soL Haber
Bazen günler ipe dizilen boncuklar gibi birbiri ardına sıraya giriyor, akıp gidiyor. Yaşadığının farkında olmadan ezberlenmiş rutinleri yapa yapa güneş doğuyor, güneş batıyor. Haberler geliyor. Kara haberler. Dünya dönüyor; bir avuç tiranın önünü açan kapitalizm yoluna binlerce hayat soluyor, binlerce hayat sönüyor. Soru da çok basit, sorunun yanıtı da. Nedir yani? Neden kudurmuş gibi saldırıyor emperyalizm? Emperyal kapitalizmin derdi ne de, kemendini sağa sola savurup duruyor? Duygusuzca, insanlık dışı bir biçimde, sosyopat bir canavarlık içinde, insanlık tarihinin bütün birikimini yıkacak, onunla alay edecek kötülüğe ve karanlığa bulanmış hâlde. Bu emperyal kapitalist düzenin derdi ne? Para, güç, nüfuz alanları, sömürge bölgeleri, çok uluslu tekellerin kârı, sermayenin büyümesi, rekabet… Eee? Sonu var mı bu gözü dönmüş hırsın? Dünyanın, güzelim çocukların, doğanın, hayvanların, börtü böceğin, tarihin, geleceğin yıkımı uğruna: korkunç doymazlık, hırs, hınç. Terazinin bir kefesinde insanlığın iyi, doğru, güzel adına yaptığı harikulade birikim; diğer kefesinde ise şer, yıkım, kâr, para, cinayet silsilesi. Bazen sorular da yanıtlar da çok basit. Çok yalın. Kapitalizmin insanlığı getirdiği nokta bu. Kapitalizmin o anlatageldiği bütün hikâyeleri bitti, vaatlerine artık kargalar bile inanmaz. Gelelim makro anlatıdan, bize; gündeliğe, sana bana… Sen yoksa inanıyor musun hâlâ kapitalizme güzel kardeşim? Sahi mi? Mesela İran deyince ama mollalar da çok fena mı diyorsun? Tıpkı bir vakitler Esad’ın da zindanları varmış dediğin gibi. Küba deyince ama orada da yoksulluk var, insanların beklentileri de önemli şimdi, zaten kızlar da ne bileyim turizm falan işin içine girince demeye cüret mi ediyorsun? Halkın alın terinden, iliğinden kemiğinden zenginleşmiş kocaman kocaman sermayeyi savunup eşitlikçi bir düzeni savunanları mala göz diken tembeller olarak mı yaftalıyorsun? Sen yüzünü ne yana çeviriyorsun, kimin kara propagandasına, yalanına dolanına hizmet ediyorsun hiç düşünmez misin? Büyük fotoğrafı al, içine küçük küçük diğer fotoğrafları, detayları yerleştir bakalım ne göreceksin? Bilmez misin kapitalizmin anlı şanlı kale ülkelerindeki, iri ülkelerindeki evsizleri, eroinmanları, sokaklarda kendini satanları, organını satanları, yavrularını satanları, çete savaşlarını, ırkçılığı, yobazlığı, paran kadar sağlık ve eğitim alınan o gökdelenler dünyasını hiç mi görmezsin de sesini yalnızca karşı propagandanın yalanlarını yaymak için çıkarırsın. Bu mudur insan olmanın sorumluluğu? Bakıp görmemek mi? Bakıp yüzünü öbür tarafa çevirmek mi? Bakıp gözlerini kapatmak mı? Geldik gidiyoruz… İnsan bu, gelir ve gider. İnsan bu, kendi hikâyesinin kahramanı olmalı, o hikâyeyi bir ilmekle dünyalara salmalı, okyanusun öte tarafındaki bir yaşlının eğilmez başını kendine şiir etmeli, kelimelerin ötesinde bir duygudaşlığı hissetmek için. Yaşamak için. Yaşadım diyebilmek için. İnsan onuruna yakışmayacak bir hayatı neden yaşamalı? Sağır, kör, dilsiz olursan eğer elinde kalan yaşamak mı olacak? Emin misin buna? Kendi bencilliğin ve hırsların ile doldukça yaşamak mı tutacak elinden yoksa hınçlar ve öfkeler mi? Aydınlanacak mı yoksa kararacak mısın böyle? Kendini kilitlediğin kuyularında yeşerecek misin yoksa çürüyecek misin? Hangisi? ”… Ancak 'insan' denen ülkeyi keşfeden, 'insanın geleceği' denen ülkeyi de keşfetmiştir. Artık sizler benim deniz yolcularım olacaksınız, mert ve sabırlı! Dik yürüyün böyle zamanlarda kardeşlerim, dik yürümeyi öğrenin! Deniz fırtınalı: daha çok kişi yardımınızla tekrar doğrulmak istiyor.” * Artık hakikaten yüzünü öte yana döndürme zamanlarını çoktan geride bıraktık. İnsanız, insan kalmalıyız. Karanlığın kalbine dimdik bakmalıyız ve o karanlığı boğmak için dünya vatandaşlığımızı da, yurttaşlığımızı da alıp yanımıza artık yola rahvan olmalıyız. Yoksa Nâzım’ın dediği gibi… Akrep gibisin kardeşim, korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. Serçe gibisin kardeşim, serçenin telaşı içindesin. Midye gibisin kardeşim, midye gibi kapalı, rahat. Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. Bir değil, beş değil, yüz milyonlarlasın maalesef. Koyun gibisin kardeşim, gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin hemen ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, hani şu derya içre olup deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf. Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende. Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin, — demeğe de dilim varmıyor ama — kabahatın çoğu senin, canım kardeşim! * Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Doğu Batı Yayınları.
Go to News Site