BirGün Kültür-Sanat
Dr. Ulaş Can OLGUNSOY Bu yıl Berlinale’de Altın Ayı’yı alan İlker Çatak imzalı Sarı Zarflar, 27 Mart itibarıyla Türkiye’de gösterime girdi. Festivalin hem kendi politik tutumu hem de ödül alan yapımlar etrafında dönen tartışmalarla epey “bereketli” geçtiği bir yıla denk gelen film, aynı zamanda son yıllarda içinden geçtiğimiz ağır, kasvetli atmosferin beyaz perdedeki bir yansıması olarak karşımızda duruyor. Sarı Zarflar, temelde politik baskının gündelik hayata, bireylerin mahrem alanlarına, evliliğe, aileye, ilişkilere, mesleki kimliğe nasıl sızdığını anlatan bir film. Türkiye’de son yıllarda giderek sertleşen siyasal atmosferin, ifade özgürlüğü üzerindeki baskıların, kamusal alanlarda sınırlarının daralmasının bireyler üzerindeki etkisini çekirdek bir aile, bir evlilik üzerinden ele alıyor. Akademisyen ve sanatçı olan bir çiftin, bir gecede işlerinden edilmesiyle başlayan süreç, yalnızca mesleki bir yıkımı değil, aynı zamanda bir yaşam biçiminin çöküşünü de beraberinde getiriyor. Ev, iş, sosyal çevre, kimlik, hepsi aynı anda sarsılıyor. Filmin kuşkusuz en dikkat çekici ve üzerine en çok konuşulmaya değer estetik müdahalesi, “Ankara rolünde Berlin” ve “İstanbul rolünde Hamburg” tercihi olarak değerlendirilebilir. Sokaklara, tabelalara, mahkeme salonlarının dokusuna, binaların kimliğine en ufak bir müdahalede bulunmadan, oraları doğrudan Ankara ve İstanbul olarak kullanmak, fikir olarak son derece parlak ve taze bir hamle. Uzun süredir özellikle sanat sinemasında dördüncü duvarı yıkmak, karakteri set içinde göstermek gibi Brechtyen yabancılaştırma tekniklerinin fazlasıyla tüketildiği, hatta yer yer sıradanlaştığı, klişeleştiği bir dönemde, Çatak’ın bu dokunuşu, halen özgün bir dil kurulabileceğini gösteriyor. Sarı Zarflar bu anlamda gerçekten parlak bir fikirden besleniyor. Ancak bu noktada filmin en temel gerilimi ortaya çıkıyor; yakın bir gerçekliği anlatırken mesafe kurmak. Çünkü anlatılan şey halen yaşanıyor. Filmde kurmaca olarak yeniden inşa edilen atmosfer, Türkiye’de yaşayanlar için geçmişe ait bir öykü değil, hâlâ sürmekte olan bir deneyim. Bugün memlekette birçok insan, bu yakıcı gerçekliklerin ve her gün kapısından içeri sızabilecek o tebligatların ta içerisinde yaşamaya devam ediyor. Bu durum filmi doğal olarak kırılgan bir zemine yerleştiriyor. Çatak’ın tercihi ise bu zeminde temkinli ilerlemek olarak nitelendirilebilir. Filmde bir yandan politik arka plan bilinçli biçimde flu bırakılırken, diğer yandan kimi karakterlerin yer yer fazlasıyla net, hatta şematik temsillere yaslandığı görülüyor. Muhafazakâr, mevcut siyasal hegemonyayla uyumlu ağabey figürü, seküler anne, kültürel sermayesi yüksek akademi/sanat çevreleri, “cesur” işler yapma gayesindeki tiyatrocular… Bunlar Türkiye gerçekliğinde karşılığı olan figürler elbette, ancak filmdeki karşılıkları zaman zaman tek boyutlu bir algıya oldukça açık. Özellikle bazı karakterlerin empatiye kapalı, keskin pozisyonları, onları dramatik bir özne olmaktan ziyade birer temsil unsuru olmaya yaklaştırıyor. Bu durum filmin genel yaklaşımıyla ilginç bir çelişki yaratıyor. Çünkü bir tarafta politik bağlam olabildiğince muğlak durumda. Tam olarak ne yaşandığı, ne zaman yaşandığı, nasıl bu noktaya gelindiği açıkça ifade edilmiyor. Sanatsal bir tercih ve filmin ritmini hızlandıran bir strateji olarak bu eksiltme anlaşılabilir olsa da Aziz (Tansu Biçer) ve Derya’nın (Özgü Namal) hayatının “bir gecede” alt üst oluşu, izleyicinin zihninde “ülkede ne oldu da bir anda bu ortam oluştu?” sorusunu beraberinde getirebiliyor. Politik nedenler açılmadıkça, karakterlerin barış yanlısı tutumları nedeniyle başlarına gelenler, sanki köksüz bir felaket gibi anlaşılma ihtimali taşıyor. Televizyonlardan akan “terör” haberleri, kamusal alanlarda tekrar edilen “hassas dönem” vb. ifadeler, bir atmosfer kuruyor ama bu atmosferin tarihsel ve siyasal zemini bilinçli olarak eksik bırakılıyor. Bu da filmin dünyasında bir tür dengesizlik yaratıyor: arka plan bulanıkken, bazı figürler keskin kalıyor. Aziz ve Derya, politik duyarlılıkları olan, belli bir dünya görüşüne, yaşam biçimine sahip ama doğrudan politik bir mücadele pratiği içinde yer almayan figürler. Bu anlamda film, Aziz ve Derya üzerinden cisimleşen kentli orta sınıfın, sanatçı ve akademisyenlerin yankı fanuslarından çıkıp gerçek hayata çarpma anlarını oldukça vurucu bir dille aktarıyor. Karakterlerin geçim derdiyle birlikte taksicilik veya dizi oyunculuğu gibi alanlara savrulmaları, birçok KHK’lı insanın bizzat deneyimlediği o yakıcı gerçekliği yansıtıyor. Evlilikteki çatlakların ve ayrışmaların, bu yeni hayatın getirdikleri ve götürdükleri, ekonomik ve manevi yükleri etrafında şekillenmesi, filmin en sahici damarlarından birini oluşturuyor. Sanatsal kaygılar ve idealist tavır ile hayatın zorunlulukları arasındaki çatışma, Aziz ve Derya’nın ilişkisinde somut bir gerilime dönüşüyor. Örneğin Aziz’in taksi mesailerine sığdırdığı yaratım süreci, Derya’nın ailesi ve evladının istikbali için taviz vermeye hazır gerçekçiliği çarpıştıkça, birliktelikleri onarılamaz bir yıpranma sürecine giriyor. Burada sınıfsal bir kırılma, bir statü kaybı, bir düşüş hikâyesi var. Evlilikteki sorunlar da tam bu kırılma üzerinden derinleşiyor. Burada filmin en güçlü ve en zayıf tarafı aynı yerde kesişiyor. Sarı Zarflar, politik baskının hissini oldukça başarılı biçimde kuruyor. O sıkışmışlık, belirsizlik, sürekli tetikte olma hâli, gündelik hayatın içine sızan tedirginlik, geleceksizlik duygusu çok iyi aktarılıyor. Ancak bu baskının nedenleri, faili ve tarihsel bağlamı film tarafından bilinçli olarak geri plana itildikçe, politik olan bir duyguya indirgeniyor; bir deneyim olarak var oluyor ama sürecin kendisi görünmez kalıyor. Final ise bu hattı belirli bir yere bağlıyor. Uyum sağlamak, uzlaşmak, mücadele etmekten çok bir şeylerden feragat ederek yaşamaya devam etmek... Film, sanki “başka çare yok” diyen bir yerden kapanıyor (her ne kadar son karede mavi bir gökyüzüne bakıyor olsak da). Bu ton, izleyiciye bırakılmış bir boşluk gibi de değerlendirilebilir, ama aynı zamanda filmin genel yaklaşımının bir uzantısı olarak da görülebilir. Tam da bu noktada filmin Berlinale’de Altın Ayı alması, yeniden anlam kazanıyor. Sarı Zarflar kesinlikle politik bir film, ancak aynı zamanda son derece kontrollü, temkinli ve dolaşıma açık bir politik tutum takınıyor. Evrensel bir dil kurma çabası belirgin ama bu evrensellik, yerel bağlamı oldukça muğlak kılarak elde ediliyor. Derdi anlaşılır kılıyor ama rahatsız edici bir tavır sergilenmiyor. Bu anlamda film, günümüz festival sinemasının “tercih edeceği” politik formun oldukça belirgin bir örneği olarak okunabilir. Politik ama risksiz, eleştirel ama temkinli, evrensel ama yerel bağlamı görece silik… Sarı Zarflar, eksiğiyle–fazlasıyla, artısıyla–eksisiyle son derece önemli ve kesinlikle görülmesi gereken bir film. Çünkü bir sanat olarak sinemanın (aslında tüm sanatların) en önemli yönlerinden biri, yaşadığı döneme, çağa tanıklık etmesidir. İlker Çatak, Sarı Zarflar’la, bugünün Türkiye’sine dair önemli bir tanıklık sunuyor… ‘Kurtuluş’ nasıl olacak?
Go to News Site