Milliyet Yazarlar
İstanbul’da ocakbaşı çok ama gerçek olanı az. Çünkü mesele sadece ateşi yakmak değil, o ateşin etrafında nasıl bir sofra kurulduğunda yatıyor Arnavutköy’de açılan Tam Ocakbaşı’na adım attığım anda uzun süredir görmediğim bir manzarayla karşılaştım; tıklım tıklım mekânda ocakbaşının etrafındaki hareket, salondaki masalara da yayılıyor, içeride ortak bir enerji hissediliyor. Arka planda yükselen müzik ise sadece eşlik etmiyor, sofranın doğal bir uzantısına dönüşüyor. Mekânın kurucusu şef Türev Uludağ “Bu yaklaşımımızın özü ismimizde saklı” diyor ve ekliyor: “Ama bu tam olma hâli sadece benimle ilgili değil. Burada tek başıma bir adamım; arkamda kocaman bir ekip ve aile var.” O bütünlük, misafir içeri girdiğinde tamamlanıyor. Duvara yazılmış bir cümle aslında her şeyi özetliyor: Çukurova’nın sıcağıyla, bereketiyle, acısıyla insanı yoğuran hâli… Bu sofrada sadece yemek değil, o coğrafyanın ruhu taşınıyor. Asıl mesele teknikte Tam Ocakbaşı’nın menüsündeki Samandağ’ın nar ekşisinden Manyas’ın yoğurduna, Sarıulak zeytinyağından Antalya tahinine kadar her biri yerinden geliyor. Ama asıl mesele teknikte. Et dolaba girmiyor. Dinlendirilmiyor. Şişe saplanmadan hemen önce hazırlanıyor ve doğrudan ateşle buluşuyor. Sadece iki yaşını geçmemiş erkek koyun eti kullanılıyor, kıyma zırhla çekiliyor, içine tuz ve al biber giriyor. Bu, pek az yerde görebileceğimiz bir disiplin. Hata kaldırmaz ama doğru yapıldığında sonuç net olur: Doku dağılıyor, lezzet açılıyor, et konuşuyor. Menüde Adana ya da Urfa yok. Sadece acılı ya da acısız kıyma var. Çünkü burada kebap bir yöntem olarak ele alınıyor. Hatta klasik ocakbaşılardan farklı olarak etin pişme derecesi bile misafire soruluyor. Küçük gibi görünen ama aslında kültürü yeniden kuran detaylar bunlar. Közde içli köfte, dışındaki hafif is kokusuyla sizi hemen içine çekiyor; içi sulu ve dengeli. Kıyma, zırhın hakkını veriyor. Yağ oranı, tuz, acı… Her şey yerinde, fazlası yok. Reyhanlı kuru cacık sürprizlerden biri. Yoğurdun yoğunluğu ve reyhanın aroması, masada etin yükünü hafifletiyor. Muhammara ise daha derin daha katmanlı; salçanın gücü cevizle dengelenmiş. Teretür gibi detaylar mutfağın sadece lezzet değil, fikir de ürettiğini gösteriyor. Menüde lahmacun yok, şakşuka yok, enginar yok. Burada, sadece Çukurova dili konuşuyor. Ocağın başında zaman gerçekten başka akıyor. İlk durağımda notum net: Ateş doğruysa gerisi kendiliğinden tamamlanıyor. Her tabak sahnenin parçası Bağdat Caddesi’ndeki Çilingir Sofrası, klasik meyhane tanımının ötesinde. Mutfağın başında, hikâyeyi sadece yemekle değil, kurgusuyla da anlatan bir isim var: Ayvalık’ın ruhundan süzülen iki kişilik masa konseptinin yaratıcısı şef Can Sabri Dolu. Şef, masayı bir doyum alanı değil, bir sahne gibi kuruyor. Her tabak sahnenin parçası. Bu sahnenin dili de şaşırtıcı biçimde tanıdık: Adana. Mutfağın temeli Adana lezzetlerine dayanan bir meyhane ritüeli. Geleneğin bugünün diliyle dengelendiği, sürdürülebilir bir yaklaşım. En net iddiası istikrar. Aynı tabağı yıllar sonra da aynı lezzetle sunabilmek. Bu yüzden ürün seçimi kırmızı çizgi. Büyük tedarik zincirlerinden uzak duruluyor; çoğu ürün Adana’dan, yerel üreticilerden geliyor. Mevsimsellik ise menü kurgusuyla dengeleniyor. Mezeler mekânın en güçlü tarafı. Zucca, bal kabağının beklenmedik bir yorumu. Tahin teretür, yoğurt ve tahinin yoğun dokusuyla masada denge kuruyor. Mezopotamya, mütebbeli andırıyor ama acı yağ ve cevizle daha derin bir karakter kazanıyor. Sıcaklarda ise tempo değişiyor. Adana kebap, yağlıkara, kaburga… Araya giren “Adana suşi” alışılmışın dışında ama yerini yadırgatmıyor. Çilingir tava, dana yanak, içli köfte ve lahmacun çeşitleriyle menü geniş ama kontrollü; her tabak aynı hikâyeye hizmet ediyor. Vegan kebap Ateşin en yalın hâlini Tam Ocakbaşı’da gördüm, sofraya yayılanını Çilingir’de. Tere ise bu hikâyeyi lezzet ve manzaranın birlikte kurduğu deneyime dönüştürüyor. İstanbul’un en güçlü panoramalarından birine karşı konumlanan Tere, ilk bakışta bir ocakbaşı değilmiş gibi hissettiriyor. Ama masaya oturduğunuzda anlıyorsunuz; burada ateş hâlâ merkezde. Gülin ve Yücel Özalp ile Görkem Girav’ın imzasını taşıyan mekân, Topaz’ın hafızasını devraldığı yerde yeni nesil bir klasik olma iddiasıyla konumlanıyor. Tere’de ocakbaşı geleneği korunuyor ama yeniden tanımlanıyor. Daha şehirli bir versiyon. Mutfakta şef Mehmet Şahin, ocağın başında ise ustalar Ömer ve Remzi Sayın var. En dikkat çeken nokta ise ürün, teknik ve ustalık aynı çizgide buluşuyor. Malzemenin kalitesi konuşuyor. Tarak, küşleme ve Adana kebap. Tere salatası, Antakya usulü tahinli tarator, kuru meyveli enginar gibi başlangıçlar; fırından çıkan mini pide, semsek ve lahmacun çeşitleriyle birlikte ilerleyen bir akış. Çıtır kokoreçli pide gibi küçük sürprizler ise mutfağın oyun alanını genişletiyor. Vegan kebap, yeni nesil yaklaşımın parçası. Mekânın mimarisi de bu anlatıyı destekliyor. Bakır detaylar ve yeşil taş yüzeyler ocakbaşının görsel hafızasını korurken, geniş camlar İstanbul’u içeri alıyor.
Go to News Site