soL Haber
Kapitalist şiddet ilk önce toplumsal yanılsama üzerine kuruludur. Kişi gerçeğin tersini görür. Gördüğü şey asıl görmediğini saklar. Mesela görünüşte mallar kendi başına değer taşıyormuş gibi görünür. Üretilen malın içinde emek sömürüsüne dayalı artı değer gözükmez. Malın üretim esnasındaki sömürü şiddeti malın fiyatı içinde gizlidir. Kapitalist üretim süreci çok gerçektir fakat bu gerçek toplum tarafından farklı algılanacaktır. Bu toplumsal yanılsamanın içinde şiddetin ideolojisi vardır. Bunlar ilk olarak tarihsel diyalektik gelişim süreçlerini içerir. İkinci olarak şiddeti kitleler üzerinde mümkün kılacak olan yabancılaşma, şeyleşme ve fetişizmdir. Ve son olarak da şiddetin uygulama alanı bulduğu kurallar ve kurumlardır. İlk olarak Marx da kapitalizmin başlangıcı olan ilkel birikim sürecinde köylülerin topraktan koparılması, ortak alanların çitle çevrilmesi ve zor yoluyla mülksüzleştirme süreçleri, piyasanın “doğal” değil politik ve zorlayıcı müdahalelerle kurulduğunu gösterir. Daha sonra Luxemburg’un katkısı, ilkel birikimin sadece tarihsel bir evre değil aynı zamanda kapitalizmin genişlemesi için sürekli gerekli bir mekanizma olduğunu göstermesidir. Diğer bir deyişle kapitalizm, kapitalist olmayan alanları sömürerek varlığını sürdürecektir. Kapitalizm dışsal alanlara bağımlıdır. İkinci olarak kapitalist şiddet şirket içindedir. Kapitalizmde fabrika toplumun genel kural ve davranışlarından yalıtılmış bir mekânı kapsar. Bu mekân da işçi işverenin aldığı kararları sorgulama veya beğenip beğenmeme hakkına sahip değildir. 1789 Fransız devrimi sonrası mutlakiyetçi rejimlerin yıkılmasıyla birlikte oluşan siyasal özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkeleri fabrika içinde kapitalist üretim ilişkileri çerçevesinde geçerli değildir. Kişiler fabrika dışında “vatandaş” olarak yukarıda bahsedilen evrensel ilkelere sahip iken, fabrika içinde “işçi” olarak aynı haklara sahip değildir. Despotik rejimlere karşı mücadele ederek “kulluktan vatandaşlığa” geçip kısmen (seçme seçilme hakkı, örgütlenme hakkı gibi..) özgürlük alanları kazanmış insanların aynı şekilde üretim yerlerinde tek karar alıcı olan sermayedara karşı hiçbir hakları ve özgürlükleri yoktur. Tek kendilerinden istenen vardiyalı yoğun iş temposunda kendilerine verilen görevi düşünmeden bir makinanın kolu gibi kusursuz ve sürekli yapmalarıdır. Baskı ve şiddetin eksik olmadığı bu yoğun üretim temposunda işçi zamanla kendi emeğine, kendi ürettiğine, üretim sürecine ve diğer insanlara yabancılaşır. Bu yabancılaşma yukarıda bahsettiğimiz toplumsal yanılsamanın da en önemli sebeplerinden biridir. Bir makine gibi sürekli ve hızlı çalışma temposu işçinin kendi emeğine yabancılaşmasına neden olur. Bir zaman sonra işçi elini kolunu makinanın bir parçası olarak görmeye başlayacaktır. Kendisine değil makinanın işleyişine odaklandığından ürettiği maldan çok fonksiyonelliğine yoğunlaşacaktır. Bu durum hem kendi emeğine hem de ürettiği şeye yabancı kalmasına sebep olur. Artık işçi bütün gün aynı işi yapan bir makinanın dişlilerinden farksız olduğu için üretim süreçlerine de yabancılaşacaktır. Ve tabii son olarak tüm bu yoğun iş temposu içinde çalışıp çevresine karşı da kayıtsız kalacaktır. Aslında bu durum yalnızca bilinç durumuyla alakalı değildir aynı zamanda üretim ilişkilerinin maddi sonucudur. Yani işçi ürettiği ürünü görmediği için değil, ürünün sermaye ilişkisi içinde bağımsız güç haline geldiği için yabancılaşır. İşçi toplumdan soyutlanmış üretim ilişkilerine hapsedilmiştir. Kapitalist üretim ilişkilerinin sonucu olarak ortaya çıkan yabancılaşma kavramı istikrarlı sürekliliği sayesinde ideolojiye dönüşür. İdeoloji sadece bir bilinç manipülasyonu ve egemen sınıfın yalanı gibi şeyler değildir. Aynı zamanda toplumun kendisini algılama biçimidir. Tabii ki 1789 sonrası özgürlükçü Cumhuriyet ilkeleri liberal ideolojiyi de biçimlendirmiştir. Mesela hukuk eşit bireyler varsayar, piyasa özgür değişim varsayar. Ancak bu eşitlik üretim alanındaki eşitsizliği gizler. İnsanlar yanlış düşünmez sadece gerçekliğin belirli bir görünüşünü doğru şekilde düşünürler. Toplumsal ilişkilerde gizlenen sermaye birikimidir. Mesela bir malın fiyatı nesnenin doğal özelliği gibi görünür veya bir malın değeri toplumsal emek ilişkilerini hesaba katmadan metanın içinde varmış gibi algılanır. Toplumsal nesnel yanılsama hem gerçeğin farklı olarak algılanmasına hem de sermaye birikimine dayalı sermaye şiddetinin olağanlaşmasına neden olur. Bu nedenle yanılsama öznel değil psikolojik değil nesnel olarak üretilmiştir. O zaman diyebiliriz ki zaman içinde yanılsama biçim değiştirmiş ve liberalizm ideolojisi haline gelmiştir. İlk önce kapitalist üretim ilişkileriyle başlayan öznenin kendine yabancılaşması sonrasında sermaye birikimi ile nesnel toplumsal form halini almıştır. Günümüze geldiğimizde kapitalist sermaye birikimi süreci David Harvey’in mülksüzleştirme yoluyla birikim halini alır. Özelleştirmeler, finansallaşma, borçlandırma ve kamusal varlıkların piyasa içine çekilmesi, modern ilkel birikim biçimleri olarak yorumlanır. Böylece şiddet artık yalnızca fiziksel değil, kurumsal ve ekonomik biçimler alır. Kapitalist şiddet fabrika içinde sermaye birikimi süreci içerisinde olmaktan çıkıp hayatın her alanına sirayet etmeye başlamıştır. Marx’ın aşırı üretim krizi sermayenin başka yollardan palazlanmasının yolunu açmıştır. Richard Sobel’e göre şiddet kapitalizm içinde ortadan kaldırılabilir bir sapma değil aksine kapitalist üretim tarzının tarihsel varolduğu biçimini oluşturan yapısal bir unsurdur. Ve yazar Walter Benjamin’in şiddet teorisine atıfta bulunur. Ona göre kapitalizm hukuk kurucu şiddeti mülkiyet rejiminin kurulmasıdır ve hukuk koruyucu şiddet de devlet, borç rejimleri ve piyasa zorunluklarıdır. Bu çerçevede Sobel, kapitalist düzenin şiddeti istisnai değil, normatif ve yapısal bir unsur haline getirdiğini savunur. Son olarak diyebiliriz ki kapitalist birikim, tarihsel olarak zor ve mülksüzleştirme üzerine kuruludur. Bu şiddet yalnızca başlangıç dönemine ait değildir aynı zamanda kapitalizmin yeniden üretiminin koşuludur. Modern neoliberal süreçler de bu ilkel birikimin güncel biçimleri olarak anlaşılmalıdır. Benjaminci perspektif, kapitalizmin hukuki ve ekonomik düzeninin şiddeti görünmez kıldığını açığa çıkarır. Dolayısıyla Sobel’e göre kapitalizm, tesadüfen değil yapısal olarak şiddet üretme eğiliminde olan bir sistemdir.
Go to News Site