soL Haber
Hatıraların askıda kalması deniyor böylesi örneklere. İnsan ile mekan arasındaki ilişki, sadece fiziksel bir aidiyetten ibaret değildir. Aslında mekan, bireyin ve toplumun hafızasını saklayan canlı bir organizmadır. Maurice Halbwachs’ın "Kolektif Bellek" kavramından yola çıkarsak, toplumsal hatırlayışın ancak belirli bir mekansal çerçeve içerisinde mümkün olduğu tarif edilir. Bir mahallenin sokakları, bir meydanın ağacı ya da bir kahvehanenin kokusu yok olduğunda, o mekana bağlı hatıralar da askıda kalıyor. 6 Şubat depremleriyle birlikte Maraş, Adıyaman, Malatya ve Hatay’da yaşanan yıkım, sadece binaların çökmesi değil, bir bellek yitimini de beraberinde getirmişti. Oysa hafıza, hatıralarını asacak bir "çivi" arar; o çivi ise mekandır. Şehirler moloz yığınına dönüştüğünde, insanlar geçmişlerini teyit edecek tanıklardan yoksun kalmış, bu da aidiyet duygusunda derin yaralar açmıştı. Mersin, bu büyük hafıza sarsıntısının ardından depremzedeler için sadece güvenli bir liman değil, yitirilen mahallelerin, komşulukların ve kültürel kodların yeniden ekilebileceği bir "yeni bir toprak" haline geldi. Özellikle Adıyaman, Maraş ve Malatya’dan gelenler için kentin halihazırdaki göç haritası, bu süreci hızlandırdı. Zaten geçmişten bu yana Güneydoğudan göç eden Kürt emekçilerin yoğunlaştığı Kurdali, Demirtaş ve Yenipazar gibi semtler, "Gelin buraya, sonrasına beraber bakarız" diyen akrabalık bağlarıyla kenti birer dayanışma merkezine dönüştü. Ortak bir ruhun izdüşümü: Hatay’dan Mersin’e kültürel nakil Hataylılar için Mersin tercihi ise çok daha organik ve köklü nedenlere dayanıyor. Kentin kültürel dokusunda yer tutan Arap Alevi nüfusu, Kazanlı ve Karaduvar gibi semtlerin yerleşik Arap kimliği, Hatay’dan gelenler için yabancılık hissini en aza indiren bir kalkan işlevi gördü. Arapça konuşulan sokaklar ve benzer inanç pratikleri, yıkılan Antakya’nın ruhunu Mersin’in kıyılarında yaşatmak için gerekli olan iklimi sağladı. Psikolog Fatma Irmak, bu süreci hem bir depremzede hem de bir uzman olarak en derinden gözlemleyen isimlerden biri. 6 Şubat depremine Maraş’ta yakalanan, sevdiklerini ve geçmişini o enkazın altında bırakan Irmak, bugün Mersin’de hem kendi yaşamını hem de danışanlarının dünyasını yeniden kurmaya çalışıyor. Adliye koridorlarında 6 Şubat aileleri için verilen adalet mücadelesinin de ön saflarında yer alan Irmak, kentin yaşadığı bu büyük dönüşümü şu sözlerle aktarıyor: "Deprem sonrası süreçte, aidiyet duygusuna dair ciddi zorluklar yaşanıyor. Kaybın ağırlığıyla birlikte, yeni bir şehirde yaşam kurmaya çalışma hali, başlı başına bir dönüşüm sürecine dönüşüyor. Bu süreçte travma sonrası stres belirtileri de sıklıkla eşlik ediyor." Psikolog Fatma Irmak 'Mersin bir tercih değil, zorunluluktan doğan bir sığınaktır' Kentin sokaklarında yürürken her köşe başında bir Hatay dönercisine, Arapça tabelalara ya da memleket hasretini dindirmeye çalışan festival benzeri etkinliklere rastlamak mümkün. Irmak, bu görsel ve işitsel değişimin aslında bir "savunma mekanizması" olduğunu vurguluyor: "Özellikle Hatay özelinde şunu söyleyebilirim; Hataylıların geçmişten gelen güçlü bir kültürü var. Bu kültürü kaybetmeme ve asimilasyona uğramama konusunda da çok hassaslar. Bu yüzden bir arada kalma ihtiyaçları daha belirgin. Deprem sonrası Mersin’e gelen Hataylılar sadece yer değiştirmedi, yaşam biçimlerini de buraya taşıdı. Arapça konuşulan kahvehaneler, düzenlenen yemek festivalleri hatta birkaç gün önce yapılan etkinlikler ve şehirde hızla artan Hatay restoranları bunun bir parçası. Özellikle Hatay dönercilerinin artık şehrin her yerinde olması da bu kültürel taşınmanın en görünür örneklerinden biri." Bir kenti ev yapan şeyin sadece duvarlar değil, o duvarların içindeki tanıdıklık hissi olduğunu hatırlatan psikolog Fatma Irmak, Mersin’in neden bir cazibe merkezi olduğunu anlatırken aslında "iki arada bir derede" kalmışlığın fotoğrafını çekiyor: "Aslında ‘burada ne buluyorlar?’ sorusuna şöyle cevap verebilirim: Mersin bizim için çoğu zaman bir tercih değil zorunluluktan doğan bir yer oldu. Güvende olma, hayatta kalabilme ve elimizde kalan ailemiz için yaşanabilir bir şehir kurma ihtiyacından kaynaklandı. Peki neden Mersin? Çünkü sağlık, şehir yaşamı ve temel ihtiyaçlar açısından en yaşanabilir seçeneklerden biri. Aynı zamanda memleketlerimize yakın olması, orayla kurduğumuz bağı tamamen koparmadan sürdürebilmemizi sağlıyor. Bu biraz da iki arada kalma hali… Tam anlamıyla geride kalanları bırakmadan ama aynı zamanda hayata daha iyi koşullarda tutunmaya çalışmak." Gazeteciliğe güç vermek ve sahadan, tanıklıklara dayanan daha fazla habere ulaşmak için soL'a abone olun. Dayanışma, gerçeği görünür kılar. ABONE OL Kabul görmenin Paris’i Adıyaman ve Maraş’tan gelen depremzedelerin Hataylılara göre daha içe kapalı bir sosyalleşme yaşadığını ancak dayanışma ağlarının çok güçlü olduğunu belirten Irmak, Mersin’in heterojen yapısının bu süreci kolaylaştırdığına değiniyor. Elbistan ve Pazarcık’tan gelen Alevi ya da benzer örneklerdeki Kürt nüfusun zaten geçmişteki göçlerle Mersin’de bir tabanı olduğunu hatırlatarak ekliyor: "Mersin’de Arapça konuşan Alevi nüfusun olması çok tepki çeken bir durum değil. Aslında bu da neden buranın tercih edildiğini açıklıyor deprem sonrası. Mersin zaten uzun zamandır bir göç şehri. Kent merkezinde farklı yerlerden gelen insanlar birlikte yaşıyor, yerli nüfus daha çok Silifke ve Tarsus taraflarında. Geçmişte de farklı mezhep ve kimliklerden insanlara kapı açmış bir yer. Özellikle doğuda zorunlu göçlerden kaynaklanan çoğu aile Mersin’i tercih etmiş. Mersin’e Kürt ve Kürt Alevi nüfusun yoğun olması, bu çeşitliliğin zaten var olduğu bir yerdi. Maraş’ın Elbistan ve Pazarcık gibi ilçelerinden gelen Alevi nüfus da burada zaten vardı. Bu göçler depremden sonra daha da arttı. Elbistan ve Pazarcıklılar burayı deprem sonrası tercih eden Maraşlılardan. Bu yüzden Mersin, insanların dışlandığı değil, daha çok kabul gördüğü ve bir arada kalabildiği bir şehir oldu. İnsanlar burada hem kendi topluluklarını sürdürebiliyor hem de birbirine destek olabiliyor. Hatta Adıyamanlılar arasında buraya ‘Türkiye’nin Paris’i’ denmesi de biraz bundan. Şehirde özellikle inşaat ve ticaret alanında Kürtçe konuşan nüfus da oldukça fazla. Bu yüzden memleketlilerin varlığının olması şehirde daha kolay bir yaşam kurabileceğini düşündürdüğünü düşünüyorum." Geriye dönemeyenlerin ve başka gidecek yeri olmayanların ortak yurdu olan Mersin, bugünlerde her biri kendi şehrini sırtında taşıyan insanların kurduğu küçük bir "uydu şehir" görünümünde. Kök salma ihtiyacı, hayatta kalma güdüsüyle birleşerek Akdeniz’in kıyısında yeni bir hafıza inşa ediyor. Küçük bir memleket, büyük bir umut Günün sonunda Mersin sokaklarında duyulan o tanıdık sesler ve yükselen kokular, sadece birer yiyecek ya da içecekten çok daha fazlasını tarif ediyor. Bir sokak arasında aniden burnunuza çalınan taze Hatay kahvesinin kokusu, Adıyaman’dan gelen bir tepsi yemeğinin buharı, Maraş’ın o güneşle kuruyan tarhanası ya da Malatya’nın gün kurusu kayısısı... Bunların her biri, enkaz altında kalmış bir hafızanın parçalarını bugüne ve buraya taşıyan sessiz elçiler. Mersin’de hayata tutunmaya çalışan bu insanlar, sadece yeni bir düzen kurmuyor; aynı zamanda geleceği yeniden inşa etmek için sessiz bir enerji biriktiriyorlar. Gittikleri bu yeni limanda kendilerini evinde hissetme çabası, aslında fiziken ya da duygusal olarak bağlarını hiç koparmadıkları o asıl memleketleri için de birer dayanak noktası oluşturuyor. Kendi dillerinde gülüp kendi sofralarında ağladıkları her an, yıkılan şehirlerini de zihinlerinde yeniden ayağa kaldırıyorlar. Çünkü biliyorlar ki; hafıza nerede yaşıyorsa, memleket de oradadır.
Go to News Site