soL Haber
Türkiye’de dinci gericiliği açıklamak adına neler söylenmedi ki… Neyse ki, Trump tablonun netleşmesi için bu konuda da devreye girmiş bulunuyor! Bu “katkıdan” önce, çok uzun yıllar boyunca ülkemizin artık bir dönemeci aldığına ve dinci gericiliğin bizim miladımızın öncesinde kaldığına inanıldı. Gerçi irtica tehlikeliydi, ama “son nefesini veriyordu.” Eğer Cumhuriyet’in salgıladığı bu yargının temelinde yalnızca bir özgüven ve kararlılık beyanı bulunsaydı, siyasi mücadelenin böyle yürütülmesinde sağlıksız bir şey olmadığını düşünebilirdik. Ancak kimse yeterince özgüven sahibi olmadığı için değil veya birileri laiklik konusunda günümüz düzen siyasetçileri gibi bin dereden su getirdiği için de değil, ama başka ve çok daha köklü bir nedenle kazın ayağı öyle değildi. Bugün olumlayarak kullanılmaya devam edilen ve farklı yönlere çekilen bir atasözü var ya, “ayaklar baş oldu”, “ayaklar baş olmaz” diye… Bu sözü kimileri liyakatsizliğe karşı çıkış diye yorumlayabilir. Oysa bu, egemen sınıfın, egemen güçlerin meydan okuyuşudur. Yanına “böyle gelmiş böyle gider” eklenirse daha açıklayıcı olacaktır! Sıra ekip biçmeye, atölyede fabrikada inşaatta üretmeye geldiğinde becerisi tartışılmayan emekçiye, yeryüzünde sadece “ayak” olduğunu kabul ettirebilmek için dinci gericilik biçilmiş kaftandır. Dinci gericilik, egemenlerin liyakat sahibi saymadığı halk kitlelerinin kendi kaderlerini ellerine alamayacakları iddiasının ideolojisidir. Türkiye yüz yıl önce eski egemenlerden kurtulduktan sonra, geleceğini yeni bir sömürü düzenine bağladı. Dinci gericilik de bu yeniye tutundu. O kadar ki, adına demokrasi denilen parlamenter sisteme geçildiğinde, dinciliğin iyi para ettiği, yani çok oy getirdiği hemen keşfedilecekti. Dinci gericilik son nefesini vermiş falan değildi. Sonra; dinci gericilik veya irticaya karşı en büyük güvencenin asker olduğuna inanıldı. Modern Türk ordusu, geçmişte laikliğin safında yer almış olduğuna göre, geleceğimiz de ona emanet edilebilirdi. 1980’de iktidara el koyan Kenan Evren de tarikat yurdunda falan yetişmemişti. Ama miting kürsülerine elinde Kuranı Kerim’le çıkan ilk siyasetçi oldu! Darbe günlerinde Türkiye’ye yeni bir resmi ideoloji aranıyordu; Türk-İslam sentezi dendi adına. Ne ordu, ne koca koca profesörler, ne çatık kaşlı yargıçlar, ne renkli parlak gazeteler, ne de meclis kürsüsünden edilen yeminler geldi geçti… Lakin bunların her biri, içinden sürüyle yalancı çıkarttı. Kravatlı veya değil, elinde viskiyle veya kameralar eşliğinde Cuma namazında, dinci gericiliği memlekete boca ettiler. İnandıkları bir tanrı veya din değildi. Düzenin çarklarının tıkır tıkır dönmesi için gereken yağı bulmuşlardı, hepsi bu! Ama yağlama işleminin vazgeçilmez unsuru tarikatların Ortaçağ’ın karanlıklarından çıktığına inanmak, doğrusu iç rahatlatıcıydı. Hem nüfusun küçük bir azınlığından ibarettiler. Sokakta nadiren görünüyorlardı… Özetle “toplumun gövdesi tarikatları, zikirlerini, tuhaf inanışlarını normal bulmuyordu. Türkiye modern ve laikti. Bunlara ekmek yoktu; son nefeslerini vermeye devam ediyorlardı!” AKP’nin bu yobazlarla bir alakası olduğu belliydi gerçi. Ama adı geçen parti ilk kurulduğunda ve henüz medyayı ele geçirmemişken, ana akım gazeteler ve TV programları “değiştiklerini” söylememiş miydi? Modernliğinden kuşku duyulması mümkün olmayan patronlar da teyit etmişlerdi bu değişimi. Hem Türkiye’de aklı başında bilim insanları, sanatçılar, hukukçular; olmadı, laikliğin güvencesi askerler vardı… Özetle halkın örgütlenip mücadele etmesine ihtiyaç yoktu; laikliğin güçlü kaleleri vardı! Bu kaleler birer birer düşüyordu. Ama yine de bu çağda, bu dünyada hayatımızı dinci gericilik belirleyecek değildi ya… “Bu çağ” ve “bu dünya” denince akla Amerika Birleşik Devletleri gelmeyecek de neresi gelecek! Dinci gericiliğin son nefesini vermeye mahkûm olduğu yolundaki fantezinin sonu da Trump’ın ABD’si tarafından ilan edildi. Dinci gericiliğin içinde yaşadığımız düzene aykırı düştüğü inancı artık çöptür. Modern ve laik ABD’nin Beyaz Saray’ında bir “ruhani danışman” var. Paula White isimli bu kadının geçenlerde bir tür ayinde yaptığı konuşmanın görüntülerinde Başkan Trump, White’ın konuştuğu kürsüden birkaç adım geriye çekilmiş, kendisinin mesih ilan edilmesini izliyor. Ve dinliyor: “ Sayın Başkan, hiç kimse sizin ödediğiniz bedeli ödemedi. Bu neredeyse yaşamınıza mal oluyordu. İhanete uğradınız ve tutuklandınız ve haksız yere suçlandınız. Bu, Rabbimizin ve Kurtarıcımızın bize gösterdiği tanıdık bir örüntü… Ama Kurtarıcımız için her şey orada bitmediği gibi, sizin için de bitmedi. Tanrı’nın her zaman bir planı vardır. Kurtarıcımız, üçüncü günde ayağa kalktı ve kötülüğü yenilgiye uğrattı. Ölümü, cehennemi ve kabri fethetti. Ve O ayağa kalktığı içindir ki, hepimiz biliyoruz; biz de ayağa kalkabiliriz. Efendim, O’nun dirilişi sayesinde siz de ayağa kalktınız; O zafer kazandığı için siz de zafer kazandınız. Ve Tanrı’nın size şunu söylememi istediğine inanıyorum: Onun zaferi sayesindedir ki, siz de elinizi attığınız her işte galip geleceksiniz. ” Sömürü düzeninin geldiği nokta, bu meczuplar iktidarıdır. Meczupluk dedikse, eklemek gerekir, günümüz kapitalizminin normali budur. Bunlar karanlık çağlardan değil, tekelci kapitalizmden geliyorlar. Beslendikleri eski dünya çoktan yok olmuş ve besinsiz kalmış da değiller. “Ayakların baş olamaması” için, çağdaş sömürü düzeni onlara ihtiyaç duydu. Modern sayılan kurumlar ve güçlerle ortak paydaları da sömürü düzeni. Misyonlarını yerine getiriyorlar. Elbette insanlığın normalini temsil edemezler. Bütün bir tarihsel ilerlemeyi sıfırlayamayacaklar. Son nefeslerini vermeleri pekâlâ mümkündür. Ancak bunun biricik yolu dinci gericiliği “ortaçağa” yollamaktan değil, bugünün emperyalist kapitalist düzenini yıkmaktan geçecek.
Go to News Site