Collector
İspanya Başbakanı Sanchez efsanesi ve gerçekler: PCTE lideri García soL TV’ye konuştu | Collector
İspanya Başbakanı Sanchez efsanesi ve gerçekler: PCTE lideri García soL TV’ye konuştu
soL Haber

İspanya Başbakanı Sanchez efsanesi ve gerçekler: PCTE lideri García soL TV’ye konuştu

İspanya İşçileri Komünist Partisi (PCTE) Genel Sekreteri Astor García, soL TV’nin sorularını yanıtladı. Pedro Sánchez liderliğindeki İspanya hükümetinin dış politikadaki ikiyüzlülüğü ve NATO karşıtı tutumunun ardındaki gerçeklere, ekonomideki büyüme göstergelerine karşın yoksulluğun işçi sınıfı üzerindeki etkilerine, yeni sosyal demokrasinin iktidar partisi İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) ile bağımlılık ilişkilerine dair önemli açıklamalarda bulunan Gárcia, İspanya’da güncel durumu ve PCTE’nin yürüttüğü mücadeleyi anlattı. Program İspanya’nın ve başbakan Pedro Sánchez’in İran ve Filistin gibi konulardaki pozisyonuna ilişkin olumlu algıya değinilerek “İspanya toplumunda güçlü bir savaş karşıtı, antiemperyalist ve antisiyonist bir damar olduğunu biliyoruz. Aynı şeyi Pedro Sánchez ve hükümeti için de söylemek mümkün mü?” sorusuyla başladı. 'Sánchez’in savaş karşıtlığı vitrin siyaseti' Son dönemde Türkiye'deki sosyal medya kullanıcılarının Sánchez hükümetine yönelik ilgisini değerlendiren García, "ilerici" görünümün yanıltıcı olduğuna dikkat çekti. PCTE Genel Sekreteri García, İspanya toplumundaki güçlü savaş karşıtı damarın hükümet tarafından suistimal edildiğini belirtirken, Sánchez ve partisi PSOE’nin iddia edildiği gibi antiemperyalist olmadığını şu sözlerle vurguladı: “Şunu netleştirmek isterim: PSOE, hiçbir şekilde Siyonizm karşıtı veya antiemperyalist bir örgüt değildir. PSOE, 2022'de Madrid'deki NATO zirvesini düzenleyen partidir. Şu anda Türkiye de dahil olmak üzere yurt dışındaki NATO, AB ve BM misyonlarında 4.000'den fazla İspanyol askeri bulunduran hükümetin başındadır. Dahası, Ekim 2023'ten bu yana, Siyonistlerin Filistin halkına yönelik saldırganlığı sürerken İsrail ile silah ve her türlü askeri ürün ticaretine devam eden de bu hükümettir.” García, hükümetin halka yönelik açıklamaları ile gerçek uygulamaları arasındaki farkı "PSOE'nin bir şey söyleyip sonra başka bir şey yapma huyu vardır. Vitrine yönelik çok görkemli duyurular yaparlar ama hükümetin onayladığı gerçek önlemlere baktığınızda durumun hiç de söylendiği gibi olmadığını görürsünüz. Aslında bu durum neredeyse tüm uygulamalar için geçerli, özellikle de iş yasası alanında. Hükümetin 2018’den bu yana açıkladığı uygulamalar için de aynı durum geçerli. Dolayısıyla bence ‘savaşa hayır’ söylemine öncülük edilmesi daha çok görüntüye yönelik bir mesele, çünkü gerçek bir ilkesellikten ziyade başka hedefler açısından işe yarıyor" diyerek özetledi. ‘NATO ve Trump karşıtlığı seçim kaygılı taktiksel bir hamle’ Sánchez’in kendisini Donald Trump’a karşı "insanlığın son umudu" gibi sunduğunu belirten García, bu durumun 2027 seçimleriyle ilgili bir beka söylemi olduğuna dikkat çekti. García’ya göre Sánchez, bu karşıtlığı anketlerde geride olduğu aşırı sağa karşı da kullanıyor: “Trump’a karşı bu tutumun neden ortaya çıktı?  Çünkü aslında Pedro Sánchez’in Trump’a karşı bu tutumunun iç politikada da bir getirisi var. Seçim anketleri Sanchez’e iyi bir tablo çizmiyor, 2027 baharında seçim yapılması bekleniyor. Erken seçim olmazsa. Göreceğiz. Ama şu an için anketler PSOE’nin seçimleri kaybedeceğini ve sağ ve aşırı sağ partilerden oluşan bir koalisyonun kazanacağını söylüyor; Bunlar da bir deyişle Trump’ın mirasçıları, daha doğrusu İspanya’daki müttefikleri. Dolayısıyla Pedro Sánchez’in Donald Trump’a karşı bu tutumu aynı zamanda iç politikaya dönük. ‘Yeni faşizme karşı kurulan set biziz’ diyor. Dünyada Trump’ın temsil ettiği İspanya’da Vox gibi partilerin, temsil ettiği yeni sağa karşı bir set olduklarını söylüyorlar; ve o sağa karşı, insanlığın son umudu kendileri olmuş oluyor. Dolayısıyla bu söylem belli ölçüde karşılık buluyor. Bir yankı yaratıyor ve normalde başka koşullarda PSOE’yi desteklemeyi bile düşünmeyecek güçleri etrafında toplayabiliyor. Bu yüzden bunu çok iyi ayırt etmek ve şunu net görmek gerekiyor: PSOE, NATO’ya karşı değil, sadece Trump’a yönelik taktiksel bir karşıtlık kuruyor. Bunlar farklı şeyler.” PSOE’nin NATO konusundaki tarihsel tutarsızlığına değinen García, 1986 referandumunu hatırlattı: “İspanya’da, 1986 yılında bir referandum yapıldı. Sanırım ya tek ülkeydik ya da nadir ülkelerden biri, NATO üyesi bir ülkede halkın oyuyla üyeliğin devam edip etmeyeceği oylandı. Yani 1986’da yapılan bu referandumdan birkaç yıl önce 1982’de NATO’ya girme kararı almıştı İspanya, üstelik bu kararı alan hükümet de Frankist diktatörlüğünün devamcısı idi. Bu referandumu PSOE düzenledi, Aynı PSOE daha önce NATO karşıtlığını, NATO’ya girişe karşı çıkmayı bayrak edinmişti. Referandumu PSOE düzenliyor ama bu defa PSOE 1986 yılında İspanya’nın NATO’da kalması gerektiğini savunuyor ve bunu da ülkenin ulusal çıkarlarıyla ekonomik ve ticari çıkarlarıyla açıklıyor. NATO’da kalmanın doğru olduğunu söylüyor. Oysa dört yıl önce tam tersini savunuyorlardı. Bu mesele önemli, çünkü bence bu PSOE’nin NATO’ya karşı nasıl bir pozisyon aldığını ve NATO bağlamında nasıl bir rol oynadığını çok net biçimde ortaya koyuyor. 'Sánchez’in dış politikada benimsediği çizgi NATO’nun kendisine karşı bir çizgi değil' García hükümetin güncel yaklaşımına ilişkin de şu değerlendirmeyi yaptı: “PSOE, NATO’ya karşı değil 1984’ten bu yana da hiç olmadı. Aksine, esas olarak şu anda dikkate almamız gereken ya da göz önünde bulundurmamız gereken unsur PSOE’nin son kongrelerinde açık ve sürekli bir şekilde Avrupa Birliği’nin stratejik özerkliği meselesine vurgu yapmasıdır. PSOE’nin ve temsil ettiği kesimlerin asıl isteği Avrupa Birliği dediğimiz -bizim deyimimizle- emperyalist kutbun güçlendirilmesi. Bu yüzden, Avrupa ordusunun geliştirilmesi ve askerî kapasitesinin artırılması gerektiğini savunuyorlar Böylece Avrupa’nın dünyada bir sesi ve rolü olacağını düşünüyorlar. Bu cümlelerde bildiğimiz emperyalizm gizli. Ve şunu da düşünüyorlar: AB’nin kuracağı bu askeri yapı için NATO’da kalmak ve NATO desteği, olmazsa olmaz. Dolayısıyla, İspanya’da NATO tartışması aslında hiçbir zaman ortadan kalkmadı, hatta 1986’daki referandumdan ve hatta daha öncesinden beri. Bu tartışmanın iniş çıkışları oluyor, yoğunluğunun arttığı farklı dönemler var ve şimdi yeniden biraz gündeme gelmiş durumda. Ama şu anda süren tartışma yanıltıcı bir çerçevede gerçekleşen bir tartışma. Çünkü aslında bizim gördüğümüz kadarıyla Pedro Sánchez’in dış politikada benimsediği çizgi NATO’nun kendisine karşı bir çizgi değil. Zaten görüyoruz ki İspanya NATO’nun çeşitli askerî misyonlarında bulunmaya devam ediyor. 2022 NATO zirvesi İspanya'da yapıldı, Burada NATO’ya açık destek verildi. Yani ortada olan muhalefet NATO’ya karşı değil. Daha çok Trump’a karşıymış gibi görünen bir muhalefet. Dolayısıyla, Pedro Sánchez’in yapmaya çalıştığı şey ve kendini dünyaya Trump’a muhalefetin, ve Trump’ın temsil ettiği pozisyonlara karşı muhalefetin Batı Avrupa’daki referans kişisi olarak kabul ettirmek. Ama öte yandan ABD’de bugün Donald Trump yerine farklı, Demokrat Partili bir başkan olsaydı mesela aklıma gelen bir isim Kamala Harris başkan olsaydı ve bugün Trump’ın yaptığı gibi, İran’ı bombalamaya karar verseydi, o zaman Pedro Sanchez’in tutumu böyle olmayabilirdi. En azından biraz farklı daha az sertlikte olurdu, diyebiliriz.” ‘TKP ve PCTE arasındaki dostluk uzun yıllara dayanıyor’ Son dönemde İspanya ve Türkiye’den kullanıcılar arasında sosyal medyada gelişen etkileşimi değerlendiren García bu yakınlığın komünistler için yeni bir durum olmadığını belirtti. İki ülkenin komünist partileri arasındaki bağı şu sözlerle ifade etti: “İspanyol-Türk dostluğu bizi çok mutlu ediyor ve bunu memnuniyetle karşılıyoruz; çünkü biz bunu TKP ve PCTE arasındaki ilişki aracılığıyla zaten uzun yıllardır uyguluyoruz. Bu dostluğun bizim örgütlerimizin ötesine geçerek yayılması bizi sevindiriyor." ‘Antimperyalist akım yeterince örgütlü değil’ İspanya toplumunun emperyalist saldırganlık karşısındaki tutumuna değinen García, bu enerjinin siyasi bir güce dönüşmesinin önündeki engeli "örgütlülük" eksikliği olarak tanımladı: "İspanya'da önemli bir savaş karşıtı, siyonizm karşıtı ve anti-emperyalist akım var; ancak gerçek şu ki bu akım şu anda yeterli düzeyde örgütlenmiş değil. Mevcut farklı yapıların yürüttüğü çalışmaların, kitlesel ve güçlü bir hareket yaratması konusunda pratik bir zorluk yaşanıyor." Ekonomik büyüme masalı: '4 milyon işçi ay sonunu getiremiyor' İspanya'nın Avrupa'nın "ekonomik lokomotifi" olarak sunulmasını eleştiren García, makroekonomik büyümenin işçi sınıfı için bir anlam ifade etmediğini belirtti. García, eşitsizliği şu verilerle ortaya koydu: "Büyüme gerçek. Tabii bu makroekonomik anlamda bir büyüme. Gerçekten bir büyüme var. İspanya, gayrisafi yurt içi hasılasını oldukça yüksek bir hızla artırıyor. Çevredeki, euro bölgesindeki ve Avrupa Birliği’ndeki birçok ülkeden daha hızlı. Ama bildiğimiz gibi bu durum otomatik olarak işçi sınıfının yaşam koşullarına yansımıyor. Makro göstergelerin iyileşmesi çoğu zaman, tam da işçilerin hayat şartlarının kötüleştiği oranında gerçekleşir. Şu bir gerçek: İspanya’daki büyük şirketler, borsada işlem gören şirketler, 2025 yılında tarihî kârlar elde etti. Gerçekten tarihî. 65 milyar avroyu aşan bir kârdan söz ediyoruz. Ama bu kârı 30’dan az sayıda şirket paylaşıyor. Peki genel olarak halk bunu nasıl hissediyor? Bu şirketlerin elde ettiği bu ekonomik avantajdan ya da kârdan halka ne yansıyor? Açıkçası çok az. Tüm fiyatların oldukça hızlı bir şekilde arttığını görüyoruz. Ama aynı şeyin ücretler için geçerli olmadığını da görüyoruz. Alım gücü sürekli olarak düşüyor. Ve karşımıza gerçekten ürkütücü veriler çıkıyor: İspanya’da her beş kişiden biri şu anda yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 4 milyon kişiyse, çalıştığı bir işi olduğu halde ay sonunu getiremiyor." Özellikle barınma krizine dikkat çeken PCTE Genel Sekreteri, "Son 10 yılda kira fiyatları %100’den fazla arttı. Sabit işi ve kabul edilebilir maaşı olan bir işçinin bile artık bağımsız bir konuta erişim imkanı kalmadı" diyerek İspanya'nın şirketler için bir cennet, işçiler için ise yaşam standartları açısından Avrupa'nın en gerisinde kalan ülkelerden biri haline geldiğini vurguladı. 'Yeni sosyal demokrasi'nin çöküşü: 'Proje kapitalizmi daha 'sevimli' bir yüzle yönetmek' İspanya İşçileri Komünist Partisi (PCTE) Genel Sekreteri Astor García Podemos ve Sumar gibi "yeni sosyal demokrasi" oluşumlarının, kapitalizme "güler yüzlü bir çehre" kazandırmaya çalışırken karşılaştıkları sıkışmayı şöyle ifade etti: “Neden “yeni sosyal demokrasi’ diyoruz? Bunu temelde şu yüzden söylüyoruz: bu örgütler, ya da çevreler —çünkü bazılarına klasik anlamda örgüt bile denemez— bir araya gelen insan gruplarının öncelikli ve esas hedefleri parlamenter hedefler; yani bazı kurumlarda, yerlerde sorumluluk pozisyonlarında bulunmak, orada olmak. Biz bu yapıların, sonuç olarak eski sosyal demokrasi projesinin 21. yüzyıla güncellenmiş hâli olduğunu düşünüyoruz. O proje de şudur: kapitalizmi daha ‘sevimli’ bir yüzle yönetmek. Bundan yaklaşık on yıl önce, İspanya’da Podemos’un ortaya çıktığı dönem, aynı zamanda Yunanistan’da Syriza’nın en güçlü olduğu ve benzer yapıların neredeyse bütün Avrupa ülkelerinde ortaya çıktığı döneme denk düşüyor. Bu yapılar o zaman eski sosyal demokrasiyi aşmaya yönelmiş gibi görünüyordu, burada PSOE’nin temsil ettiği sosyal demokrasiyi Yunanistan’da PASOK Fransa’da PS, İtalya’da farklı partiler temsil ediyordu. Bu süreç, İspanya’da tam anlamıyla tamamlanmadı, PSOE’nin gerçekten önüne geçilmesi ya da onun aşılması gerçekleşmedi. Ve bu yapılar sonuç olarak bir bakıma eski sosyal demokrasinin çizgisinde, daha genç ve taze yüzlerle, kalmış oldular. Yani bunlar, yeni sosyal demokratlar. ama sonuç olarak, yaptıkları şeylerin eski, klasik sosyal demokrasinin bugüne kadar yaptıklarından farklı bir şey değil.” ‘PSOE’nin kalıcı destekçileri tam anlamıyla ve net bir iflasta’ Astor García parlamento hedefli siyaseti izleyen bu yapıların PSOE’nin birer eklentisine dönüştüğünü ifade etti: “Bu yapılar tam da bulundukları bu durum nedeniyle yani bütün yatırımlarını seçimlere yaptıkları ve PSOE’yi aşamadıkları için şöyle bir yere çıkıyorlar: PSOE’nin sosyal demokrasinin birinci öznesi olarak oynadığı rolü ortadan kaldıramayacaklarını kabul ediyorlar. Dolayısıyla kendilerine kalan tek rol PSOE’yi etkilemeye çalışmak. Bu PSOE ile koalisyonlara katılarak olabilir ya da belirli bir parlamenter varlıkla siyasi gündemin bazı unsurlarını belirleyerek PSOE’yi etkileyerek olabilir. Ama bunun pratikte anlamı şu: bağımsız bir siyaset perspektifinin tamamen ortadan kalkması. Yani PSOE’ye bağlı olmayan her türlü yaklaşımın kaybolması. Dolayısıyla bu çevreler bugün sağ ya da aşırı sağ örgütlerin büyümesiyle tehlikede olan şeyin demokrasi olduğunu söylediklerinde anlamamız gereken sosyal demokrat iktidarın tehlikede olduğu. Ve siyasi tercih olarak şunu seçtiler: PSOE’nin kalıcı destekçisi haline gelmek. Bunun için, yani PSOE’yi en doğru şekilde destekleyebilmek için de parlamentoda temsil sahibi olmak gerekiyor. Bunun için de seçim listelerinin nasıl oluşturulacağı meselesi ortaya çıkıyor. Ve tam da burada bu yapılar arasında muazzam bir çekişme başlıyor. Ama bu çekişmenin siyasi pozisyonlarla, savunulan programlarla ya da örgütlenme anlayışıyla ya da hangi meselelerin meclise taşınacağıyla pek ilgisi yok. Daha çok şöyle hesaplara dayanıyor: Bu listede birinci sıradaysam seçilirim ikinci sıradaysam seçilmeme ihtimalim var vesaire. Çok sert bir tartışma var ama bu tartışma isimler üzerinden dönüyor, yani kimlerin seçilebilecek sıralarda yer alacağı üzerinden. Başka bir deyişle Hangi sıraların önümüzdeki dört yıl boyunca parlamentoya ya da devlet aygıtının hangi kurumuysa oraya girme imkânı vereceği üzerinden dönen bir mücadele var. Dolayısıyla bu tam anlamıyla ve net bir iflas. Bir yandan da, o dönemde PSOE siyasetinden farklı bir siyasetin mümkün olduğuna inanan bunun kurulabileceğini düşünen insanlar için de büyük bir hayal kırıklığı. Bir zamanlar bunların farklı bir siyaset yapabileceğini düşünen insanlar şimdi kendilerini bir çıkmaz sokakta kötüyle daha kötü arasında bir seçim yapma mecburiyetinde buluyorlar. İşte bu, bu örgütlerin vardığı nokta. Bu duruma, kendi hataları yüzünden, kendi tutumları yüzünden, ama en çok da bağımsız bir siyasi pozisyonun yokluğu yüzünden geldiler.” Anketçi diktatörlüğü: 'Adayın ne kadar cazip olduğuna bağlı, arkasındaki siyasete bakılmıyor’ Örgütlenmeyi sadece seçimlere ve meclis koltuklarına indirgeyen bu anlayış karşısında İspanya İşçileri Komünist Partisi’nin stratejik hedefinin, işçi sınıfını burjuva hükümetlerinden ve yeni sosyal demokrasiden bağımsızlaştırmak olduğunu vurgulayarak sözlerini sonlandıran Astor García şunları söyledi: “Biz şöyle görüyoruz, işçi sınıfı ve halkın çoğunluğunun çıkarları için kalıcı olabilecek tek çözüm ancak bu çoğunluğun çıkarlarını tavizsiz biçimde savunan bir pozisyona dayanması gerekiyor. Ve bunun da o anda iktidarda olan burjuva öznelerden bağımsız olması gerektiğini düşünüyoruz. İşyerlerinde, okullarda, işçi sınıfının yaşadığı mahallelerde örgütlenmeye dair her türlü stratejiden tamamen vazgeçildi ve her şey kurumlara taşındı, parlamentolara, hükümetlere, meclislere, belediyelere. Ve bunun da çıktığı yer bir anketçi diktatörlüğü oldu. Artık her şey, adayın ne kadar cazip olduğuna bağlı hale geldi. Arkasındaki siyasete bakılmıyor. Dolayısıyla bunu yapmak için başkasına gerek yoktu. Eski sosyal demokrasi bunu gayet iyi yapıyor. Dönüp dolaşıp buraya varmak için bu kadar zahmete hiç gerek yoktu. Dolayısıyla bu çevrelerin geleceğiyle ilgili öngörüm muhtemelen PSOE’nin solunda bir alan doldurma oyununu sürdürmeye devam etmeleri. Hatta belki de birkaç yıl içinde PSOE’nin sol kanadı haline gelmeleri. Bu nüans tam anlaşılacak mı bilmiyorum ama esas olarak bugün PSOE’ye destek olmak için yer kapma mücadelesi veren o insanların birçoğunun birkaç yıl içinde doğrudan PSOE’ye katılması pek de şaşırtıcı olmayacaktır.”

Go to News Site