Collector
İran savaşı ve Şimşek programının sonu | Collector
İran savaşı ve Şimşek programının sonu
soL Haber

İran savaşı ve Şimşek programının sonu

İktidar partisi Haziran 2023’ten beri Mehmet Şimşek’in yönetiminde bir “enflasyonla mücadele” programı izliyor. Bu programın “başarısını” şöyle anlayabiliriz: Haziran 2023’te 38.2 olan enflasyon, neredeyse üç yıl sonra bugün, 2026 Şubat’ı itibariyle yüzde 31,5. Yani üç yılın sonunda enflasyondaki düşüş yedi puan bile değil. Peki hepi topu yedi puanlık düşüş için ödenen bedel ne ve bunun bedelini kim, hangi toplum kesimleri ödedi? Bu sorunun yanıtını hepimiz bizzat kendi yaşamlarımıza dayanarak verebiliriz herhalde. Türkiye’de sözde enflasyonla mücadelenin bedelini açlık sınırının altındaki bir asgari ücrete mahkûm edilmiş milyonlar, asgari ücretten de az bir parayla yaşamaya çalışan emekliler, maaşlarına enflasyonun altında zam yapılan memurlar ve genel olarak emeğiyle geçinen herkes ödedi ve ödemeye de devam ediyor. Peki bu program neye dayanıyordu, enflasyonla mücadele için nasıl bir yöntem belirlenmişti? Az önceki tablonun ortaya koyduğu üzere ilk sıraya düşük ücretler aracılığıyla halkın alım gücünün aşağıya çekilmesi, yani planlı programlı bir yoksullaştırma projesi konulmuştu. Halkın alım gücü düştükçe talep, talep düştükçe de enflasyon da düşecekti. İkinci sırada döviz kurunun belli sınırlar içerisinde tutulması bulunuyordu. Türkiye’de enflasyonun gerisindeki en önemli faktörlerden birinin döviz fiyatlarının yükselmesi olduğundan hareketle döviz, özellikle de dolar, Merkez Bankası’nın müdahaleleriyle belli bir oranda tutulacaktı ve hala da tutuluyor. Üçüncü sırada ise yüksek faizler vardı. Yüksek faizler aracılığıyla halkın krediye ulaşmakta zorluk çekmesi sağlanacak, böylece de talep ve tüketim düşecek, bu da enflasyondaki düşüşü beraberinde getirecekti. Bugün Türkiye ekonomisi düşük ücretler, düşük kur, yüksek faiz üçgenine sıkıştırılmış durumda ve işte gördüğümüz üzere enflasyondaki düşüş sadece yedi puan. Üstelik düşük kur nedeniyle uluslararası rekabet gücünü yitiren ve yüksek faiz nedeniyle ucuz krediye ulaşamayan patron sınıfı bile, ücretlerin bastırılmış olmasından memnun olsa dahi gidişattan memnun değil. Türkiye’de sanayinin çarklarının durmaya başladığı, büyümenin düştüğü, istihdamın azaldığı bir dönemden geçiyoruz ve tüm bunlar patronları rahatsız ediyor ama eninde sonunda işsizliğin faturasını da yine emekçi halk ödüyor. Bu son derece “başarılı” ekonomi programı 28 Şubat itibariyle “başarısını” daha da çoğaltacak yeni bir konjonktürle karşı karşıya kaldı; evet ABD-İsrail ikilisinin İran’a açtığı emperyalist savaştan söz ediyorum. Emperyalist savaşlar silah tekellerini, teknoloji firmalarını, finans kapitali zenginleştirir belki ama en çok emekçileri, yoksulları vurur; bu nedenle emperyalist savaşlar sınıfsaldır, egemen sınıfların lehine ve emekçi sınıfların aleyhinedir. Şimdilerde tanıklık ettiğimiz son savaş da başta enerji fiyatlarının yükselmesi olmak üzere, yaratacağı enflasyonist etkiyle, ABD de dâhil olmak üzere önce emekçileri, çalışanları, yoksulları vuracak, onların hayatları üzerinde ciddi tahribatlar yaratacak. Aynısını dünyanın en kırılgan ekonomilerinden birine sahip olan Türkiye’de ise çok daha şiddetli bir şekilde hissedeceğiz. Zaten işlemeyen enflasyonla mücadele programı daha da işlemez hale gelecek, fiyatlar daha da artacak, faizler düşmeyecek ve en önemlisi alım gücümüz daha da azalacak. Bakın bu kırılganlığın derecesini Merkez Bankası’nın savaşla birlikte izlediği politikalarla çok daha yakından görmüş olduk, daha da göreceğiz. Merkez Bankası rezervleri sadece Mart ayında 55 milyar dolar düştü ve bu tutar neredeyse ABD’nin savaşta bir ay boyunca yaptığı harcamaya tekabül ediyor. Yani Türkiye savaşa girmediği halde ABD’nin bir aylık savaş harcaması kadar bir kayıpla karşı karşıya. Bu kaybın önemlice bir kısmı bankanın kasasındaki altının bir bölümünün satılıp dövize çevrilmesinden kaynaklanıyor. Burada yaklaşık 50 tonluk bir azalma var ve bu 17 Ağustos 2018’den sonraki en büyük düşüş. (Geçerken hatırlatalım, 17 Ağustos 2018’de “dostum Trump” sosyal medya üzerinden Türkiye’yi Rahip Brunson’ın serbest bırakılması için tehdit etmiş, bu tehdit kur şoku yaratınca Merkez Bankası şoku durdurmak için altın satıp döviz almak ve o dövizi de piyasaya satmak zorunda kalmıştı.) Peki Merkez Bankası neden bugün böylesine yoğun bir şekilde rezerv kaybediyor? Çünkü Türkiye’ye döviz girişi büyük ölçüde, döviz yatırımcılarına verilen yüksek faizlerle, yani sıcak para akışlarıyla söz konusu oluyor; “Carry trade” diye adlandırılan bir şekilde yüksek faiz getirisi için Türkiye’ye gelen sıcak para, en ufak bir risk gördüğünde ise hızlıca kaçıyor. İşte savaşın başlamasıyla birlikte Türkiye’den yoğun miktarda döviz çıkışı oldu ve bu da dövizi, özellikle de doları belli bir seviyede tutmak için çırpınan Merkez Bankası’nı rezerv satışlarına yöneltti. Yükselen döviz talebiyle birlikte kur fırlamasın diye şimdi piyasaya çılgınca döviz sürülüyor, rezervler eritiliyor. Ancak mesele sadece bu değil; tekrar pahasına söyleyelim, bu saatten sonra enflasyonla mücadele programının hiçbir hedefine ulaşma şansı kalmadı. Mart ayı enflasyonu açıklandığında enflasyonda yine bir yükseliş göreceğiz ve Merkez Bankası da faiz indirimlerini uzunca bir süre unutmak zorunda kalacak. Peki yüksek enflasyonun, yüksek faizin, bir süre sonra daha da yükselmesi muhtemel döviz fiyatlarının, işsizliğin bedelini bir kez daha kim ödeyecek? Evet, enflasyondaki yedi puanlık düşüş adına son üç yılda yoksulluğu katmerlenen geniş halk kitleleri, işçiler, memurlar, köylüler, emekliler, yani geniş halk kitleleri… Fatura bir kez daha bize, hepimize çıkacak. Savaşta hep önce yoksullar ölür, savaş en çok yoksulları vurur, sermaye sınıfı ise hep kazanan olur. Bugün emperyalizmin İran’a yönelik saldırganlığına karşı çıkmak, bu emperyalist savaşa itiraz etmek gerekir. Ancak emperyalist savaşa itiraz, emperyalizme itirazı, emperyalizme itiraz ise sermaye düzenine kökten bir itirazı gerektirir. Bu düzenin değişmesini istemeden barış karşıtı da antiemperyalist de olunmaz. Bugün Türkiye’de zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapan bir sermaye düzeni var. Bugün Türkiye’nin sermaye düzeni, Adana’ya NATO çokuluslu kolordusu ve İstanbul’a Deniz Unsuru Komutanlığı kurma planlarıyla Türkiye’yi emperyalizme daha bağımlı ve savaşlara daha açık bir hale getiriyor, Türkiye’de halkın güvenliği bizzat bu düzen eliyle büyük risk altına sokuluyor. O halde barış diyen, ekmek diyen, adalet diyen, bağımsızlık diyen bütünlüklü bir siyasete ihtiyacımız var. Ya böyle bir siyaset var edilip halk yumruğunu masaya vuracak ya da sermaye düzeni yoksul halkın hayatı üzerinde tepinmeye devam edecek.

Go to News Site