Collector
Montrö’nün çiğnenemeyecek iki ilkesi | Collector
Montrö’nün çiğnenemeyecek iki ilkesi
soL Haber

Montrö’nün çiğnenemeyecek iki ilkesi

İstanbul Boğazı girişinde, "Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu" kapsamında faaliyete geçirileceği anlaşılan çok uluslu Deniz Unsur Komutanlığı planlarını, Milli Savunma Bakanlığı’nın X hesabındaki bir paylaşımdan öğrenen biz fani yurttaşlar, yaklaşık 10 gündür bu komutanlığın görev ve niteliğine ilişkin ipuçları toplayarak bir kanaate varmaya çalışıyoruz. İpuçlarından bunun, NATO üyeleri tarafından şekillendirilen, şimdilik doğrudan "NATO kuvveti" adını taşımasa da ileride NATO’ya bağlı faaliyet göstermesi muhtemel bir güç olduğunu anlayabiliyoruz. Özetle, tabelasında NATO yazıp yazmamasından bağımsız olarak bu girişim, karşımıza bir NATO inisiyatifi olarak çıktı. İktidar kanadından yapılan üstünkörü açıklamalar ise bunun henüz planlama aşamasında olduğu yönünde. Yurttaşların bu kritik konuda bilgilendirilmemesi ve TBMM’nin Boğazların giriş noktasına yabancı asker yerleştirilmesi süreciyle ilgili tartışmaların dışında bırakılması, Türkiye’deki çarpık siyasi yapının karakterini ortaya koyan son örnek. Türkiye’nin doğusuna bir NATO kolordusunun yerleştirileceğine yönelik haberlerle eş zamanlı öğrendiğimiz bu gelişmenin vahametini muhalefetin yaptığı gibi "şeffaflık" tartışmasına indirgemek, ilkeli bir tavır almamak için sığınılan bir liman olmamalı. Çünkü buradaki tartışma şeffaflıktan çok daha hayati bir soruna; Türkiye’nin egemenliğini ve bölgenin güvenliğini ilgilendiren yeni, uzun erimli bir tehlikeye işaret ediyor. Bunu engellemenin yolu, bugün tartışılan haliyle bile, yani kimin komutasında olduğundan bağımsız olarak, Boğaz’a uluslararası bir güç yerleştirilmesinin neden Montrö’nün çiğnenmesi anlamına geleceğini yurttaşlara açıkça anlatmak. Bu yazıda Montrö’nün böyle bir güce hangi koşulda olursa olsun neden izin vermediğini anlatmaya çalışayım. Önce bildiklerimizi özetleyelim: Anlaşılan o ki Boğaz girişinde Deniz Unsur Komutanlığı’nın kurulması, son olarak 2023’teki Litvanya NATO Zirvesi’nde alınan "ittifakın güneydoğu kanadında savaşa hazır yeni kuvvetler oluşturma" kararının bir sonucu. Ancak bu komutanlığı, tek başına NATO’nun Soğuk Savaş sonrası dönüşümüyle açıklamak mümkün değil. Atılan adım, Türkiye’yi doğrudan taraf olmadığı Rusya-Ukrayna savaşında bir "taraf" haline getirirken, daha genel düzeyde Rusya’ya karşı yeni bir kuşatma girişiminin parçası kılmayı amaçlıyor. Sorulması gereken çok soru var ancak şu ikisiyle başlayalım: Türkiye, NATO’nun "Rusya tehdidi" olarak kodladığı yayılma ve silahlanma gerekçesine katılmakta mıdır? Türkiye için Rusya bir tehdit kaynağı mıdır? Eğer yanıt olumluysa Rusya, Türkiye için Boğaz girişine çok uluslu güç yerleştirilmesini gerektirecek büyüklükte bir tehdit midir? Eğer değilse iktidar; Türkiye’nin içine sürüklenmeye çalışıldığı ve kuzeyimizdeki askeri gerilimi tırmandıracak bir komutanlığın, İstanbul’un en stratejik noktalarından birine yerleştirilmesini nasıl açıklamaktadır? Türkiye geçmişte Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin fiilen delinmesine defalarca göz yumdu. II. Dünya Savaşı yıllarından itibaren bu tür gelişmelere şahit olduk. Son yıllarda ABD donanmasına ait, Montrö’de izin verilenden daha büyük tonajlı askeri gemilerin geçişine izin verildiğini gördük. Kimi örneklerde "insani yardım" gibi sahte gerekçelerle bu geçişlerin önü açıldı. Ancak 1936’dan bu yana ilk kez, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni açıkça ve kalıcı olarak ihlal edebilecek, sözleşmenin temel ilkelerini yok sayan resmi bir statü yaratılması tasarlanıyor. Montrö’nün iki ilkesi Montrö’nün ilkelerinin yok sayılmasından kastım şu: Montrö sadece maddelerden ibaret bir metin olarak yorumlanamaz. 29 maddelik sözleşmenin dayandığı bazı temel siyasi ilkeler var. Faaliyete geçmesi planlanan yeni komutanlık, Montrö’nün çiğnenmediği izlenimini verecek şekilde "kılıfına" uydurulabilir. Bu nedenle tartışmanın hukuki sınırları aşarak genişlemesi şart. Türkiye’nin Lozan’da kararlaştırılan Boğazlar düzenlemesinden memnun olmayarak bu statüyü değiştirme çabasının arkasında temel bir ilke yatıyordu: Boğazlar üzerindeki egemenliğin; barış ve savaş durumlarında, sivil ve askeri gemi trafiği açısından ve savunma hakları dahil olmak üzere bizzat Türkiye’de olması. Bu, asli ilkeydi. Dönemin Kemalist iktidarı bu ilkeyi hayata geçirmek için Avrupa’daki konjonktürü kollamış; İtalya’nın Etiyopya işgali ve yayılmacı Akdeniz politikasından rahatsız olan İngiltere’nin önüne Boğazlar meselesini en uygun anda koymuştu. Sovyetler Birliği’nin de desteğini alan Kemalist iktidar, "tam egemenlik talebi"ni doğru dengelerin oluşmasını bekleyerek kabul ettirilebilmişti. Türkiye, Lozan’daki düzenlemeye göre "askerden arındırılmış" olan Boğazlar bölgesini silahlandırma hakkı istemiş, üstelik bu hakkı hiçbir ülke ile paylaşmayacak şekilde elde etmişti. Montrö’nün ikinci önemli ilkesi, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin güvenliğini, kıyıdaş olmayan ülkelere kıyasla üstün tutmaktır. Bu nedenle sözleşme, savaş gemilerinin geçişinde kıyıdaş olan ve olmayan ayrımı yapmış; yabancı gemilerin cinsine, tonajına ve Karadeniz’de kalış sürelerine katı sınırlandırmalar getirmiştir. Tekrar pahasına vurgulayalım: Montrö, birinci ilke olarak Türkiye’nin egemenlik haklarını, ikinci ilke olarak ise Karadeniz’in güvenliğini gözetir. Her iki ilke de hayati öneme sahiptir. Bugün tartıştığımız konu itibarıyla ikinci ilke, küçümsenebilecek veya gerektiğinde çiğnenebilecek bir detay değildir; bize Karadeniz’in güvenliği konusunda tarihsel bir sorumluluk yükler. Bu hak ve sorumlulukları göz ardı ederek yapılacak her türlü "teknik" tartışma, bu iki net ilkeyi gölgelemekten başka bir amaca hizmet etmez. Sonuca gelirsek: İstanbul Boğazı’nın Karadeniz girişine yerleştirilecek olan çok uluslu bir güç -yerleştirilecek silahlar, İHA-SİHA sistemleri, vs. açısından hangi tür teknik sınırlamalara tabi olursa olsun- hem Türkiye’nin egemenliğinin hem de Montrö’nün bölgesel güvenlik dengesinin ihlali anlamına gelecektir. Bu açıdan, komutanlığın kimin komutasında olacağından bağımsız olarak, ortak askeri kuvvet söz konusu olduğu için yapılmaya çalışılan açıkça Montrö’ye aykırıdır. Montrö görüşmelerinde Türkiye’nin, Boğazların “ortak savunulması” yönündeki teklifleri “egemenlik ihlali” sayarak reddettiğini hatırlatmak isterim. Velhasıl, içinde bulunduğunuz hiçbir ittifak, bu ülkede herhangi bir iktidara Türkiye’nin kuruluş belgelerini tartışmaya açma hakkı vermez. Montrö, o belgelerin en sarsılmaz olanlarından biridir ve kendisini Anayasa’nın da üstünde gören AKP iktidarını da bağlar.

Go to News Site