soL Haber
Türkiye'de öğrenci olmak artık bir hayatta kalma rehberinin konusu gibi ele alınıyor. Öğrencilerin barınma, ulaşım, beslenme, eğitim masrafları derken ihtiyaç listesi uzayıp gidiyor. Böylesi bir hengamenin içinde bazen iyi bir kıyafet almak, güzel bir ayakkabı düşünmek lüks haline geliyor. Türkiye'de bugün 26 milyonu aşkın öğrenci var. Bunların 7 milyonu üniversite öğrencisi. Ve yaklaşık 350 bini de Ankara'da yaşıyor. Ahmet de onlardan biri. Yüz binlercesinden biri. Ve onun hikayesi yüz binlercesinin de hikayesi. Ahmet Ankara'da okuyor. Arkeoloji öğrencisi. İstanbul'dan gelmiş. Şehre yabancılığını atmış. Yolda birlikte evine doğru giderken o yönlendiriyor beni hangi sokaktan yürüyeceğimize. Metro güzergahında oturuyor. Okula uzak olsa da evi, sabah trafiğini sabit bir dakika ile ölçebilmesi büyük şans. Hele bir de İstanbul'dan gelince bu trafik ona çocuk oyuncağı gibi gelmiş. "Yarım saate okuldayım sabah evden çıkınca. Metro aynı saatte geliyor, belli dakikada gidiyor eğer bir sürpriz olmazsa" diyor. Ahmet ve onun gibi okuyan yüz binlerce öğrenci bu ülkede öğrencilerin yaşadıkları sorunlara dair bir ayna vazifesi görüyor. Ahmet, Ankara'ya geldiğinden bu yana hep kafelerde, barlarda garsonluk yapmış. "Özellikle kış aylarında çalışmak zorunda kalıyor öğrenciler. Şimdi doğal gaz masrafı falan deyince işler zorlaşıyor. Ben kış aylarında çoğunlukla yarı zamanlı değil, normal tam zamanlı çalıştım. Çoğunlukla... Zaten patronlar da biraz böyle olsun istiyor. 'Gel 2-3 ay çalış' gibi. Sigorta yok, bir şey yok. Ucuza çalış, maaşının üstünü bahşişlerle müşteriler tamamlasın." Ahmet'in evine konuk olduk. Ev arkadaşıyla birlikte demledikleri güzel bir çay ve marketten alınan bisküviler eşlik ediyor sohbetimize. Bir yandan da içinde bulunduğu sorunları aşmak için bir verdiği mücadeleleri anlatıyor. Çaylarımız bittikçe yenisi doluyor. Ocağın altı sadece çayı doldurmadan önce az biraz ısıtmak için açılıyor. Bir öğün yemek için düşülen okul yolu Türkiye'de enflasyonun altında ezilen öğrenciler geçimlerini sağlamak için sıralı yöntemler bulmak zorunda. İçinde yaşadıkları ekonomik girdap biraz onları ihtiyaç duydukları şeylere de yabancılaştırıyor. Türkiye'de enflasyon 2025 Eylül ayından bu yana yüzde 25'leri aşmış durumda. Aylık bazda ise TÜİK verilerine göre Şubat 2026'da yüzde 2,96. Yani Ahmet'in bu sene okul başlarken cebine koyduğu 1000 lira, bu ay itibarıyla reel olarak 750 lira civarına kadar gerilemiş durumda. Bu da resmi verilere göre. Ama ötesi var. Ahmet birçok arkadaşının okula bazen günde tek öğün güzel bir yemek yemek için gittiğinden bahsediyor. Gülümseyerek anlatıyor. "Et olsun, tavuk olsun... Bunlar dışarıdan alınası şeyler değil. Alsan da ne kadar alacaksın ya da aldın diyelim, bunu öğrenci evinde hakkıyla kim yapacak? Kim pişirecek o yemeği? Ben mesela makarna dışında bir şey yapamıyorum. Çeşitlerini deneyip duruyorum." Aylık 4 bin lira burs olarak ellerine geçiyor öğrencilerin. Bu parayla en fazla yol için abonman ve okuldaki yemekhane masrafları karşılanıyor. Uzmanlar yetişkin bir bireyin günlük kalori ihtiyacını 2000 ila 2500 kalori olarak ifade ediyor. 2026 yılında bunun ortalama maliyetine bakınca ise 4 bin lira sembolik dahi değil. Uçurum çok büyük. Ankara Üniversitesi'nde okul yemekhanesinde öğle yemeği fiyatları 40 lira imiş. Akşam yemekhanesinden yenince de 80 lira. Yani bir öğrenci günde sadece iki öğün yemek yese günlük masrafı 120 lira. Her gün okula gidip gelse bunun için ve hiç ama hiçbir şey almasa bunun dışında, 4 bin lira ucu ucuna yetişiyor. Çay yok. Şöyle güzel bir kahve içeyim demek yok. Ahmet anlatıyor çayını yudumlarken: "Ben mesela çoğu zaman okula dersim olmasa da güzel bir yemek yiyeyim diye gidiyordum. Çoğu arkadaşım da öyle. Çoğu öğrenci okula geliyor, yemeğini yiyor, sonra işe gidiyor mesela. Derse girmeyenler de bunu yapıyor. Öğrenciler eti, köfteyi, tavuğu, kıymayı okul yemekhanesinde görüyor. Mesela belediye pazartesi sabahları çorba dağıtıyor okulda. Çoğu öğrenci planını bu saatlere göre yapıyor artık." Peki okul yokken, yani okulda değilse öğrenci o gün? Ahmet gülümsüyor yine. "Tavuk döner. Bence öğrencilerin hayatında en büyük yer kaplayan şey tavuk döner. Mesela hangisi kaç lira, yanında ne ikram ediliyor, nerede ne var, diğerinin tadı nasıl... Her öğrenci bu işin gurmesidir. " diyor gülümsemeye devam ederken. Ahmet ev eşyaları için hiç para harcamadığını söylüyor. Eş, dost, tanıdık derken el elden bulunmuş tüm ihtiyaçlar. Geri kalanlar için de Çankaya Belediyesi'nin ilgili birimiyle görüşmüşler. Başkalarının belediyeye verdiği ihtiyaç fazlası ev eşyaları geri dönüşüm olarak bu şekilde değerleniyor. 'Kötüsünü yaşamak için dahi çok para lazım' Türkiye'de ev kiralarında yaşanan enflasyon son beş yılda yüzde 500'leri aşmış durumda. Bundan beş yıl önce 2 bin lira olan bir evin kirası şu an en az 20 bin liraya ulaştı. Konut, kiracılık ve ev sahibi olma konularında hemen hemen her gün bir haber konusu düşüyor basına. Kiracısını zorla evden çıkartan ev sahipleri, kiracıların geçinebilmek için buldukları çareler vesaire... Öğrencilere gelince işler daha da zorlaşıyor. Zira birçok ev sahibi öğrenciye ev vermek istemiyor, verilen evler de hep en kötüleri oluyor. Asansörsüz binada son kat ya da eğimli arazilerde kot farkıyla eksi üçüncü katlarda kalıyor öğrencilerin büyük çoğunluğu. Ahmet'in evinin kirası şu an 20 bin lira civarında. "Bizimkisi ucuz kaldı artık piyasaya göre. Ev sahibi de anlayışlı biri. Bu ay geciktirdik mesela, ses etmedi henüz. Yani umarım etmez birkaç gün daha." diyor mahcup bir ifade ile. Ama daha iyisi olsa nasıl olur diye düşünüyoruz birlikte. Ahmet söze "Okula yakın ev" diye başlıyor. "Şimdi okula yakın ev düşün. Azıcık da güzel. Yani çok yeni değil ama eski de değil. Böyle bir yerin kirası en az 30 bin lira. Çoğu 35'e ulaştı. Bu evin elektrik, su, doğal gaz, internet, apartman aidatı derken minimum aylık 5 bin gideri var. Yani etti sana 40 bin lira. Üç öğrenci eve girse, paylaşsa da işte kabaca 13-14 bin lira. E bu öğrenci ne yiyecek ne içecek değil mi? Mutfak var. Mesela dışarıda bir sıcak çorba içmeyecek mi? Hadi diyelim bir pantolon, bir tişört almayacak mı? Belki her ay alınmıyor ama ihtiyaç olursa almayacak mı? Böyle deyince en az 10-15 bin daha ekliyorsun üstüne. Bu da çok minimum, fiyat etti sana 30 bin. Kabaca bir asgari ücret lazım üç öğrencinin bir eve girip yaşaması için. Bu en kötüsü için. Şu an bu en kötüsü için bile çok para lazım. Çoğunluğu bu ortalamanın altında." Gerçekleri okumak, emeğin ve gençliğin sesini büyütmek için soL'a abone olun. Bağımsız habercilikle aydınlık bir geleceği birlikte kuralım. ABONE OL Müşteriden kalan yemek... Ahmet çok uzun süredir kafe ve barlarda çalışıyor. Burada aldığı parayla evinin kirasını, giderlerini karşılıyor. Evde yemek pişirmeye çok vakit kalmıyor diyor. Vakit olsa da bahsettiği gibi daha çok makarna ya da türevleriyle basit geçiştirilen öğünler oluyor evdeki yemekler. " Evdeyken" diye başlıyor söze. Ama bunu anlatırken aile evini kastediyor. Zira burası, kaldığı öğrenci evi, ev kavramının ihtiyaçlarını tam karşılamıyor. Hal böyle olunca da ev deyince akla gelen yer aile evi hala. "Mesela evdeyken bunlar bu kadar pahalı mı diye düşünmemiştim hiç. Salça, yağ gibi böyle temel şeyler... Mesela evdeyken yemek yapacaksan alacağın tavuğu, patatesi hesaplarsın. Hani yağ, salça hep olur. Şimdi burada her şeyi sıfırdan hesaplayınca anlıyor insan ne kadar pahalı olduğunu." Diğer yandan öğrencilerin aslında kafe ve barlarda çalışırken bir gizli sözleşme olarak müşterilerin kalan tabaklarından yediklerinden bahsediyor. "Abi bu çok bilinen, çok sık yapılan bir şey. Yani kafede, barda çalışıp da bunu yapmayan öğrenci? Bilmiyorum. Yani varsa da istisnadır, hani kişisel olarak yapamıyordur, midesi bulanıyordur falan. Ama bazen müşterilerin hiç dokunmadığı yemekler olur, onlar kameralara çaktırılmadan mideye iner." Bu rutin alışkanlıkların, özellikle personel yemeği geç saate bırakılan işletmelerde öğrenci olsun olmasın tüm garsonlar tarafından yaygın olduğunu ifade ediyor. "Benim favorim patates kızartması." diyor bir yandan muzipçe gülerek. Eksiklerimizi fark edemiyoruz artık Ahmet, öğrencilerin içinde yaşadıkları bu ekonomik girdabın içinde artık kaybolduklarından bahsediyor. "Bizim durum normal. Standart her öğrenci gibi. Daha kötüsü var, daha iyisi var. Ama biz artık mesela neye ihtiyacımız var, ne eksiğimiz var sorusunu sorunca yanıt bulamıyoruz. Bunların hepsi bana ilginç geliyor. Mesela ben artık normal bir aile evine gidince fark ediyorum bizim evde olmayanları. Mesela bulaşık makinesinin çok lüks bir şey olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Öğrencinin klasiği, gündemidir yıkanacak bulaşıklar. Ama mesela meyve, meyve lükstür abicim. Ben meyveyi sadece okul yemekhanesinde çıkınca yiyorum. Bir de evde hasta olunca. Başka aklıma da gelmiyor açıkçası. Canımız da çekmiyor." Söz buraya gelince biraz daha düşüyor Ahmet. "Mesela spor yapmak, sağlıklı beslenmek... Yok öyle bir şey. Bunları düşünmek diye bir kategori yok. Gidersin zincir mağazaya, en ucuzunu alır çıkarsın. Tavuk muymuş, ısıl işlem mi görmüş fark etmez. Tiyatrodur sinemadır, böyle kültürel şeyler de çok girmiyor artık öğrencilerin gündemine" Öğrencilerin hali pürmelali böyle olunca da en fazla tüketim tartışmalarına sebep olan "beklemiş" ya da "taze olmayan" ifadeleriyle satılan son kullanma tarihi geçmiş ürünleri ya da son kullanma tarihine yakın ürünleri öğrencilerin, emeklilerin aldığı gerçeği tekrar bir tokat gibi çarpıyor. 'Anladıkça, kavradıkça daha fazla arkadaşımın koluna giriyor mücadele ediyorum.' Ahmet'in anlattıkları bir yanıyla derin bir yoksulluğun ve çaresizliğin tablosunu çizse de, onun gözlerinde teslim olmuş bir gencin yorgunluğundan ziyade, itiraz eden bir aydınlığı görmek mümkün. Yaşadığı bu ekonomik ablukanın tesadüf olmadığını, aksine bilinçli bir tercihin sonucu olduğunu çok iyi biliyor. Onca yükün, garsonluk mesailerinin ve ucu ucuna yeten hesapların arasında hayata tutunma inadını sıradan bir hayatta kalma güdüsüyle değil, ülkesine duyduğu sevgiyle ve örgütlü bir mücadeleyle açıklıyor. Söz memleketin bugününe ve yarınına geldiğinde, o hesap yaparken mahcup olan Ahmet gidiyor, yerine kararlı ve ne istediğini bilen bir genç adam geliyor. "Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm kazanımlarını yok etmek üzere sermayenin çıkarları doğrultusunda politika izleyen bir yönetimle karşı karşıyayız. Bu memlekette okuyan her öğrenci için laikliğin olmadığı bir okulun gericilik yuvası olacağını, kamulaştırmanın olmadığı yerde okulun patronun çıkar alanı olacağını biliyorum. Memleketimizde olan sorunların üstesinden gelmenin tek bir yolu Var. O da öğrencilerin bu memleketi sevmesi, bu memleketin gerçek sahibinin bizi bu hale koyanlar değil de emekçiler olduğunu göstermek adına birlikte mücadele etmesidir." Ahmet'in sesinde kavganın tonu var. Sesi pürüzsüz ve kendinden emin. Onca soruna bu şekilde kafa tutuyor ve daha iyisi için mücadele ediyor. Yoksulluğu yenebilmek için önce onu yaratan düzeni değiştirmek gerektiğine inanıyor. Bir gününün nasıl geçtiğini, yorgunluğa rağmen direncini nasıl diri tuttuğunu, okumaya ve mücadeleye nasıl alan açtığını ise tüm o koşuşturmacanın içinde şu sözlerle özetliyor. "Genellikle erken saatlerde kalkıp okula gidiyorum. Okulda dersim veya dışarda işim olmasa dahi okulda ucuz yemek için oradayız zaten. Eğer bir mesaim varsa ona göre plan yapıyorum. Tabii hayatımın merkezinde mücadele var. Okurken, çalışırken, yemekhanede sıra beklerken ya da kütüphanede kitap okurken bu mücadelenin içindeyiz. Okulda veya iş yerinde işim bitince uykum gelene kadar yine kitap okuyorum. Anladıkça, kavradıkça daha fazla arkadaşımın koluna giriyor, mücadele ediyorum." Bölümler ve tabelalar... Öğrenciler hayatta kalmak için aslında bir tür amansız mücadele veriyorlar. Burada hayatta kalabilen, imkan olursa okula da gidiyor. Ahmet bunları anlatırken bir yandan, "Artık öğrencilerin çoğunluğu çalışıyor. Hatta bazen okuldan arta kalan zamanlarda çalışıyor gibi değil de, işten arta kalan zamanlarda okuyoruz gibi oluyor. " diyor. Tüm bu hengamenin içinde kazananlar yine patronlar oluyor. Zira bu ucuz iş gücü bir yandan eğitimli ve kavrayışı yüksek gençleri sigortasız, yevmiyeli çalıştırılan bir işçi ordusunun üyeleri haline getiriyor. Sınıfın bu acımasız bu emek sömürüsü içinde, öğrenciler artık kampüs sıralarından çok kafe mutfaklarında kendini var ediyor. Sahada her gün değişen işlerde çalışan, yarın ne yapacağı belli olmayan, çok ama çok önemli bir kısmı okuduğu bölümlerin dışında mezun olunca farklı işlerde çalışan koca bir kalabalık. Hal böyle olunca da bazen okul okurken yapılan işler geleceğin mesleğini belirliyor. Arkeoloji, sosyoloji, felsefe ise okuldaki bir tabeladan ya da koridordan ibaret kalıyor.
Go to News Site