BirGün Gazetesi
Emine Uçar İlbuğa - Prof. Dr. Türkiye’de 2016 yılında ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisinin altına atılan imzalar, yalnızca bir düşünce beyanı olarak kalmadı, akademi tarihinin en sarsıcı kırılmalarından birine dönüşerek binlerce akademisyenin hayatını kökten değiştiren uzun bir süreci başlattı. ‘Barış İçin Akademisyenler’ etrafında yaşananlar, bugün geriye dönüp bakıldığında, çok katmanlı bir tasfiye mekanizmasının bireysel ve toplumsal sonuçlarını anlamak açısından çarpıcı bir örnek sunuyor. İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken bir akademik tutum, kısa sürede bir suça dönüştürüldü. İmzacı akademisyenler hakkında soruşturmalar açıldı, bir gecede görevlerinden uzaklaştırıldılar. Akademisyenlerin kapılarına konulan işaretler, can güvenliğine yönelik tehditler, gözaltılar, disiplin süreçleri ve kamusal damgalama bu sürecin ilk aşamalarını oluşturdu. Ardından unvanların geri alınması, sosyal hakların kısıtlanması ve KHK’larla gerçekleştirilen ihraçlar geldi. Bu ihraçlar yalnızca bir iş kaybı değil; pasaport iptalleri, kamu sektöründe çalışma yasağı ve sosyal güvencenin ortadan kalkmasıyla hayatın tüm alanlarını kuşatan bir dışlanma biçimi anlamına geliyordu. Savunma hakkının dahi çoğu zaman tanınmadığı bu süreçte, uydurma gerekçelerle oluşturulan listeler üzerinden akademisyenler ağır hak ihlallerine maruz bırakıldı. İhraç edilen akademisyenler beyin göçüne zorlandı, yeni iş arayışlarına girdi ve dayanışma ağları kurarak kampüs dışı dersler ve seminerler düzenlemeye yöneldi. Ancak bir ‘sarı zarf’ ile ellerinden alınan akademik statü, yalnızca mesleki bir kayıp değil aynı zamanda sosyal izolasyon, ekonomik yıkım ve kimi durumlarda intihara varan ağır sonuçlar doğurdu. Bu yönüyle yaşananlar, bireysel bir mağduriyetin ötesine geçerek toplumsal bir krize dönüştü. Sürecin akademi üzerindeki etkisi yalnızca insan kaybıyla sınırlı kalmadı; ciddi bir nitelik erozyonu da ortaya çıktı. Anayasa Mahkemesi’nin bildiriyi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendiren kararına ve beraat hükümlerine rağmen, göreve iade süreçleri üniversiteler arasında büyük farklılıklar gösterdi. Bazı akademisyenler görevlerine dönebilirken, çoğu keyfi uygulamalarla yeniden uzaklaştırıldı; pek çoğu ise hâlâ idari yargı süreçleriyle mücadele ediyor. Bu tablo içinde üniversite yönetimleri de çoğu zaman akademik özgürlüğü savunan bir pozisyon almak yerine, imzacı akademisyenleri hedef alan bir tutum benimsedi. Kurumsal geleneği daha güçlü bazı üniversitelerde ihraçlar sınırlı kalırken, özellikle taşra üniversitelerinde süreç çok daha sert işledi. Bu ihraçların ekonomik boyutu ise kırılmanın en görünür alanlarından biri oldu. Akademisyenlik, yalnızca bir meslek değil; yıllara yayılan bir birikimin, ilişkiler ağının ve kurumsal aidiyetin sonucuydu. Bir gecede işsiz bırakılan akademisyenler için bu birikim büyük ölçüde işlevsiz hale geldi. Kimi geçici işlerle yaşamını sürdürmeye çalıştı, kimi yurtdışına gitmek zorunda kaldı. Bu süreç, aile içi dengeleri de sarstı; evlilikler bozuldu, ciddi sağlık sorunları ortaya çıktı. İhraç edilen akademisyenlere bir süre sendikalar ve sivil toplum örgütleri destek olmaya çalıştı. Ancak tüm bu çabalar, kaybedilen ekonomik ve kurumsal zeminin yerini dolduramadı. Dayanışma, moral ve güç sağladı fakat sürdürülebilir bir yaşam kurmak için yeterli olamadı. Öte yandan sürecin daha az görünür ama belki de en kalıcı etkilerinden biri de üniversitelerde akademisyenler üzerinde oluşan sürekli denetim duygusuydu. Sosyal medya paylaşımları, kamusal açıklamalar, hatta gündelik konuşmalar bile riskli alanlara dönüştü. Bu durum yalnızca ihraç edilenleri değil, görevine devam eden akademisyenleri de etkiledi. Böylece akademi, eleştirel düşüncenin serbestçe dolaştığı bir alan olmaktan uzaklaşarak giderek daha temkinli ve kapalı bir yapıya büründü. Bugün gelinen noktada Barış Akademisyenleri süreci, Türkiye’de akademinin nasıl dönüştüğünü, eleştirel düşüncenin hangi koşullarda var olabildiğini ya da olamadığını ve akademi, sanat gibi yaratıcılık ve bilgi merkezli alanların nasıl sistematik biçimde kırılgan hale getirilebildiğini gösteren önemli bir örnektir. 2025 yılında Das Lehrerzimmer (Öğretmenler Odası) ile büyük çıkış yapan İlker Çatak 76. Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı Ödülünü aldığı Gelbe Briefe (Sarı Zarflar, 2026) filminde öğrencilerini eyleme zorladığı iddiası ile görevden atılan bir akademisyen ve bir devlet tiyatrosu oyuncusunun hikayesini mikro ölçekte bireysel, etik ve toplumsal bağlamda tartışmaya açıyor. Yönetmen İlker Çatak’ın üniversitelerde eleştirel düşünceye yönelik böylesine bir kıyımı sinemada tartışmaya açması, görünür kılması çok önemli. Çatak Sarı Zarflar filminde yalnızca bir baskı rejimini temsil etmekle kalmıyor, bu baskının bireysel ve özellikle aile içi ilişkilerde yarattığı çözülmeyi katmanlı bir anlatıyla görünür kılıyor. Aziz (Tayfun Biçer) ve Derya (Özgü Namal), başlangıçta kültürel sermayeleri yüksek, kentli bir orta sınıf çifti olarak görece güvenli bir konumda yer alırken, politik baskıya karşı koymaları bu güvenli alanlarının hızla çözülmesine neden oluyor. Aziz akademiden uzaklaştırılırken, Derya Devlet Tiyatrosu’ndaki görevini kaybediyor. Filmde Derya ve Aziz’e ulaştırılan Sarı Zarflar, yüzü olmayan bir iktidarın somut göstergesine dönüşüyor. Giderek bireyin neyle mücadele ettiğini tam olarak kavrayamadığı ve sürekli yeni suçlamalarla yaratılan tedirginlik Kafkaesk bir atmosfer yaratıyor. Yönetmen İlker Çatak İlker Çatak filmde bir yandan üniversitelere geri dönmek için eylemler yapan akademisyenlerin mücadelelerini ortaya koyarken, özelde bir ailenin bu süreçten nasıl etkilendiğini yakın plana alıyor ve bunu yaparken de açık ideolojik pozisyonlar almak yerine, baskı altında etik yargıların nasıl bulanıklaştığını gösteriyor. Aziz ve Derya’nın yaşadığı gerilim, idealler ile hayatta kalma zorunluluğu arasında basit bir karşıtlık olarak kurulmuyor, aksine gündelik hayatın maddi ve duygusal koşulları içinde çözülerek anlam kazanıyor. Filmde mekânsal bir yabancılaştırma ile Berlin’in Ankara’yı, Hamburg’un İstanbul’u temsil etmesi, aynı zamanda anlatıyı yerelden koparıp evrensel bir politik düzleme taşıyan bilinçli bir estetik tercih oluyor. Yönetmen Çatak filmde, siyasal nedenlerle işini kaybeden bir çiftin ekonomik daralma, mekânsal sıkışma ve gelecek kaygısı üzerinden yaşadığı ilişki krizini güçlü biçimde işliyor. Derya’nın pragmatik yönelimi ile Aziz’in idealist direnci arasındaki gerilim ve ergenlik dönemindeki kızlarının geleceğine ilişkin kaygılar evlilik içinde yeni bir çatışmaya da kapı aralıyor. Genel olarak İlker Çatak’ın sinemasında gündelik hayatın içinde işleyen mikro gerilimler ve etik kırılmalar öne çıkıyor. Yönetmen önceki filmlerinde (Es war einmal Indianerland, 2017, Es gilt das gesprochene Wort, 2019 ve Räuberhände, 2021) daha çok bireysel kimlik, aidiyet ve gençlik deneyimleri etrafında filmlerini şekillendirirken, Das Lehrerzimmer (2025) ve Gelbe Briefe (2026) de anlatı belirgin biçimde politikleşiyor. Yönetmenin filmlerindeki bu dönüşüm yalnızca tematik değil; aynı zamanda anlatının bireyselden kurumsal ve toplumsal düzleme kaymasıyla da görünür hale geliyor. Dolayısıyla Çatak’ın bu tercihi hem Öğretmenler Odası hem de Sarı Zarflar filmlerinde, bireyin baskı koşulları altında aldığı kararların etik boyutunu belirgin biçimde öne çıkarıyor. Çatak Öğretmenler Odası’nda eğitim kurumunu, ideal birey yetiştirme iddiası üzerinden eleştirel bir zeminde tartışmaya açıyor ve öğrenci kaynaklı, sistem içi sorunları, özellikle etnik, dilsel ve kültürel açıdan heterojen yapıların bulunduğu eğitim ortamları bağlamında ele alırken, ‘gerçek’ ile ‘suç’ arasındaki sınırların nasıl muğlaklaştığını görünür kılıyor. Sarı Zarflar da ise benzer bir etik krizi, siyasal iktidarın baskıları sonucu düzeni altüst olan aydın bir aile üzerinden, bilgi ve sanatın üretildiği kurumsal alanlar bağlamında daha geniş bir politik düzleme taşıyor. Böylece bireysel kararların yalnızca kişisel değil, aynı zamanda yapısal ve ideolojik belirlenimlerle iç içe geçtiği bir alan açıyor. Bu noktada iktidarın yalnızca devletin baskı aygıtlarıyla sınırlı olmayıp, gündelik ilişkiler ve kurumsal pratikler aracılığıyla da yeniden üretildiği her iki filmin arka planında görünür kılınıyor. Sonuç olarak İlker Çatak, Sarı Zarflar filminde Özgü Namal ve Tayfun Biçer’in usta oyunculuklarının da büyük katkısıyla, Barış Akademisyenleri süreciyle görünür hale gelen akademik tasfiye ve kurumsal çözülme dinamiklerini bireysel hikâyeler üzerinden yeniden kurarken, politik olanı gündelik hayatın içine yerleştiren, etik belirsizlikleri açığa çıkaran ve iktidarın hem kamusal hem de özel alanda nasıl işlediğini yakın planda gösteren bir anlatı kuruyor. Bu yönüyle yönetmen, izleyiciye yalnızca izleme süresiyle sınırlı kalmayan, sonrasında da devam eden eleştirel bir düşünme alanı açmayı başarıyor.
Go to News Site