Collector
Osman Kavala unutuldu mu? | Collector
Osman Kavala unutuldu mu?
BirGün Gazetesi

Osman Kavala unutuldu mu?

Geçen hafta Strasbourg’da bir oturum vardı. Üç saate yakın açık duruşma, Türkiye hükümetini savunan avukatın kimliği ve yaptığı traji-komik savunma ile kayıtlara geçti. Devletin avukatının, Boğaziçi gibi bir üniversitenin hukuk dekanı olması trajedi, yaptığı “savunma” ise komediydi. Osman Kavala’nın AİHM’deki yeni duruşmasıydı bu. Osman’ın dokuz yılı bulan tutukluluğunda yeni bir aşama. AİHM’in bir önceki kararını uygulamayan Türk hükümeti, Osman’ın şikayetiyle Büyük Daire’de sanık sandalyesine oturdu. “En iyi savunma saldırıdır” düsturu ile hareket eden Hükümet, “poğaça” ile kendisini savundu. Osman Kavala-Türkiye 25 Mart 2026 AİHM Büyük Daire oturumu sırasında Türkiye’deki siyasi ve hukuki tablo nasıl tarif edilmelidir? AİHM’in, Osman Kavala’nın “siyasi sebeplerle tutuklandığı” kararı ve “derhal serbest” bırakılması çağrısından sonra, Mahkeme kararı uygulanmamış, Türkiye’ye karşı “yaptırım süreci” için Bakanlar Komitesi’nde bir dizi toplantı yapılmıştı. Kavala’ya yönelik hükümetin bu direnci, kısa sürede adeta bir “salgın” gibi yayıldı. Selahattin Demirtaş başta olmak üzere –adı-sanı bilinmeyen sayısız FETÖ hükümlüsü dahil- pek çok AİHM içtihadı, “iç hukuk”ta ölü doğdu ( “Yüksel Yalçınkaya-Türkiye” kararı emsal karar niteliğindedir). Kavala, “yol oldu”. ∗∗∗ AİHM kararları bir kuralmışçasına görmezden gelinince, içerideki mahkemeler, en başta Yargıtay, Anayasa Mahkemesi kararlarını açıkça hiçe saymış, anayasal güvenceler ve hukuk hiyerarşisi yok edilmiştir. Avrupa konseyi üyesi hiçbir ülkede, hükümet yetkililerinin AİHM kararlarına yönelik direniş çağrısı veya ‘kararı tanımıyoruz’ gibi açıklaması söz konusu değildir. Bu “ayrıcalık”, Türkiye’nindir. Osman Kavala’ya dair bu inat, daha sonra rutin bazı tutuklamaların ve Türkiye’nin kendisini tümüyle uluslararası yargı denetimi dışında konumlandırmasıyla sonuçlanmıştır. Son örnek gazeteci tutuklamalarıdır. Durum öylesine hukuk dışıdır ki, Timur’un söylediği gibi, gazeteci tutuklamak “kum torbası dövmek” halini almıştır. Merdan Yanardağ’dan Alican Uludağ’a, ondan İsmail Arı’ya tablo açık. Asgari bir hukuk rejiminde dahi (12 Eylül’de mesela) “halkı yanıltıcı bilgiyi yaymak” diye bir suç yoktur. Türkiye’de siyasi davalarda görev yapan hakim ve savcılar, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından atandığı gibi, hükümet yetkililerin –bazen Saray danışmanlarının- açık talimatları ile hareket edilmektedir (Tutuklanmak için, saraydaki malum danışmanın -savcılara kılavuz oluşturan- bir “tweet”i yetmektedir). En uç örnek, mevcut Adalet Bakanı’dır. -Kendi yazdığı iddianame için-, “adalet bakanı” olduğu halde, “asrın yolsuzluk davası” tanımı yapan biri, herhalde tarihte yoktur. ∗∗∗ Osman Kavala vesilesiyle gördüğümüz başka bir “yenilik”, Anayasa Mahkemesi’nin “etkili hukuk yolu” vasfını yitirmesidir. AYM’nin verdiği kararlar, alt mahkemelerce defalarca reddedilmiş ve mahkemenin kurumsal otoritesi hızla sarsılmıştır (Hükümet ortağı MHP’nin lideri Devlet Bahçeli’nin, “kapatılmasını ve üyelerinin yargılanmasını” istediği bir mahkemedir, AYM). Yargıtay’ın, Anayasa’yı uygulayan dokuz AYM üyesi hakkındaki Kasım 2023 tarihindeki suç duyurusu, yüksek yargı organları arasındaki –hiyerarşi kaybının- ve “çatışma”nın boyutlarını ortaya koymuştur. Uzun zamandır cezaevinde belli isimlerin “unutulduğu”, yılların insanların hafızasını kemirdiği, Kavala, Demirtaş, Atalay gibi isimlerin unutulduğu, “Ekrem İmamoğlu’nun da başına aynı şeyin geleceği” konuşulmaktadır. Halk ve adalet, hiç kimseyi “unutmaz”, içeride bile olsa. Strasbourg’daki bir oturum, söz konusu inancı yerle bir etmiştir.

Go to News Site