soL Haber
Geçen haftaki yazımda, ABD’nin İran'da yaşadığı egemenlik–piyasa geriliminden bahsederken, “dünyanın jandarması” olarak tarif edilen bir gücün, en sert güvenlik kararlarını bile piyasaların ritmine göre tartmak zorunda kalmasının, sistemin devletleri nasıl budadığına bir örnek olarak sunmuştum. Bu hafta ise aynı fotoğrafın bir başka tarafını aydınlatıp konuyu Türk siyasetine bağlamak isterim: Çin, aynı neoliberal dünya içinde var olmasına rağmen uyguladığı devlet kapitalizmi modeli sebebiyle aynı şekilde savrulmuyor; bilakis krizin açtığı gedikleri kendi lehine çevirecek bir hazırlık düzeyine sahip. Çin’in yaptığı şey, ilk bakışta basit görünüyor ama aslında yıllara yayılmış titiz bir devlet aklının ürünü: Sistemin zayıf yanlarını analiz ederek henüz sistemik bir kriz oluşmadan önce krizin hangi damarları sıkacağını hesaplayıp o damarlara yedek hatlar döşemek. Çin hâlâ dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olmasına ve ithalatının önemli bir kısmı Ortadoğu’dan gelmesine rağmen bu bağımlılık, piyasanın insafına bırakılmış çaresiz bir bağımlılık değil. Yıllardır stratejik petrol stoklarını büyüterek gerektiğinde piyasayı doğrudan kontrol edecek araçlara sahip olmak; tedariki sadece en ucuz yöntem olduğu için piyasanın tercih ettiği gibi deniz yoluna ve Hürmüz'e sıkıştırmamak; doğalgazda Rusya ve Türkmenistan gibi kaynaklardan boru hattıyla gelen, uzun vadeli kontratlara dayanan ve denizdeki şoklara karşı daha dirençli alternatifler oluşturmak; merkezî devlet kapasitesi sayesinde kriz anında “piyasaya rağmen” bazı kararları alabilme imkânını elinde tutmak gibi hamleler, İran savaşının yarattığı kriz ortamından en fazla etkilenmesi beklenen Çin'i durumun "kazananı" haline getirdi. Krizin ortaya çıkmasıyla yapılan ve hemen etkisini gösteren, rafinerilerden ihracatı kısma, iç piyasada arzı önceleme, fiyat geçişkenliğini sınırlama, gerektiğinde tüketimi idari araçlarla yönetme gibi hamleler, neoliberal öğretinin “aman piyasayı ürkütmeyelim” diyerek kilitlediği birçok ülkede fiilen mümkün değil. Bir başka ilginç nokta da, elektriğin, Çin'in toplam enerji tüketimindeki payının yaklaşık yüzde 30’lara çıkmış olması. Bu oran, yıllardır çevrecilik hedeflerinden ve enerji dönüşümünden bahseden Avrupa ve ABD'ye göre belirgin biçimde daha yüksek. Çin bu elektrik ihtiyacını, giderek daha fazla güneş ve rüzgârdan üretilen yenilenebilir enerji kaynaklarıyla besliyor; yenilenebilir enerji kapasitesini çok hızlı bir şekilde büyütüyor ve küresel yenilenebilir kurulu gücün önemli bir bölümünün de sahibi. Bütün bunlar bir araya gelince, petrol ve doğalgaz piyasalarında yaşanan fiyat artışları ve arz şoku, Çin’i elbette etkiliyor ama nefessiz bırakmıyor. Bilakis, bu dayanıklılık, Çin ihracatçısına avantaj sağlıyor, dünya enerji maliyetleri yükselirken daha korunaklı kalan bir üretim maliyeti yapısı, rekabet üstünlüğüne dönüşebiliyor. Burada Çin'in yaptıklarını vurgulamam bir model övgüsünden ziyade yaklaşım farklarının yarattığı ciddi sonuçlara dikkat çekmek, çıplak bir gerçekliği ortaya sermek. Emeğin baskılanması, tek partinin kendi insanına yaptığı zulümler ve benzeri uygulamaların yazının konusu içerisinde olmaması, daha az önem taşıdıklarını göstermez. Burada vurgu yalnızca şudur ki, piyasaya müdahale etmek, kritik sektörleri kontrol altında tutmak, liberal ekonomi öğretilere göre en "verimli" yöntem bu olmasa bile tedarik zincirini çeşitlendirmek, kritik alanlarda devlet kapasitesini diri tutmak, gerektiğinde piyasaya yön verecek araçları elden bırakmamak gibi neoliberal ezberin yıllarca demode diyerek itibarsızlaştırdığı tam da bu başlıklar, kriz anlarında devletin hareket kabiliyetini belirliyor ve görüldüğü üzere stratejik bir avantaj haline geliyor. Neoliberal düzenin devletleri sürüklediği topallık halini konuşurken, birilerinin aynı düzenin açıklarını nasıl kendi lehine kullandığını da görmek zorundayız. Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı ülkelerde bu mesele, teorik bir tartışma olmanın da çok ötesinde bir önem arz ediyor. Enerji, siyaset için yalnızca vatandaşın ödediği faturalardan ibaret olmamalıdır, zira enerjide dışa bağımlılık aynı zamanda dış finansman mecburiyeti ve cari açık da demektir. Ekonomiye döviz sokma zorunluluğu, neoliberal dünyada aynı zamanda “piyasa güveni” ve dolayısıyla siyasetin manevra alanının daralması anlamına da gelir. İşte tam bu noktada egemenlik dediğimiz şey, nutuklarda büyürken hayatın içinde küçülüyor. Bu kırılganlığı azaltmanın yolu, enerji başta olmak üzere her alanda dışa bağımlılığı azaltmak ve kriz anında karar alabilecek kamu kapasitesini yeniden inşa etmektir. İktidarın bunu yapamayacağını da, yapmaya niyeti olmadığını da uzun uzun tartışmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Muhalefet için ise tam da burada hem büyük bir fırsat, hem de ciddi bir zaaf var. CHP’nin yıllardır her programında büyük yer tutan “yeşil dönüşüm” anlatısı, kendine faydası olmayan Batılı yeşil ve sosyal demokrat partilerin ucuz bir kopyası gibi duruyor ve doğal olarak toplumun geniş kesimlerinde karşılık bulabilmiş değil. Bunun sebebi anlatının, seçmenin gündelik hayatına temas edecek kadar somutlaşmamasıdır. Türkiye’de yeşil dönüşüm, bir çevre duyarlılığı meselesi olmasından daha da fazla enerji bağımsızlığı, hayat pahalılığıyla mücadele, sanayide rekabet gücü, dış açık ve ulusal dayanıklılık meselesidir ve bu şekilde birlikte anlatıldığında siyasetin merkezine oturacaktır, oturtulmalıdır. Muhalefetin görevi yalnızca ülkenin yanlış yönetildiğini bozuk plak gibi tekrarlamak değil; ülkenin kırılganlığını azaltacak bir siyasal hat kurmak ve iktidarı o hat üzerinden sıkıştırabilmektir. Seçmen, özellikle dar gelirli seçmen, önce kendi hayatının ucuzlayıp ucuzlamayacağının derdinde. Yeşil dönüşüm, Batı'da popüler olduğu için değil, vatandaşın sofrasına, faturasına, işine olumlu yönde dokunabilmek için önerilmeli ve yapılmalıdır. Aksi, siyaseti iktidar tarafından yönetilen günlük magazinsel olaylara tıkar, ülkece her sabah "CHP'li belediye başkanlarının ne kadar arsız ve yolsuz olduğu" haberlerine uyanmaya, bunları tartış(tırıl)maya, devam ederiz. Neyse, defalarca yazdığım şeyleri tekrara gerek yok, konudan sapmayalım. Siyaset, çoğu zaman büyük kavramlarla değil, doğru yerden kurulan basit bağlarla kazanılır. İki örnekle bağlamak isterim: Birincisi, üretenin bile niye ürettiğini bilmediği elektrikli araç TOGG. Çin'in petrol bağımlılığını azaltmak için elektriğe yönelmesi yalnızca enerji güvenliği bakımından avantaj yaratmakla kalmadı, bu kapsamda elektrikli araç üreticilerini destekleyerek Avrupa piyasasını allak bullak eden dev firmalar yaratması da ayrı bir ihracat kalemi olarak ülke ekonomisinde yer etti. Bizde ise TOGG'un toplum nezdindeki anlamı vitrine konmuş bir prestij projesi olmaktan öteye geçemedi. Buna rağmen iktidara yakın seçmeni buradan koparmanın yolu bu gerçeği dile getirmek de değildir. Ancak buradan yola çıkacak bir hat, bir dil, bir proje, seçmeni de kendine çekerek petrol bağımlılığını azaltan ve hayatı ucuzlatan bir dönüşümün parçası olmaya, bu yolu muhalefetle birlikte yürümeye ikna edebilir. Türkiye’nin elektrikli aracı, akaryakıt zamlarına karşı bir “toplumsal kalkan”a dönüştürülmeli; yani geniş kesimlerin erişebileceği bir fiyat düzeyi, yaygın şarj altyapısı, filolarda ve araç stoğunda dönüşüm ve bunun sağlayacağı cari açık ve enflasyon etkisi gibi somut bir planla ortaya konulmalı, bunu yapamayan iktidarın sıkıştırıldığı bir manevraya dönüştürülmelidir. Aksi takdirde, yani kuru kuru önerilen yeşil dönüşüm, seçmenin zihninde “benim hayatıma dokunmuyor” hanesine yazılır, TOGG'a yapılacak her eleştiri de "milli gururumuza dil uzatan muhalefet" sıfatıyla iktidara malzeme olmaktan öteye geçemez. “Yeşil” soyut bir erdem çağrısı olarak değil, somut bir geçim ve ulusal dayanıklılık siyaseti olarak kurulmalıdır zira karşılığı nettir: Daha az benzin, daha az zam baskısı, daha düşük enflasyon, daha güçlü ve bağımsız bir Türkiye. İkinci örnek ise Tüpraş. Kriz zamanlarında devletin ne kadar “devlet” kalabildiği, en net olarak stratejik sektörlerde gözlemlenebilir. Çin'in kriz anında petrol rafinerileri başta olmak üzere birçok sektörde anında ihracat yasakları getirmesi, bana yeniden üç kuruşa özelleştirilen Tüpraş'ı düşündürdü. Türkiye’nin en önemli rafinerisinin özelleştirilmiş olması sadece bir mülkiyet tercihi değil; kriz anında karar alma kapasitesinin de budanması anlamına geliyor. Mesele yalnızca rafinerinin kime ait olduğu ya da sahibinin laik görünümlü mü olduğu sorusu değil; kriz anlarında kullanılmak üzere devletin elinde hangi kaldıraçlar kaldığı sorusudur. Tüpraş tek bir örnek, ancak kritik altyapısının tamamını özelleştiren Türkiye'nin bir kriz anında bu özel şirketlere ne kadar lafının geçeceği sorusunun yeterince üzerinde durulmadığı kanaatindeyim. Kaldı ki, ne yazık ki bu konuya muhalefetin bakışı da iktidardan pek farklı değil. İmamoğlu'nun görevi başındayken, bu kadar derse rağmen, ülkenin en büyük şehrinin doğalgazını kontrol eden kamuya ait İGDAŞ'ı özelleştirmeye niyetlendiği gerçeğini ne yazık ki değiştirmiyor. Dolayısıyla, iktidarı özelleştirme yaptı diye eleştirmek nafile, zira Türkiye’nin son kırk yılı, farklı partilerin benzer ekonomi akıllarıyla ülkeyi aynı kırılganlık zemininde tutmasının da hikâyesidir. Bu duruma kriz anlarında daha belirgin olduğu için daha çok yoğunlaşılıyor olsa da, hastalığın yaptığı tahribat "krizsiz" zamanlarda da bünyeye yayılmaya devam ediyor. Muhalefetin iddiası, bu zemini gerçekten değiştirecek bir siyasal irade ortaya koyabilmek olmalı. Planlama kapasitesini yeniden kuran, stratejik alanlarda kamunun yön verici gücünü tarif eden, enerji şoklarının geçim krizine nasıl dönüştüğünü anlatan, tarım ve sanayiyi bu çerçevede birlikte ele alan bir çizgi hem iktidarın zaaflarını görünür kılar, hem de muhalefeti sadece eleştiren değil alternatif kuran bir yere taşır. Hiç lafı dolandırmadan, açık bir şekilde bitirelim: Gerekirse tereddüt etmeden Tüpraş'ı (ve benzerlerini) kamulaştırabileceğini açıkça söyleyemeyen hiçbir siyasetçi ya da parti, (hasbelkader seçim kazanabilse dahi) Türkiye'yi bir gıdım ileri taşıyamaz. Tüpraş'ı özelleştiren kişi olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, yapıp yapamayacağından bağımsız olarak, seçmeni gerektiğinde bu adımı atabileceğine inandırabildiği için seçim üstüne seçim kazandı. Bunu göremeyen, bilakis sermayedarların kuyruğundan ayrılamayan, ulus devleti ve kapasitesini açık açık savunamayan siyasetçilerin, ne kendilerinin ne de ülkenin zamanının harcamamaları gerektiği ve kendilerine farklı bir "meslek" seçmelerinin herkes için en faydalısı olacağı kanaatindeyim.
Go to News Site