Collector
Türkiye’de iş güvencesi işçiyi neden korumuyor? | Collector
Türkiye’de iş güvencesi işçiyi neden korumuyor?
BirGün Gazetesi

Türkiye’de iş güvencesi işçiyi neden korumuyor?

Ülkemizde çalışma hayatı, ekonomik belirsizliklerin tetiklediği kronik işsizlik ile mevcut yasaların yarattığı koruma boşluğu arasında tarihsel bir kırılma yaşıyor. Bir yanda Orta Doğu’daki savaşın gölgesinde derinleşen kriz, diğer yanda DİSK-AR’ın Nisan 2026’da yayımladığı Mart 2026 raporuyla tescillenen 12 milyonluk devasa bir işsizlik ordusu, toplumu endişeye sevk eden vahim bir boyuta ulaşmış durumda. Ancak bu tablonun arkasında yatan asıl gerçek işçiyi fesih karşısında koruması gereken mekanizmaların, siyasi irade eliyle nasıl etkisiz hale getirildiğidir. BİLİNÇLİ BİR "KAPSAM DIŞI" BIRAKMA OPERASYONU Türkiye’de iş güvencesinin yasal serüveni, işçi lehine başlayan bir sürecin siyasi müdahaleyle nasıl "budandığının" açık bir kanıtıdır. 9 Ağustos 2002 tarihinde kabul edilen 4773 sayılı Kanun , iş güvencesi kapsamını "10 ve daha fazla işçi" çalıştıran işyerleri olarak belirlemişti. Bu eşik, Türkiye’deki işgücü piyasasının büyük bir bölümünü iş güvencesi şemsiyesi altına almayı hedefliyordu. Ancak mevcut Hükümetin yasalaştırdığı 4857 sayılı İş Kanunu sürecinde bu eşik, hiçbir bilimsel veya ekonomik gerekçeye dayanmaksızın 30 işçiye yükseltildi. Bu değişiklik, Türkiye’deki işletme yapısının mikro ölçekli doğası göz önüne alındığında, iş güvencesini genel bir kural olmaktan çıkarıp "istisnai bir koruma" haline getirdi. Bugün işletmelerin %98’inin "geçerli sebep" sunma zorunluluğunun dışında kalmasının ve milyonlarca işçinin işe iade hakkından mahrum bırakılmasının mimarı, işte bu siyasi tercihtir. 12 MİLYON İŞSİZ VE SAVUNMASIZ 7 MİLYON ÇALIŞAN Nisan ayında kamuoyuyla paylaşılan Mart 2026 verileriyle geniş tanımlı işsiz sayısının 12 milyonu aşması ve atıl işgücü oranının %29,9’a ulaşması, krizin boyutunu gösteriyor. İşveren dünyası "savaş ekonomisi" ve "maliyet artışı" gerekçelerine sarılırken, sigortalı çalışanların yaklaşık 7 milyonu, sadece iş yerindeki personel sayısı 30’un altında olduğu için iş güvencesi kapsamı dışında kalmaktadır. Bu kitle için "fesih", işverenin iki dudağı arasındadır; ne geçerli sebep aranmakta ne de işe iade yolu açılmaktadır. KRİZLERİN FATURASI VE SOSYAL DEVLETİN TASFİYESİ Pandemi döneminde "Kod-29" ile gördüğümüz güvencesizlik, bugün Orta Doğu’daki savaşın yarattığı belirsizlikle yeni bir boyuta evriliyor. 6 aylık kıdem şartı ve belirsiz süreli sözleşme zorunluluğu gibi bariyerler, işçiyi fesihe karşı tamamen savunmasız bırakmaktadır. İşveren örgütlerinin "esneklik" adı altında yürüttüğü lobi faaliyetleri ise, kalan dar koruma alanını da yok etmeyi hedeflemektedir. ÇÖZÜM İÇİN SOSYAL DEVLET REFLEKSİ İçinde bulunduğumuz bu ağır tabloyu dağıtmak için gerçek bir çözüm iradesi ortaya konmalıdır: 30 işçi barajı derhal kaldırılmalı: İş güvencesi kapsamına giriş, iş yerindeki işçi sayısına bakılmaksızın tüm çalışanlar için temel bir hak olmalıdır. Siyasi bir tercihle yükseltilen baraj sıfırlanmalı; iş hukukunun "işçinin korunması" ilkesi her ölçekteki işletmede geçerli kılınmalıdır. İşsizlik fonu işçiye iade edilmeli: Fonun ağır yararlanma koşulları (son 3 yılda 600 gün prim şartı gibi) yumuşatılmalı ve kapsamı genişletilmelidir. İşsizlik Fonu, işverene sağlanan bir teşvik havuzu veya bütçe açığı kapatma aracı değil; kriz ve savaş dönemlerinde işini kaybeden her işçiye insanca yaşam hakkı sunan bir "can simidi" haline getirilmelidir. Hukuksal korunma güçlendirilmeli: Deneme sürelerinin uzatılması veya belirli süreli sözleşmelerin sınırsız hale getirilmesi girişimlerine karşı durulmalı; aksine güvence her kademede tahkim edilmelidir. Türkiye’de çalışma hayatının bugün geldiği nokta, tesadüfi bir sonuç değil, açık bir tercihin ürünüdür. İş güvencesinin daraltılması, işsizliğin yaygınlaşması ve sosyal koruma mekanizmalarının zayıflatılması, birbirinden bağımsız değil; aynı politikanın parçalarıdır. Bugün milyonlarca işçi için sorun yalnızca iş bulamamak değil, çalışırken de her an işini kaybetme korkusuyla yaşamak zorunda bırakılmaktır. Bu tablo, iş hukukunun temel ilkesi olan “işçinin korunması” anlayışıyla açık bir çelişki içindedir. Eğer iş güvencesi birkaç büyük işletmeyle sınırlı kalır, milyonlarca çalışan kapsam dışında bırakılmaya devam edilirse, bu sistemde “çalışmak” tek başına bir güvence olmaktan çıkar. Ve o noktada mesele artık yalnızca bir çalışma hayatı sorunu değil; doğrudan doğruya sosyal devletin varlık meselesi haline gelir.

Go to News Site