Milliyet Yazarlar
Simone de Beauvoir, “Yaşlılık” isimli kitabında “Hayatın karşıtı, ölümden çok yaşlılık olmalıdır. Yaşlılık hayatın alaylı bir benzeridir,” der. Yaşlılığı tarihsel, toplumsal açıdan enine boyuna incelediği bu kitapta erkeklerin de kadınların da yaşlılıkta bir aşağılık durum, bir düşüş bulduğuna, insanın yaşlanınca kendi kendinin karikatürü olacağına inandıklarına dikkat çeker. Ama o böyle yaşamayacaktır yaşlılığı. Böyle yaşanması gerekmediğini vurgulamak için de o yıllara kadar ‘tabu’ olarak görülen, yazılmaya değer bulunmayan bu konuyu cesurca anlatmıştır. Ne yazık ki, ne kitabın yayımlandığı 1970’lerde ne de bugün insanlar Beauvoir gibi yaşlanmıyor. Tam da onun söylediği gibi yaşlılığı hayatın alaylı bir benzeri olarak yaşayıp üzülüyor. Yine 1970’lerde bu defa Türkiye’den büyük bir yazar, Aziz Nesin, yaşlılığı ve beraberinde getirdiği yalnızlığı anlatan bir tiyatro metni kaleme alıyor: “Hadi Öldürsene Canikom”. İki kitap birbirinden çok farklı ama duyguları ortak; hayatın karşısında yaşlılık var, yanı başlarında da yalnızlık. Yönetmen koltuğunda Barış Dinçel’in oturduğu, oyuncu kadrosunda Günay Karacaoğlu, Zeynep Kankonde ve Bülent Alkış’ın yer aldığı “Hadi Öldürsene Canikom”unSes Tiyatrosu’ndaki prömiyerini izlerken aklımda hep Beauvoir’ın ‘hayatın alaylı benzeri’ diye tanımladığı yaşlılık vardı. Hayatın karşıtı ölüm demiyor, yaşlılık diyor. Tam da bunu anlatıyor oyun. İki yaşlı kadının Siyen ve Diha’nın dram ve mizahın kol kola girdiği hayatlarının alaylı benzerini ve onun içinde yaşadıklarını. Siyen’in general eşi on yıl önce ölmüş. Onun anılarıyla yaşıyor. Komşusu Diha ise kendine yazdığı aşk mektuplarıyla ayakta kalmaya çalışıyor. Siyen’in evinde geçiyor oyun. Bir bodrum katı. Pencereler tavan hizasında, demir parmaklıklı; yoldan geçenlerin sadece ayaklarını görmek mümkün. Yoksul bir ev burası. Eskimiş iki berjerin ortasında bir fiskos masası var. Yanı başlarında transistörlü bir radyo. Siyen ve Diha bu koltuklarda oturup sık sık geçmişi yad ediyorlar. Birbirleriyle didişiyorlar, birlikte gülüp, hüzünleniyorlar. Ağrıları var, yürüme güçlükleri… Dışarıyla bağları yok. Bu yoksul evde birbirlerine yol arkadaşlığı yapıyorlar. Ortada bir kanepe, aynalı vitrinler, eski fotoğraflar, dikiş makinesi, generalin son giydiği kıyafet ise dilsiz uşakta asılı. Bir gün radyodan bir anons duyuyorlar. Havagazı memuru kılığında genç ve yakışıklı bir katilin yaşlı kadınlara musallat olduğunu onlara önce tecavüz edip sonra öldürdüğünü duyuyorlar. Ürküp korkmak şöyle dursun, çalmayan kapılarını biri çalacağı için heyecanlanıyorlar. Yalnızlıkları nihayet bir erkek tarafından paylaşılacağı için. Ava gelecek adamı avlamak niyetindeler. Tecavüze razı geldiklerinden değil, bir şekilde havagazı memurunu kafa kola alıp hayatlarına bir eğlence katmak için. Yaşlılığın beraberinde getirdiği fiziksel güçlükler bir yana, toplumun dışına da itilmişler. Onlarla ilgilenen kimse yok. Onları hayata karıştıracak hiç kimse. Yoksulluk da izole oluşlarını besliyor elbet. Bir yardımcıları olsa, evden çıkma konusunda onlara yardım etse, tiyatro biletleri alınsa misal, gidip bir oyun izleyip dışarıda bir yemek yeseler… Beyoğlu’nda gezinseler yemek sonrası, bir de profiterol ne güzel olur. Hiçbiri mümkün değil. Hayata neşe katacak her şeyden mahrumlar. Rutubetli bodrum katına sıkışıp kalmışlar. Sonunda beklenen kişi geliyor. Ama katil olan değil, gerçek bir havagazı memuru. Ölçümünü yapıp, faturasını keserek gidecek adam. Siyen’den gördüğü izzeti ikram karşısında neye uğradığını şaşırıyor. Derdi bir an evvel işini bitirip gitmek. Siyen’in derdi ise bu hiç de katile benzemeyen adamla bir avuç neşe katmak hayatına ama tabii onu Diha ile paylaşmaya niyeti yok. Bu yanlış anlama, paylaşamama karmaşasında, tarihi tiyatro zaman zaman hüzünlü sessizliklerle susarken, çoğu zaman da kahkahalarla gençleşiyor. Aziz Nesin’in kahkahasını bile duyuyor insan. Hayat benzeriyle değil bizzat kendisiyle yaşanıyor. Barış Dinçel’in muhteşem sahnelemesinde Zeynep Kankonde ve Bülent Alkış rollerinin hakkını ustalıkla veriyorlar. Günay Karacaoğlu’na gelince, hayatı bizzat kendisi yapan, Siyen’i yaşlılığa meydan okutturan o eşsiz performansıyla oyunculuğuna bir kez daha hayran bırakıyor. Diha’yla yaşıt annemle birlikte izledim oyunu. Çok güldü çok eğlendi. Yanınıza bir Diha ya da Siyen alıp “Hadi Ödürsene Canikom”a gitmenizi, onların hayata karışmış olma mutluluğunu yaşamanızı çok isterim. İyi pazarlar.
Go to News Site