin gelen öğrencilere aktardığı ifadelere takılan Şaylan, arada bir de rehberin aktarımına müdahale edip düzeltmeler yapınca küçük bir gülümseme oluyor yüzlerde. Rehber de hatasını fark edince gülümsemeye eşlik ediyor. Müzenin rehberi devam ederken biz de eski konservatuvarın, şimdilerde Mamak Kültür Merkezi'nin kafesine geçiyoruz. Geçerken duvarlarda gördüğü yapma çiçeklere kızıyor Şaylan. Bugün huysuzluğu üzerinde diye takılıyorum. " Yapay olan şeylere tahammül edemiyorum " diye ekliyor gülümserken. Yusuf Şaylan Sohbetimize başlarken çaylarımız geliyor. Hapishanelerin türkülerdeki öyküsünü konuşmaya başlıyoruz. 'Mahpusluk bir şey değil ayrılık var bir yandan' Hapishaneler her zaman sömürenlerin, ezenlerin hakimiyetlerini tesis eden bir vitrin olmuş tarihte. Emekçiler, halklar bu zindanlarda, kalelerin kuytuluklarında bazen kürek cezalarında, bazen sürgünlerde, madenlerde ya da tarlalarda çalıştırılarak ölümüne verdikleri emeklerle cezalandırılmışlar. Burada sözü alan Yusuf Şaylan şöyle aktarıyor aklındakileri: "Foucault'nun 'Hapishanenin Doğuşu' diye bir çalışması var. Kitap tarihsel olarak, diyalektik olarak eksiklikler barındırıyor. Bazen pencereyi sadece devlet aygıtının kendisine odaklayınca arkadaki gerçek güç olan sermaye görünmüyor, Foucault da düşüyor bu hataya. Ama kitabın ele aldığı detaylar, verdiği bilgiler tarihteki örnekler açısından güzel. Bu açıdan cezaevleri, hukukun en sertleştiği ve somutlaştığı bölgeler olarak düşünülebilir diyor Foucault. Hapishaneler bizim memlekette de hep emekçilerin ve emekçiler için mücadele eden sosyalistlerin geçici barınma merkezleri olmuş." Cümlesinin son kısmındaki ifadeye gülümsemesi eşlik ediyor. Donanma davasından bahsediyor sonra. Nâzım'ların yargılandığı, Marksist propaganda suçuyla hakim karşısına çıktıkları süreci anlatıyor. Yargılananlar arasında A. Kadir de var. Sonra büyük TKP operasyonları 1952 öncesi ve sonrasıyla; Hikmet Kıvılcımlı, Kazım Korcan, Kemal Tahir... Tamamında da bu durum görülüyor. Söz burada bazı detaylara geliyor, hem türküyü belli açılardan şarkı formatıyla okuyan Safiye Ayla'ya hem de söylediği türkünün detaylarına uzanıyor. Safiye Ayla Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türk sanat musikisinin önemli isimlerinden biri. Kendisi yıllarca bu alanda faaliyet göstermiş, albümler yapmış, plakları elden ele geçmiş biri. Aynı zamanda Mustafa Kemal ile tavla oynayacak kadar samimi ve Atatürk'ün tertip ettiği buluşmalarda sahne alacak kadar da iyi bir sanatçı. "Ama bu kadar değil," diye giriyor söze Şaylan. "Safiye Ayla aynı zamanda Nâzım cezaevinde iken onun için düzenlenen imza kampanyasına katılan ve o kampanyada imzalar toplayan, dışarıda paralar derleyip cezaevinde Nâzım'a gönderen biri. Hatta bir keresinde bu nedenle gözaltına alınıyor. Sorguda 'Neden komünistlere yardım ediyorsun, onların komünist olduğunu bilmiyor musun?' diye soruyorlar. Malum o yıllar 141-142 suçlar kapsamına giriyor, cezası idama kadar varıyor. Safiye Ayla hiç ikiletmiyor, 'Sizin komünist diye suçladıklarınız benim arkadaşlarım, içeride ya da dışarıda olmaları bir şeyi değiştirmiyor' diyor." Şaylan burayı anlatırken parmaklarını masaya vurarak tıngırdatıyor. " Hatta bazı mitinglere kendi ses sistemini verip kimilerinde konuşma yaptığı bile olmuş. 'Sosyalistler öksüzler ve yoksullar için mücadele ediyor, ben de öksüz ve yoksul büyüdüm' diyor" diye sözünü tamamlarken, Ayla'nın Mapushane Çeşmesi türküsünü örnek veriyor. Bu türkü aynı zamanda dönemin hukuk sistemi açısından da detaylar veriyor. Müstantik, hakim, cezaevi koşulları, söz dinlemez bir delikanlının dikbaşlılığı, rüşvet verme teklifinden emanete alınan eşyaların detayına kadar ilginç veriler sunuyor. Aklım sendedir Türkülerin sayısı epeyce fazla. Hatta bununla ilgili yapılan bir derleme albüm dahi var. Mapushane Gurbet Ele Benzemez, Mapushane Çeşmesi, Kan Gider, Hapishanelere Attım Postumu, Mükellef, Yedikule, Bir Fırtına Tuttu Bizi ve daha sayısı nice uzayıp giden örnekler akla ilk gelenleri. Hem dönemin koşullarını hem de verilen mücadeleleri aktaran bir nice detaylara sahip örnekler. Bir tanesi de Ruhi Su'nun Ankara'dan tutuklanıp İstanbul Sansaryan Han'a götürülmesi öyküsü. Sözü alıyor Şaylan: "Sansaryan Han malum o zamanlar işkencehanelerin en başında geliyor. Bir nice devrimci yatmış orada. Bu anekdotları aktaran İrfan Ertel dostumuz, Ruhi Su'dan hemen sonra oraya gönderilen Sıdıka Umut'u hatırlattı geçen konuşmamızda. Sıdıka Umut, sonraları Sıdıka Su adıyla anacağımız kişiyle aynı kişi. Ruhi'den sonra kendisi de Sansaryan Han'a gönderiliyor. Gönderilenler nerede ne yapar, nerede yaşar kimse bilmiyor. İşkenceler ise herkesin malumu. Sıdıka kanamam var diye bağırıyor. Çıkınca cezaevi müdürü ne oldu deyince yine bağırıyor, kanamam var diye. Sıdıka Su ısrarla bağırır, kanamam var diyorum neden anlamıyorsunuz diye. Cezaevi müdürü de neden bağırıyorsunuz hanımefendi, tamam anladım diyor. Sıdıka'nın derdi başka. Sesini Ruhi'ye duyurmaya çalışıyor. Ruhi, Sıdıka'nın sesini alınca anlıyor Sıdıka'nın da Sansaryan Han'da olduğunu ve besteliyor Mahsus Mahal'i. Cezaevinin bodrum katında tabutluk denilen hücreler var. Sadece bir kişinin zorla sığacağı, tabut kadar küçük, oturma imkanı olmayan yerler. Ruhi Su cezaevindeki ifadesinde tabutluklardan bahsederken kayda böyle geçmiş; eksi ikinci kat, mahsus mahal diye kayıtlara geçiyor." Güneş altında tutsaklar, geçen sonbahara bakıyorlar Yusuf Şaylan kendisinin cezaevi ziyaretlerindeki öykülerden bahsediyor. Niğde Cezaevi'nde yatan Demir Küçükaydın ve Ertuğrul Kürkçü ile rastlaşmalarını anlatıyor. Kendisi de Kırıkkale Keskinli olan Şaylan, aslında yoksul halkın ve devrimcilerin nasıl bu mekanlarda rastlaştığından bahsediyor. Öyle olunca bazen devrimcilerin varlığı, cezaevlerinde yoksullar için bir okula dönüştürüyor ortamı. Yusuf Şaylan Hatta bu cezaevi koşulları bazen öyle yetenekli kişiler yetiştiriyor ki cezaevi sonrasında halka sanatsal olarak katkı koyan örnekler çıkıyor. Yönetenler de bu nedenle devrimcileri mümkünse normal suçlardan yatanlarla yan yana getirmemeye çalışıyor. "Bir yandan da çok övülüyor bu durum. Mesela cezaevine girene en azından okuma yazma öğrenir diye bakıyorlar. Ama bu güzellemelere Vedat Türkali itiraz ediyor bir röportajında. Cezaevleri bu kadar iyi olsa devrimcileri oraya koyanlar da girerdi diyor ," sözleriyle anlatıyor Şaylan. Mamak, Metris, Diyarbakır Cezaevi derken, türkülerin devrimcileştiği, devrimcilerin de türkülere konuk olduğu yerlerin emekçiler için nasıl bir uğrak olduğunu şu sözlerle anlatıyor: "Eskiden Kırıkkale Keskin'de bir Ağır Ceza Mahkemesi vardı. Keskin, Kırıkkale'den daha eskiye dayanan bir yer. Orta Anadolu'da önemli bir ilçe imiş. Malum eskiden kan davaları, tarla arazi kavgaları derken günlük hayatın içinde insanlar karşı karşıya gelir ve yolun sonu cezaevine gidermiş. Keskin bu yargılamaların en çok yapıldığı yerlerden biri. Sonra da zorunlu istikametlerden biri de Elmadağ Cezaevi. Ben dedemi ziyarete giderdim orada, orada yatmıştı. Çocuktum ve Ankara Elmadağ Cezaevi bayağı müstakil bir evdi. Mesela orada yıllar sonra bina değişse de Mehmet Bozkurt, Metin Çulhaoğlu gibi isimler de kaldı Elmadağ'da. Sonra yine Orta Anadolu'da Neşet Ertaş'ın söylediği Mapushanelere Güneş Doğmuyor türküsü... Çok ama çok severim o türküyü. Kendisi de bir süre yatınca cezaevinde bu türküyü bestelemiş. Bu Orta Anadolu'daki ortak imgeler, ortak dertler falan, hep denk geliriz ona," Emekçiler ise bazen süngü ve dipçik ile mükellef kılınıp gitmiş madene. Madenden ve verem hastalığından kaçanlar cezaevine... Sonra mapus yata yata biter demiş Sabahattin Ali. Zindanı taştan oyarlar demiş Bedri Rahmi Eyüboğlu, hapiste yatacaklara öğütler vermiş Nâzım, Enver Gökçe'nin görüş günü telden tele mendil salla diye yazdığı şiirlerden derlenmiş, hapishane türküsü olmuş her biri. "Mesela Yılmaz Güney'in cezaevinde Mahzuni Şerif'e, sen türkü söyle ben senin sıran gelince bulaşıkları yıkarım dediği anlatılır," diye gülümsüyor Şaylan. Sonra daha önce sahaflar çarşısında b ahsi geçen Fuçik'in "Darağacından Notlar" romanından bahsederek tamamlıyor sözlerini: "267 numaralı hücre türkü söylüyor. Ömrüm boyunca türkü söyledim ben ve ömrümün en sonunda, insanın en yoğun yaşadığı bir sırada türküleri susturmak için bir sebep göremiyorum. Peki ya Pesek Baba? Garip bir durum onunki, türkü söylemeye bayılıyor. Ne sesi var, ne kulağı ne de ezberleme yeteneği, ama yürekten seviyor türkü söylemeyi. Türkü söylemek öylesine keyiflendiriyor ki sesi bir perdeden başka bir perdeye kaydı mı ya da insan tam bir la sesi beklerken inatla do sesi çıkardı mı, ya da üzerimize hasret çöktü mü, türkü söylüyoruz. Belki bir daha hiç göremeyeceğimiz, aramızdan ayrılan bir yoldaşa, yol arkadaşlığı etmek için türkü söylüyoruz. Doğu cephesinden gelen iyi haberleri kutlamak için türkü söylüyoruz. İnsanların yüzyıllardır türkü söylediği ve insanlar var olduğu sürece söyleyecekleri gibi, biz de neşelenmek ya da rahatlamak için türkü söylüyoruz."
Go to News Site