Collector
Artemis II: Ay'a gidiş misyonları, insanlık açısından ne anlam ifade ediyor? | Collector
Artemis II: Ay'a gidiş misyonları, insanlık açısından ne anlam ifade ediyor?
soL Haber

Artemis II: Ay'a gidiş misyonları, insanlık açısından ne anlam ifade ediyor?

50 yıldan uzun süre askıya alınmış olan Ay’a insanlı yolculuk hedefleri, NASA’nın Artemis II görevini başlatmasıyla yeniden gündemde. NASA'nın dört astronotunu Ay'a götürecek Artemis II misyonu Türkiye saatiyle 2 Nisan'da 01:35'te fırlatıldı. Yıllardır çalışmaları süren Artemis programında binlerce kişi görev yaptı ve şimdiye dek 93 milyar dolar harcandığı tahmin ediliyor. Artemis II astronotları Ay yörüngesinde dolaşıp Dünya’ya geri dönecek olsalar da, yüzeye iniş planı içeren Artemis III görevinden önce önemli bir dizi teknik eşiği aşmaya çalışacaklar. Artemis II mürettebatı, NASA astronotları Victor Glover, Reid Wiseman, Christina Koch ve Kanada Uzay Ajansı astronotu Jeremy Hansen'dan oluşuyor. Misyon, Ay çevresinde dokuz günden fazla sürecek. (Fotoğraf: AA) Uzayın her zaman ilgi çeken derinliği ve uzaya erişimin insanlığın en önemli başarıları arasında yer alması konuyu kendi başına önemli kılıyor. Yine de insanlar pek çok haklı soruyu dile getiriyor: Neden geri dönüyoruz? Neden şimdi? Çok pahalı değil mi? Savaşı uzaya mı taşıyoruz? Liste uzayıp gidiyor. Bu vesileyle, fikirlerimizi şekillendiren unsurları dikkatlice ele almak ve mümkünse görüşümüzü tazelemek önemli görünüyor. Uzay yarışı niye başladı, Ay'a yolculuk niye çok önemsenip sonra bırakıldı? İnsanlığın uzayı keşfetme isteği ne kadar eskiyse, uzay macerası halen o denli yeni. Esas amacı bu olmasa da fiilen "uzay yarışı"nı başlatan Sovyetler'in Sputnik başarısını veya Soğuk Savaş döneminin uzay rekabetini bir kez daha uzun uzun anlatmaya gerek yok. Çok kez anlatılmış olan bu öyküde her seferinde insanların aklına takılan en önemli sorulardan biri, Ay’a insanlı görevlerin neden bırakıldığı ve uzun süre yeniden denenmediği yönünde. Yanıtın mali, teknik, politik ve ideolojik yönleri var ve bunlar da az çok anlaşılmış durumda sayılabilir. Fakat hal böyle olunca, şu soru da kaçınılmaz oluyor: O zaman ABD Ay’a gitmeyi neden bu kadar önemsedi? En baştan bu işe neden girişildi? Sovyetler Birliği neden buna yanıt verme gereksinimi hissetti? Bu sorulara kapsamlı bir yanıt vermenin zor olduğunu ve bunu denemeyeceğimizi baştan ifade etmeliyiz. Yine de bu konuda belirleyici olan vektörleri doğru tarif etmek, gerçek yanıtlara yaklaşmak için önemli bir katkı olacaktır. Bunu deneyeceğiz. Ay ve uzay misyonları, siyasi ajandalarla ne kadar bağlantılı? Bilimsel araştırmaların kamuoyuna sunumu genellikle iki tema üzerinden ilerler. Birinci tema, doğayı anlamanın gerekliliğini, zorunluluğunu ve ne denli heyecan verici olduğunu ispatlamak üzerinedir. İkinci tema ise bilimsel araştırmalardan sağlanan teknoloji transferinin insanlığa kazandırdıklarını sıralamak üzerinedir. Ancak, yeri gelmedikçe bahsi geçmeyen üçüncü bir tema da vardır ve bu da bilimsel çalışmaların doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkili olduğu siyasi ajandalarla ilgilidir. Elbette her çalışmanın doğrudan politik bir ajandayla bir bağlantısının olması bilimsel açıdan mümkün değildir. Yine de hayatın pek çok alanında olduğu gibi, bir şeye çok büyük paralar harcanıyorsa mutlaka ondan büyük beklentiler vardır. Uzay araştırmaları da, kaçınılmaz olarak pahalı araştırmalar grubuna girmektedir. Dolayısıyla, uzaydan beklenenler, bilim insanlarının veya uzay meraklılarının aklındaki heyecan verici soruların yanıtlanması arzusunun epey ötesine geçmektedir. Uzay yarışının başladığı dönemden bu yana değişmeyen iki başlığı ele alalım: Askeri uzantıları da olacak şekilde teknoloji geliştirme beklentisi ve “insanlığı ilerleten itici güç” olma iddiası üzerine kurulan propaganda stratejisi. Hem ABD hem de SSCB, bu başlıkların ikisinde de çokça yol kat ettiler. Yarışa sonradan katılan ama istikrarlı şekilde ilerleyen Çin de günümüzde epeyce yol kat etmiş durumdadır. Ay’ın propagandif etkisi gayet açık, ancak askeri uzantıları olacak teknolojiler söz konusu olduğunda Ay’a insan göndermekten çok daha ucuz ve az riskli işler yapmak mümkündür. Elbette, bizzat Kennedy’nin kendisi de dahil olmak üzere, konuyla ilgilenen herkesin farkında olduğu bu gerçek, “Ay’a gittik” propagandasının kazandırdığından çok daha fazlasını kaybettiren Vietnam Savaşı ve diğer politik, ekonomik gelişmelerin etkisiyle kendini dayatmıştır. İnsanlı Ay görevlerinin bitmesini takiben Uzay Yarışı bir uydu ve füze yarışına dönüşmüş ve Dünya’nın etrafında bir “uzay çöplüğü” oluşturacak kadar fazla miktarda cisim yörüngeye fırlatılmıştır. Bugün bir kafeyi bulmak için bile kullandığımız GPS teknolojisi örneğin, bu sayede mümkün olmuştur. Aynı teknolojiler, bugün İran’ın siyasi ve askeri liderlerini “hassas” hesaplarla doğrudan hedef almayı mümkün kılan teknolojilerdir. Uzay casusluğu ise daha Ay’a gidilmeden başlamış bir uğraştır. Konunun bu boyutunu daha fazla açıklamaya ihtiyaç olmasa gerek. 'Uzay madenciliği' niyeti ne kadar gerçek? Uzay çalışmalarının propaganda faaliyeti açısından işlevi hiçbir zaman azalmadı. Bugün de böyledir. Harcamalar astronomik boyutlara ulaşsa bile, bu harcamalar için halkın rızasını almak göründüğü kadar zor değildir. İnsanlı Mars görevleri şu an için halen temenni düzeyinde olduğundan ve Dünya yörüngesinde kalıcı istasyonlarımız uzun süredir mevcut olduğundan, en gerçekçi ufuk halen Ay’a insan göndermektir. Yani birkaç kez gidip, sonra 50 yıl hiç uğramayıp tekrar “haydi Ay’a gidelim” demek, göründüğü kadar saçma değildir. Ancak bu durumu bir tür zamanlama meselesi olarak görmemek gerekir, zira bugün yapılan işlemler, 1 Nisan itibarıyla yapılan fırlatma ve bağlantılı adımlar, birkaç yıl önceden planlanmış durumdadır. Teknik olarak başka türlüsü mümkün olmuyor. Bugün farklı olan iki unsura dikkat çekmek gerekiyor. Bunlardan biri, otonom araçlar geliştirme kabiliyetidir. Daha ziyade İHA’larla ve şimdilerde İDA’larla gündemde olan bu kabiliyet uzay çalışmalarına önemli katkılar sunduğu gibi, uzaydan çeşitli nesneleri Dünya’ya getirmek için de en gerçekçi alternatif olarak görünüyor; en azından şimdilik. Ticari uzay uçuşlarını başlatmak, kargo taşımacılığı, uzay uçuşlarının giderek daha fazla aşamasını özel sektöre devretmek gibi hedeflerle bir süredir yürütülen “uzay sektörü” kampanyası bekleneni vermemiş gibi duruyor. Bu durum, uzaydan nesne getirme işinde insanların görev almasının halen fazla riskli olduğu anlamına da geliyor. Ancak bundan daha önemli olan soru şudur: Uzaydan ne getireceğiz? Çin'in Chang'e isimli Ay Keşfi programının altıncı misyonunda gönderilen otonom araç, 2024 yılında Dünya'nın uydusunun karanlık tarafından numune alıp getirdi. Son yılların trend konularından biri olan “uzay madenciliği”, sanılanın aksine son derece gerçek bir meseledir. “Asteroitlerden Dünya’ya temiz su taşıma” gibi absürt iddialarla propaganda edildiği görülmüş olsa da, bu meselenin merkezinde bir “endüstriyel elementler kümesi” bulunmaktadır. Bunların başında nadir elementler ve altın, gümüş, demir, helyum gibi önemli endüstriyel elementler gelmektedir. Ay’ın bu elementler açısından önemli rezervler barındırdığı düşünülüyor, zira güncel astronomi bilgimiz uyarınca Ay zaten Dünya’dan kopmuş bir nesnedir. Dolayısıyla, madencilik hedefi önemli hale gelmektedir. Otonom araç teknolojisi bu açıdan işlevlendirilecektir. Elbette bir noktada insanlı görevler kaçınılmaz olmaktadır, zaten Ay’da üs kurma meselesi de halihazırda masadadır. Ancak “arsa kapatmak” için insanlı görevlerin yeniden başlamasını beklemek ne ABD ne Çin açısından tercih değildir. Güncel durumda Çin bu başlıkta avantajlı durumda; Chang’e Programı ile Ay’ın karanlık yüzünün incelenmesinde önemli yol kat ettiler. Ayrıca Ay’dan numune getirmeyi de başardılar. Şu anda SSCB, ABD ve Çin Halk Cumhuriyeti haricinde Ay’dan numune getirebilmiş başka bir ülke yok. Otonom araç kabiliyetlerinin uygun düzeye ulaşması ve çeşitli rezervlerin tespit edilmesiyle birlikte, Ay’dan “maden” getirmek için insanları beklemeye gerek kalmayabilir. Çin’in kung-fu yapan robotlarının Dünya’da asker olarak değil de Ay’da madenci olarak görevlendirilmesi pekâlâ mümkün olabilir. Bunu zaman gösterecek. BM kararları ve uluslararası anlaşmalar, tehdidin önüne geçebilir mi? Bugün farklı olan ikinci unsur ise, propaganda boyutunun nitelik açısından değişmiş, başkalaşmış olmasıdır. En azından ABD için durum budur. ABD artık “insanlığın itici gücü” olma iddiasıyla değil, “güçlüyüm ve bu yüzden haklıyım” iddiasıyla hareket etmektedir. Burjuva demokratik anlamda dahi bir meşruiyet arayışı kalmamıştır ve propaganda da güç kavramı üzerine kurulmaktadır. Birleşmiş Milletler’in Ay’daki kaynakların sömürülmesini yasaklamış olması, gök cisimlerinin askeri amaçla kullanımının çeşitli anlaşmalarla yasaklanmış olması gibi hususlar ABD’yi artık bağlamıyor. Eskiden de bağlamıyordu ama bağlarmış gibi yapılıyordu; artık zevahiri kurtarma arayışı da ortadan kalktı. Dolayısıyla, ABD’nin Ay’da insan yaşamını mümkün kılacak kadar ileri gidebilmesi insanlık açısından son derece büyük tehlikelerden biridir ve aynı nükleer teknolojiler başlığında olduğu gibi eşdeğer kabiliyetlerle dengelenmesi gerekmektedir. O paraya okul, hastane yapılsa daha faydalı değil mi? Peki Ay insanlık için neden önemli? Bizans oyunlarını aratmayan entrikaları okudukça bakış açımızın “o parayla kaç okul, kaç hastane yapılır” tarzında bir tepkiye indirgenmesi son derece kolay oluyor. Elbette bu tepki son derece insanidir. Ne var ki konu bu basitlikte değil. Öncelikle, Ay’ın bilimsel olarak daha yakından incelenmesi, bilimsel değeri tartışma götürmeyecek bir konudur. Bu konuyu uzunca anlatmaya gerek yok. Yanıtlanacak bilimsel soruların listesi son derece uzun ve bunların mutlaka insanlık için önemli çıktıları olacaktır. Ayrıca, Dünya’nın bir ömrü olduğunu bildiğimiz için, bir noktada başka gök cisimleri üzerinde yaşamayı öğrenmek zorunda olduğumuzu da biliyoruz. Dünya’nın astronomik ömrünün finali bize uzak olabilir, ancak bizzat insanoğlunun o sonu çok yakına getirebileceğini biliyoruz. Uzay madenciliği, Ay’da kalıcı yerleşimler edinme gibi konular da insanlık açısından önemlidir. Nadir elementlere daha bol miktarlarda erişimin yaratacağı teknolojik olanaklar, bugün pek çok insan için erişilemez düzeyde pahalı olan yaşamsal teknolojilere erişimi kolaylaştırabilir. Yenilenebilir enerji teknolojilerinde yeni atılımlara vesile olabilir. Bunlardan da önce, uzay madenciliği için gerekecek teknolojiler Dünya üzerinde madenlere insanların değil robotların inmesini mümkün kılabilir. Dolayısıyla, meseleye “Ay’a gitmek” veya “uzayda maden çıkarmak” şeklinde değil, bunları “yapabilme kapasitesi geliştirmek” olarak bakmak gerekmektedir. Teknik ve bilimsel kabiliyetler tekil olarak değil bir bütünün içinde anlam kazanır ve o bütün teknik bağlamda değil toplumsal bağlamda tanımlanmış bir bütündür. Bu konuda en önemli güncel laboratuvarın Çin Halk Cumhuriyeti olduğunu teslim etmek ve yapılan çalışmaları yakından incelemek gerekiyor. Bugün Türkiye’nin de bir uzay programı var. Programın başlatılması, içeriği, atılan adımlar her zaman tartışmaya açık olmak durumundadır, ancak programın varlığı bir zorunluluktur ve tartışmaya kapalıdır. İran’ın bugün göğüslemek zorunda kaldığı saldırıların ve buna verdiği güçlü yanıtların da gösterdiği gibi, teknik kabiliyetlerin toplumsal gerçeklerle uyumlu olarak örgütlenmesi yaşamsal önemdedir. Hepimizin uydulardan gözetlenmekte olduğu bir çağda, uzay teknolojilerine de bu pencereden bakmak en sağlıklı bakış olacaktır.

Go to News Site