soL Haber
Televizyon tarihinin en iyi dizilerinden biri olarak gösterilen “The Wire” (dizideki anlamına karşılık düşen çevirisiyle ‘Dinleme Hattı’) kapitalizmin eleştirisini ABD’deki Baltimore şehri üzerinden kurarken ilginç detaylara yer verir. Dizi, televizyonda sıkça karşımıza çıkan, ileri teknolojiyle donatılmış, en karmaşık vakaların bile ardını kolayca görebilen olay yeri inceleme ve adli tıp anlatılarının yerine oldukça gerçekçi bir tablo sunar. The Wire teknolojiye ve olgusal verilere dayanan sistemin ne kadar kusurlu olabileceğini gözler önüne serer. Bir bölümde birden fazla cinayete ait deliller uygunsuz biçimde bir araya getirilir çünkü geçici olarak çalışan laboratuvar görevlisi, “ve diğerleri” anlamına gelen standart kısaltma “et al.” ifadesini anlayamamıştır. En çarpıcı örnek ise beşinci sezonda ortaya çıkar. Dedektif Jimmy McNulty, gerçek polislik faaliyetlerine bütçe sağlamak amacıyla, adli kanıtları manipüle ederek bir seri katil senaryosu kurgular. Bunu da ölüm sonrası oluşan morlukların boğulma izleriyle karıştırılabileceğini fark ettikten sonra hayata geçirir. Dizi, teknolojik gözetimin de mutlak bir doğruluk üretmediğini benzer biçimde gösterir. Uyuşturucu çetesiyle yollarının kesişmesinin ardından polis tarafından güvenliği için başka bir şehre gönderilen bir çocuk, arkadaşıyla yaptığı telefon görüşmesinde Baltimore’a geri döneceğini söyler. Ancak hattı dinleyen görevli bu sözün taşıdığı hayati önemi kavrayamaz ve konuşmayı “ilgisiz” olarak sınıflandırır. Polis departmanından habersiz Baltimore’a dönen çocuk, çete tarafından öldürülür. The Wire bu sahneler aracılığıyla, gerçeğin çoğu zaman bireysel kötücüllükten değil, sorumluluğun atomize edildiği, insan yararına işlemeyen sistemden ötürü kaybolduğunu vurgular. Gerçek, yaşamın farklı alanlarında, pratikte değişebilen nedenlerle kimi zaman kaybolur, kimi zaman da kaybettirilir. Bu yazıda, irili ufaklı medya organizasyonlarında gerçeğin “teyit” ya da “bilgi doğrulama” adı altında nasıl kasıtlı biçimde ortadan kaldırıldığını inceleyeceğiz. Peki, “gerçek” nedir ve nasıl kaybedilir? 'Teyit' birimlerinin yükselişi Batılı medya kuruluşları, son yıllarda “gerçeği” açığa çıkarma iddiasıyla “doğrulama” veya “teyit” başlıkları altında yeni birimler tesis etti. Platform medyası ise, örneğin Meta, bu işlevi üstlenmesi için farklı ülkelerde bazı internet sitelerini fonladı. Reuters, NBC, BBC, CNN gibi ağların bünyesinde kurulan ve çalışmalarının çıktısını haber formatında kamuoyuna sunan bu birimler, kurumların kendi haberlerini doğrulamak yerine başkalarının söylediklerini ya da yayımladıklarını irdelemeye adandı. Bu dönüşümle birlikte “teyit” faaliyetleri, haber üretim sürecinin tamamlayıcı bir unsuru olmanın ötesine geçerek, müstakil ve kurumsallaşmış bir içerik alanına dönüştü. “Teyit”, ağırlıklı olarak “karşı cephede” yer alanların aktardıklarını inceleyip bunlar üzerinde şüphe üretmeye yönelen bir pratik hâline gelirken, “gerçek” ise maddi olarak doğrulanabilir olana eşitlendi. Oysa gerçek ya da hakikat, tek tek maddi iddiaların kontrolüyle değil, ancak bu olguları üreten sınıfsal ilişkilerin, güç mücadelelerinin ve tarihsel süreçlerin bütününde açığa çıkar. Batı’nın “hakikat” alanına müdahalesi, dijital çağın bilgi kirliliğine, sosyal medya üzerinden yayılan yalanlara ve kamuoyunun güven krizine karşı geliştirilmiş teknik bir yanıt olarak gerekçelendirildi. “Yalan haber” olgusu yeni değil ancak sosyal medya platformlarının yaygınlaşmasıyla birlikte hem üretim hem de dolaşım hızı belirgin biçimde arttı. Buna ek olarak yapay zekâ teknolojilerinin gündelik hayata entegre olması, görsel ve işitsel içeriklerin üretimini ve manipülasyonunu daha önce görülmemiş ölçüde kolaylaştırdı. Ancak yalan haber üretimine ilişkin tartışmaların merkezinde uzun süredir Batı basını, daha geniş anlamda ise ana akım medya bulunuyor. Söz konusu kuruluşlar hem tarihsel olarak daha uzun bir yayın geçmişine sahip hem de küresel ölçekte ulaştıkları kurumsal güç ve etki bakımından diğer kaynaklarla kıyaslandığında çok daha belirleyici bir konumda bulunuyor. Bilgi üzerindeki tekeli son yıllarda ciddi biçimde sarsılan Batı medyasının yaşadığı güven kaybı da “hakikati” kimin aktardığına dair bir krize işaret ediyor. ABD merkezli araştırma şirketi Gallup tarafından 2025 yılında yayımlanan verilere göre, Amerikalıların yalnızca yüzde 28’i haberlerin eksiksiz, doğru ve tarafsız biçimde sunulduğuna “çok” ya da “oldukça” güvendiğini belirtiyor. Benzer bir eğilimi küresel ölçekte de gözlemlemek mümkün. Çok sayıda izleyici ve okuyucu, ticari medya kuruluşlarının geniş toplum kesimlerinin çıkarlarını temsil etmediğini dile getirirken, bu durum alternatif medya kaynaklarına yönelimi de artırıyor. Haber merkezlerinde erime Öte yandan gazetecilik alanında da hem nitelik hem nicelik bakımından kayda değer bir aşınma gözlemleniyor. Son on yılda, haber merkezlerinde çalışan gazetecilerin sayısında dünya genelinde dramatik bir düşüş yaşandı. Medya kuruluşlarının yoğunlaştığı ABD’de, haber merkezlerinde çalışanların sayısı 2008 ile 2020 arasında dörtte birden fazla azaldı. Yalnızca 2024-2025 yılları arasında binlerce kişi işten çıkarıldı. 2022-2023 döneminde Gazetecileri Koruma Komitesi, dünya genelinde şimdiye kadarki en yüksek gazeteci tutuklama sayısını kaydetti. Tüm bunlara ek olarak ana akım medyanın haber üretiminde sergilediği taraflılık, alternatif medya mecralarının daha geniş kitlelere ulaşmaya başlamasıyla da sıklığı artan şekilde sorgulanmaya başlandı. Gelinen nokta, “gerçek gazetecilik” tanımının ve “hakikat” kavrayışının ana akım medya tarafından ciddi müdahalelerle yeniden biçimlendirilmesi girişimlerine yol açtı. Alternatif medya organizasyonları ve bu organizasyonlarda çalışan gazeteciler “profesyonel olmamak” veya “tarafsızlık ilkesini yitirmekle” suçlandı. Bunun yanı sıra, bir olguyu tarihsel ve siyasal bağlamı içinde ele alarak aktarma ilkesi ortadan kaldırılırken, “tarafsızlık” iddiası altında karşıt görüşlerin asimetrik biçimde sunulmasına dayalı bir sistem icat edildi. Bu eğilim, somut örneklerde izlenebiliyor. Filistinli bir mahkûma güvenlik kameraları önünde tecavüz eden İsrailli askerler hakkındaki suçlamaların düşürülmesine ilişkin BBC tarafından hazırlanan bir programda, İsrail’de İşkenceye Karşı Halk Komitesi adlı sivil toplum örgütünün direktörü Sari Bashi, ordunun söz konusu tecavüzü örtbas etmeye çalıştığını ifade etti. Bu değerlendirmenin hemen ardından program sunucusunun, tecavüzü görüntülere ve mahkûmun iç organlarının zarar görmesine rağmen inkâr eden İsrail’in resmî açıklamasına ayrıca yer verme gereği duyması, söz konusu “denge” arayışının editoryal pratikte nasıl işlediğine dair dikkat çekici bir örnek. Bu örnekle ilgili bir diğer çarpıcı nokta ise, “teyit” birimleri İsrail askerlerinin tecavüz suçunu işlediğini gösteren görüntüleri inceleyip sonuçlarını kamuoyuyla paylaşma yönünde bir girişimde bulunmamış olması. Bugün, her başlıkta ve her koşulda gazetecilik faaliyetini sürdürerek hakikati kamuoyuyla paylaşma pratiğinin yerini “iki tarafın görüşlerine başvurma”, “profesyonellik” ve pratikte mutlak biçimde gerçekleşmesi mümkün olmayan “tarafsızlık” iddiası almış durumda. Ancak bu yaklaşımın kurumsallaşması da, Batı medyasının yaşadığı güven ve etki kaybına yanıt üretmekte yetersiz kalıyor. Batı medyasının içine düştüğü krizi derinleştiren bir başka dikkat çekici gelişme, başta Rusya olmak üzere bazı “rakip” ya da “hasım” olarak konumlandırılan devletlerin medya kuruluşlarının faaliyet alanlarını genişletmesi oldu. “Hasım” devletlerin medyaya aktardıkları kaynakları da artırmalarıyla, Batı’nın “bilgi” üzerindeki üretim ve dolaşım tekeli kırılmaya başladı. Batı basını ve kurumlarının bu sarsıntıya verdiği yanıtlardan biri, kusurlu bir dünyada doğruluğu yalnızca kendilerinin sağlayabileceği iddiasıyla, bir diğer deyişle “teyit” birimlerinin hayata geçirilmesiyle, sahneyi bir kez daha işgal etme girişimi oldu. Doğrulama gündeminin siyaseti Doğrulama, görünürde yalnızca bir kontrol işlemi olsa da, gerçekte güçlü bir gündem kurma pratiği. Her iddia aynı şekilde mercek altına alınmaz, her kaynak aynı derecede şüpheyle karşılanmaz veya her savaş, her katliam, her devlet anlatısı aynı yoğunlukta doğrulama testine tabi tutulmaz. Dolayısıyla “teyit” faaliyetinde asıl belirleyici meselelerden biri, hangi iddiaların ya da hangi alanların doğrulama konusu haline getirildiği. The New York Times (NYT) gazetesinin Aralık 2023 tarihinde yayımladığı “Sözsüz Çığlıklar: Hamas 7 Ekim’de cinsel şiddeti nasıl silah olarak kullandı” başlıklı haberi gazetenin ön sayfasında basıldı ve büyük ses getirdi. Haber için seçilen ana fotoğrafta yas içindeki bir aile yer alıyor. Geniş bir salonun ortasında, zaman sanki duvara asılı saatle birlikte donmuş. Kanepede yan yana oturan üç insan var ama her biri kendi içine çekilmiş gibi. Ortadaki adamın bakışlarında yorgun bir kabulleniş, yanında ona yaslanan kadında ise kırılgan bir tutunma var. Sağdaki genç kadın, kanepede ancak sanki zihni çok uzaklarda gibi. Solda, ayakta duran kadın ise rafın önünde, fotoğraflara bakıyor. Bu sahnede kimse konuşmuyor. Kayıp, yalnızlık ve birlikte kalmaya çalışma hali aynı anda var. Fotoğraftaki dağılmış ama bir arada durmaya çalışan kişiler, 7 Ekim’deki Hamas saldırısında tecavüze uğradığı iddia edilen ve öldürülen İsrailli Gal Abdush’un ailesi. Haber, “siyah elbiseli kadın” olarak tanımlanan Gal Abdush’un hikâyesiyle açılıyor. Makale, “İsrailli polis yetkililerinin Abdush’un tecavüze uğradığına inandığını” aktaran ifadelere yer verirken, Abdush’u da “7 Ekim saldırıları sırasında İsrailli kadın ve kız çocuklarının maruz kaldığı dehşetin sembolü” olarak nitelendiriyor. NYT’nin ilgili haberinde Abdush ile eşinin ailelerine gönderdiği WhatsApp mesajlarına da yer veriliyor. Ancak bazı aile üyelerinin, bu kritik mesajlara dayanarak İsrailli yetkililerin tecavüz iddialarının uydurma olduğuna inandıkları bilgisi her nasılsa dışarıda bırakılıyor. Ailenin aktardığı bilgilere göre Abdush sabah 6.51'de ailesine mesaj atarak “sınırda başlarının belada olduğunu” yazdı. Saat 7.00'de ise kocası, Gal Abdush’un öldürüldüğünü bildiren bir mesaj attı. Ailesi, Gal Abdush’un Hamas’ın el bombası atması sonucu hayatını kaybettiğini belirtti. Abdush’un kız kardeşine göre, iki mesaj arasında geçen dokuz dakikada, hatta belki daha kısa bir sürede kardeşinin “tecavüze uğraması, boğazlanması ve yakılması” iddiası inandırıcı değil. Tecavüz iddiası hakkında konuşan eniştesi ise açıkça “Bunu medya uydurdu” diyor. Aile, NYT’nin kendilerine yalnızca “Gal’in anısına bir haber yazmak istediklerini” söylediğini belirtiyor ve ekliyor: “Başlığın tecavüz ve vahşet hakkında olacağını bilseydik, bunu asla kabul etmezdik.” NYT ise bu açıklamalar karşısında Abdush’un kız kardeşinin açıklamasını itibarsızlaştırmaya çalışarak onun “ne yaşandığı konusunda kafasının karışık olduğunu” ve “kız kardeşini korumaya çalıştığını” iddia edecek kadar ileri gidiyor. İsrailli bir film yapımcısı ve eski hava kuvvetleri istihbarat görevlisi olan Ana Schwartz, New York Times tarafından, partnerinin yeğeni Adam Sella ve NYT’nin Pulitzer ödüllü muhabiri Jeffrey Gettleman ile birlikte, 7 Ekim’de Hamas tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen cinsel şiddetle ilgili, dünyanın Gazze Şeridi’ndeki süregiden savaşı anlama biçimini değiştirebilecek bir soruşturma üzerinde çalışmak üzere görevlendirilmişti. Haber yayımlandığından beri özellikle Schwartz tarafından yapılan açıklamalar, Gettleman önderliğinde yaklaşık iki ay boyunca yapılan çalışmada aslında somut veriye ulaşılamadığını; iddiaları doğrulamada engellerle karşılaştıkları her adımda, isimsiz İsrailli yetkililere veya anlatılarındaki ciddi çelişkiler defalarca açığa çıkarılmış görgü tanıklarına yöneldiklerini ortaya koyuyor. Schwartz verdiği bir röportajda, başvurdukları tüm güvenilir kaynaklardan ya “tecavüze dair bir ize rastlanmadığı” ya da “böyle bir olaya tanık olunmadığı” yönünde yanıt aldıklarını belirtiyor. Abdush’un ailesinin, adli tıp yetkililerinin ve sistematik bir cinsel saldırıya şahit olmadıklarını belirten görgü tanıklarının açıklamalarının yanı sıra, The Intercept adlı medya kuruluşunun başarılı ve detaylı incelemesi, NYT’nin makalesinde yer alan birçok iddiayı çürütmüş durumda. Ancak NYT bugüne kadar ne özür diledi ne de makaleyi geri çekmeye yanaştı. Gazetenin bu krize verdiği yanıt ise, muhabiri Gettleman aracılığıyla, habercilikte bir araç olarak işletilmesi gereken “doğrulama” faaliyetinin gazetecilerin görevleri arasında olmadığını öne sürmek oldu. Makalenin yayımlanmasının ardından Gettleman, Columbia Üniversitesi tarafından düzenlenen, cinsel şiddet konulu bir panele konuşmacı olarak davet edildi. Gettleman panelde, gazeteye Polk Ödülü kazandıran haberciliğini savunmak yerine, gazetecilerin “kanıt” arama gerekliliğini reddetti: “ (…) ‘kanıt’ kelimesini bile kullanmak istemiyorum çünkü kanıt neredeyse hukuki bir terim ve bir iddiayı ispatlamaya ya da mahkemede bir dava kurmaya çalıştığınızı ima eder. Bu benim rolüm değil. Hepimizin farklı rolleri var. Benim rolüm belgelemek, bilgi sunmak ve insanlara ses vermek. Ve biz, [7 Ekim saldırısında] şiddetin her türlüsüne dair, yani cinsel şiddetle ilgili olarak da bilgi bulduk .” Batı kaynaklarının ‘meşruiyeti’ Batı merkezli kaynakların iddiaları ya da aktarımları çoğu zaman varsayılan meşruiyetle dolaşıma girerken, Batı dışı kaynakların, özellikle de savaş, işgal, sömürgecilik ve devlet şiddeti bağlamında konuşan ezilen toplulukların tanıklıkları daha baştan “doğrulanması gereken” materyal gibi ele alınır. Böylece doğrulama mekanizması, masum görünürken aslında fiilen asimetrik bir şüphe rejimi kurar. Bunun çarpıcı örneklerinden biri, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başlamasıyla ortaya çıktı. ABD’nin bir ilkokulu bombalayarak 165 çocuğu öldürdüğü saldırı, “teyit” birimleri tarafından, suçun vahametini azaltacak ve olay etrafında bir şüphe atmosferi yaratacak biçimde didik didik incelendi. Okulu bombalayan tarafın ABD olduğunun net bir şekilde anlaşılmaya başlamasının ardından ise teyit faaliyetleri, saldırının Devrim Muhafızlarına ait bir tesisin yakınındaki bir yapının “yanlışlıkla” vurulmuş olabileceği ihtimali etrafında yoğunlaştı. Bu yaklaşım, trilyon dolarlık bütçeye, binlerce personele ve ileri teknolojik kapasiteye sahip bir ordunun, açık kaynaklarda dahi okul olarak işaretlenmiş bir hedefi “hata sonucu” vurmuş olabileceği iddiasını, ordunun yapay zekâ kullanımına yönelmesi ve Trump yönetiminin bu tür hataları önlemeye yönelik personel azaltımına gitmiş olması gibi gerekçeler üzerinden adeta meşrulaştıran bir söylem üretti. Bu gerekçelerin herhangi biri ya da tümü doğru olabilir; aynı ölçüde, hiçbirinin gerçeği yansıtmama ihtimali de mevcut. Buradaki asıl sorun ise saldırıyı yapan aktörün kim olduğuna bağlı olarak Batı medyasının teyit mekanizmalarının, veri düzeyindeki kesinlikten ziyade ABD lehine işleyecek biçimde konumlanması. Bu çerçevede, ortaya çıkan anlatının tamamlayıcı unsurlarından biri de, saldırıda hayatını kaybedenlerin sayısı ve yaş dağılımı gibi verilerin savaşın kendisinden daha çok sorgulama konusu hâline getirilmesi. Örneğin, BBC’nin 16 Mart tarihinde yayınlanan “The Global Story” adlı programın bölüm başlığı şöyleydi: “ İran’da bir okula düzenlenen hava saldırısı savaş suçu muydu? ” Programa konuk edilen BBC Verify ekibinden Merlyn Thomas, saldırının ardından nasıl bir teyit süreci izlediklerini şöyle anlatıyordu: " (…) [Saldırı sonrası internette paylaşılan] görüntüleri, konum belirleyici unsurlar, duvarlar, okul binasının yan tarafındaki renk desenleri gibi ayrıntıları kullanarak doğrulayabildik. Bu sayede görüntülerin tam olarak nerede çekildiğini tespit ettik. Aslında bu, 'coğrafi konumlama' dediğimiz şey, yani bir olayın tam olarak nerede gerçekleştiğini nasıl bildiğimizi ve görüntülerin güncel olduğunu nasıl doğruladığımızı ifade eden bir yöntem. Bu şekilde görüntülerin gerçek ve özgün olduğunu anladık ." Program sunucularından birinin sorusu üzerine Thomas: " İran medyası tarafından el yazısıyla hazırlanmış bir liste yayımlandı; bu listede isimler ve doğum tarihleri yer alıyordu. Bu isimlerden 48’inin 6 ile 11 yaş arasında olduğu görülüyordu. Ancak bu isimlere ilişkin doğrulama açısından yapılabilecekler sınırlı kaldı. Öte yandan cenaze törenine ait yayın görüntülerinde küçük tabutlar, yetişkin boyutunda tabutlar ve bu tabutların üzerinde kişilere ait fotoğraflar, kimi zaman çocukların yüzleri ve isimleri yer alıyordu. Bu görüntüler üzerinden, listede yer alan üç isim ile tabutların üzerindeki üç ismi eşleştirebildik. Bu tür ayrıntılı ve mikro düzeyde doğrulamalar yapılabiliyor; ancak bu, 168 ölü ve 110 çocuk gibi toplam rakamların kesin biçimde teyit edildiği anlamına gelmiyor. Bununla birlikte Eğitim Bakanlığı, söz konusu okulda 264 öğrencinin bulunduğunu açıkladı ." Barbarlığa değil kurbanlara odaklanan bu “teyit” sürecinin ardından, Batı basınında söz konusu saldırıda katledilenler için “savaşta öldüğü iddia edilen çocuk kurbanlar” ifadesi daha sık kullanılır hale geldi. Saldırının faili ABD’nin adı başlıklardan silindi, çocukların katli elbirliğiyle “iddiaya” dönüştürüldü. Washington yönetiminin okula “ double tap strike ” denilen yöntemle saldırması, Batı ana akım medyasında öldürülen çocukların gerçek yaşı ve sayısı kadar irdelenmemiş olabilir. Bu “çifte saldırı”, bir hedefin vurulmasının ardından birkaç dakika içinde aynı noktaya ikinci bir saldırının düzenlenmesi esasına dayanan askeri bir taktik. Kayıpları artırmayı amaçlayan yöntem, ilk saldırının ardından yardım için olay yerine gelecek kurtarma ekiplerini, sağlık görevlilerini ve sivilleri de hedef alabilecek şekilde kurgulanıyor. Yani ABD gerçekte Devrim Muhafızlarına ait bir yeri vurduğunu düşünüyor olsaydı bile, çifte saldırı planlayarak aslında olay yerine gelecek ilk yardım görevlilerini, sağlık ekiplerini ve sivilleri de öldürmeyi hedeflemişti. Çifte saldırı taktiği ve bu taktiğin başından beri kimleri hedefe aldığı gerçeği, ne yazık ki BBC ekibi tarafından “teyit” merceği altına alınmadı. Bu konu, saldırıyı düzenleyen tarafın kim olduğu konusundaki “teyit” faaliyetleri kapsamında danışılan uzmanların söylemleri olarak, daha dolaylı biçimde okuyucuya aktarıldı: Sunucu: Pek çok kişinin gördüğü, yukarıdan çekilmiş ve yerde açılmış çukurları gösteren görüntüye gelecek olursak: Bu görüntüyü doğrulayabildiniz mi ve kaynağı neydi? Thomas: (…) Görüntüler uzmanlarla paylaşıldığında, birden fazla saldırı izine rastlandığı ve bölgenin birden fazla kez hedef alındığı yönünde değerlendirmeler yapıldı. Ayrıca hedeflerin birbirine yakınlığı, saldırının belirli bir kasıt içerdiğine işaret ediyor, yani bu durumun büyük olasılıkla bilinçli bir hedefleme sonucu gerçekleştiği ifade edildi . Uydu görüntülerine bakıldığında ise saldırıya uğrayan alan hakkında şu bilgiler elde edildi: Okul binası görüntünün sağ üst köşesinde yer alırken, hemen güneybatısında bir askerî tesis bulunuyor. Alanın geri kalanı da neredeyse “L” şeklinde uzanan bu askerî kompleksin parçası gibi görünüyor. Okul binasının bu kompleksin bir parçası olup olmadığına dair yoğun tartışmalar yürütüldü. Google uydu görüntülerinde, herkesin erişimine açık eski kayıtlarda, 2013 yılında okul ile askerî tesisin aynı kompleks içinde yer aldığı görülüyor. Ancak 2016 yılına ait görüntülerde iki yapı arasında belirgin bir duvarın bulunduğu, yani okul ile askerî tesisin fiziksel olarak ayrıldığı anlaşılıyor. 'Gerçeğin' maddi doğrulamaya indirgenmesi Avustralyalı gazeteci John Pilger, editörlüğünü yaptığı “Bana Yalan Söyleme” adlı kitabında, en sevdiği alıntılardan birinin Amerikalı gazeteci T. D. Allman’a ait olduğunu yazar: “ Gerçek anlamda nesnel gazetecilik, yalnızca olguları doğru aktarmakla kalmaz, olayların anlamını da doğru kavrar ve yansıtır. Sadece bugüne hitap etmekle yetinmez, zamanın sınavına da dayanır. Yalnızca ‘güvenilir kaynaklar’ tarafından değil, tarihin akışı içinde de doğrulanır. Öyle bir gazeteciliktir ki, olaylardan on, on beş, yirmi, hatta elli yıl sonra bile hâlâ olaylara doğru ve derinlikli bir ayna tutmayı sürdürür. ” “Teyit” faaliyetlerindeki temel sorunlardan bir diğeri, “hakikati” çoğu zaman maddi olarak doğrulanabilir olana indirgemesi. Oysa toplumsal ve tarihsel gerçeklik her zaman tekil veri noktaları üzerinden kavranmaz. Bir olayın doğrulanabilir parçaları ile o olayın tarihsel anlamı arasında ciddi bir mesafe bulunabilir. ABD’deki tutuklanma oranları incelendiğinde, siyahların nüfusa oranla en yüksek mahkûmiyet ve hapiste tutulma oranına sahip grup olduğu görülüyor. Güncel verilere göre siyahlar, ülkedeki toplam nüfusun yaklaşık yüzde 14’ünü oluşturmalarına rağmen, hapishane ve tutukevi nüfusunun yaklaşık yüzde 37’sini oluşturuyor. Bu başlıktaki olası bir tartışmada “teyit” araçlarının işletilmesiyle okuyucuya ancak siyahların daha çok suç işlediği ve daha çok hüküm giydiği söylenebilirdi. Bu istatistiklerin arkasında yatan sistematik eşitsizlikler, yoksulluk, köleliğin yarattığı kuşaklar arası travma aktarımı, Jim Crow döneminden miras kalan cezalandırma politikaları, hapishanelerdeki emek sömürüsü ve daha birçok kritik etkenden yalnızca çok azı “teyit” haberlerinin ancak tali unsuru olarak okuyucunun karşısına çıkabilirdi. Bu nedenle, bir haber kurumunun görevi yalnızca “Bu rakamlar doğru mu?” sorusunu sormakla sınırlı kalamaz. Bu verilerin hangi tarihsel üretim ilişkilerinin ürünü olduğunu, hangi sınıfsal güç dengeleri içinde ortaya çıktığını ve hangi ideolojik aygıtlar aracılığıyla meşrulaştırıldığını açığa çıkarmak gerekir. Aksi halde doğrulama pratiği, bu eşitsizlikleri sorgulamak yerine onları yeniden üretmenin teknik aracına dönüşür. Bir bombardımanın belirli bir koordinatta gerçekleştiğini kanıtlamak mümkün ancak bu bombardımanın egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir devletin sistematik şiddet politikasının parçası olup olmadığı aynı yöntemle “teyit” edilemez. Bu ikinci düzeyde mesele artık yalnızca olgusal değil, doğrudan doğruya tarihsel ve siyasal bir çözümleme konusu. Ne var ki yalnızca ilk düzeyi meşru bilgi alanı olarak kabul eden egemen söylem, tekil olayların doğrulanabilirliğini öne çıkarırken, bu olayları üreten sınıfsal ilişkileri ve tarihsel bütünlüğü sistematik olarak geri plana itiyor. Dolayısıyla teyit, hakikati bütünlüğü içinde kavrayan bir pratik olmaktan ziyade, onu ölçülebilir, işaretlenebilir ve sınıflandırılabilir parçalara ayıran bir teknik olarak işliyor. Bu teknik, “doğruyu savunma” iddiası taşısa da, gerçekte hakikatin tarihsel ve sınıfsal bütünlüğünü parçalayarak onu egemen sınıfın çıkarlarıyla uyumlu bir biçimde yeniden düzenliyor. Bu nedenle teyit, hakikati açığa çıkarmaktan uzak olduğu gibi, onun daha geniş ve derin boyutlarını görünmez kılan bir işleve sahip. Tekrar BBC’nin programına dönelim: Sunucu: ABD ordusunun hedef seçme kararlarını ilk etapta nasıl aldığını ve bu kararları şekillendiren hukuki ve ahlaki hesaplamaların neler olduğunu daha iyi anlamak istedik. Bu nedenle, daha önce Obama yönetimi sırasında Savunma Bakanlığı’nda baş hukuk danışmanının özel danışmanı olarak görev yapmış olan Yale Üniversitesi uluslararası hukuk profesörü Oona Hathaway ile görüştük. Sunucu: Ordu bir hedefe saldırıp saldırmamaya karar verirken nasıl bir süreç izliyor? Hathaway: Bu süreç bağlama göre değişir. Bazı durumlarda bir bölgeyi uzun süre izleyerek faaliyet örüntülerini analiz etme imkânınız olur, bazı durumlarda ise bu kadar zamanınız olmaz. Şüphe oluştuğunda genellikle bir JAG, yani askerî hukukçu devreye girer ve rehberlik sağlar. Ayrıca ‘angajman kuralları’ dediğimiz bir çerçeve vardır. Bu kurallar düzenli olarak gözden geçirilir ve benim de zaman zaman dahil olduğum bir süreçti. Temelde, uluslararası hukukun sahadaki personelin uygulayabileceği somut kurallara çevrilmiş halidir. Hedefleme kararlarında bu kurallar belirleyici rol oynar. Sunucu: ABD ordusunun İran’daki hedefleri seçerken de benzer bir süreç izlediği söylenebilir mi? Hathaway: Evet, ancak bir çekinceyle. Son dönemde ABD ordusunun hedef seçimine yardımcı olmak için yapay zekâ kullanmaya başladığına dair haberler var. 2014-2015 döneminde bu söz konusu değildi. Bugün ise nihai kararın hâlâ bir insan tarafından verildiği ifade edilse de, hedeflerin belirlenmesinde yapay zekânın kullanıldığı anlaşılıyor. Ancak yapay zekânın tam olarak nasıl devreye girdiği ve insan denetiminin nasıl işlediği konusunda kamuya açık net bir bilgi yok. Bu tür soru ve yanıtlar, dikkatli dinleyicilerin ve okuyucuların kafasında bazı soru işaretleri yaratsa da genel olarak rasyonel ve güven verici bir çerçeve sunuyor: Veri toplanır, faaliyet örüntüleri analiz edilir, askerî hukukçular devreye girer ve angajman kuralları titizlikle uygulanır. Ancak tam da bu teknik dil ve kurallara dayalı saldırı dili savaşın kendisinin meşruiyetini değil savaş içindeki şiddetin ne kadar “usulüne uygun” icra edildiğini tartışıyor. Böylece “doğru prosedür” ve teyit “yanlış savaşın” üzerini örten bir teknik dil haline geliyor. Güç ilişkileri ve kaynak sorunu Doğrulama ya da teyit, gerçekte güce karşı denetim uygulamak yerine, çoğu durumda gücün onayladığı bilgi formatlarını meşrulaştırıyor. Yani “teyit” hakikati güçten ayıran değil aksine güçle uyumlu bilgi biçimlerine ayrıcalık tanıyan bir çerçeve kuruyor. Sorun hangi tür kaynağın bilgi sayıldığı sorunu. Kaynak hiyerarşisi burada merkezi bir role sahip. Uydu görüntüleri, resmi açıklamalar, büyük haber ajansları, uluslararası kurum raporları, açık kaynak istihbarat verileri ve teknoloji şirketlerinin sağladığı araçlar, teyit sürecinin temel dayanakları arasında yer alıyor. Bu araçların kendisi elbette bütünüyle değersiz değil, ancak mesele, bu kaynakların tarihsel ve siyasal olarak tarafsız olup olmadıkları. Son dönemde yapay zekâ teknolojisindeki gelişmeler, maddi olarak doğrulanabilir sanılan “gerçeklikten” dahi şüphe etmemiz gerektiğine işaret ediyor. Uzun yıllar boyunca fotoğraf ve video düzenlemenin teknik zorlukları, bu materyallerin büyük ölçüde tartışmasız kabul edilmesine yol açmıştı. Ancak yapay zekâ tabanlı düzenleme araçları, neredeyse kusursuz şekilde ses ve görüntü üretebiliyor. Aldatma teknolojileri, tespit ve doğrulama araçlarıyla paralel bir hızda gelişiyor. Otorite üretimi “Teyit” birimleri kuran medya organları ya da bu alan üzerine yoğunlaşmış internet siteleri, bilgiyi doğrulamaya adanmış gibi görünürken kendilerini de doğruluğun hakemi olarak konumlandırıyor. Böylece doğrulama birimleri, yalnızca haber üreten yapılar olmaktan çıkıp haber alanının üzerinde bir tür yargı mercii gibi davranan yapılara dönüşüyor. Bu birimler çoğu zaman medya tekellerinin, uluslararası fon ağlarının ve platform medyasının sınırları içinde faaliyet gösteriyor. Dolayısıyla hangi bilginin “doğru”, hangisinin “şüpheli” sayılacağı, yalnızca yöntemsel bir mesele değil aynı zamanda egemen sınıfın çıkarlarıyla uyumlu bir seçme ve eleme süreci. Bu durumun iki sonucundan bahsetmek mümkün. Birincisi, okuyucu ile bilgi arasına yeni bir uzmanlık katmanının yerleşmesi. Okuyucu artık yalnızca habere değil, haber üzerine hüküm veren kuruma da bağımlı hale getiriliyor. İkincisi ise, bu kurumların kendi ön kabullerinin, kaynak tercihlerinin ve siyasal sınırlılıklarının görünmez kılınması. Zira kendisini “doğruluk denetçisi” olarak kuran bir yapı, ideolojik konumunu daha etkili bir şekilde gizleyebiliyor. Kendi çerçevesi doğal, teknik ve kaçınılmazmış gibi yansıtılıyor. Bilgi üzerindeki otorite, modern medyada güven krizini çözmekten çok sınıfsal olarak yapılandırılmış yeni bir güven hiyerarşisi kuruyor. Güven artık olayın tanıklarına, sahadaki gazetecilere, toplumsal hareketlere ya da tarihsel çözümlemeye değil, kurumsal “teyit” mekanizmasının mührüne muhtaç hale getiriliyor. “Doğruyu denetleyen” konumuna yerleşmek, kendiliğinden ideolojiden arınmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, bu konum çoğu zaman ideolojik tercihlere teknik meşruiyet kazandırıyor ve bilgi üretimi siyasal mücadele alanından koparılıp teknik bir denetim meselesi gibi yeniden çerçeveleniyor. Gazetecilikten doğrulama teknisyenliğine Bu tartışmaların bir diğer olumsuz etkisi ise gazeteciliğin bir tür mekanik teknisyenliğe dönüştürülmesi. Oysa gazeteciliğin asli görevi yalnızca bir ifadenin doğru mu yanlış mı olduğunu belirlemek değil, aynı zamanda bağlam kurmak, güç ilişkilerini açığa çıkarmak, görünmeyeni görünür kılmak, tarihsel arka planı anlatmak ve egemen söylemin dışına düşen gerçeklikleri kamusal alana taşımak. Ancak “teyit” pratiğinde gazeteci artık olayların nedenlerini, sınıfsal boyutlarını, tarihsel kökenlerini ya da siyasal sonuçlarını araştıran kişi olmaktan çok görüntü eşleştiren, tarih tespit eden, açıklama karşılaştıran ya da bu verilere dayanarak haber yapan bir teknisyen gibi konumlanıyor. Oysa teknik doğrulama, gazeteciliğin yalnızca küçük bir parçası. Böyle bir ortamda okuyucu daha çok teknik bilgiye maruz kalıyor, ancak daha az şey anlıyor. Çünkü anlamak, sadece doğrulamakla değil ilişki kurmakla, tarihsel sürekliliği görmekle ve görünürde teknik olanın içindeki siyaseti fark etmekle mümkün. Dolayısıyla asıl ihtiyaç duyulan şey, “teyit” faaliyetini mutlaklaştırmak değil, onu eleştirel gazeteciliğin emrine vermek.
Go to News Site