Collector
Yalçın Küçük: Kartlar, kalpak, kırmızı atkı ve Kapital | Collector
Yalçın Küçük: Kartlar, kalpak, kırmızı atkı ve Kapital
soL Haber

Yalçın Küçük: Kartlar, kalpak, kırmızı atkı ve Kapital

Arkadaşlarım asistanlığını yaptılar Toplumsal Kurtuluş zamanlarında. Onlardan dinlerdim hocayı. Güncel olaylarla ilgili bölümü ağır siyasal ve kuramsal makaleler takip ederdi,  derginin büyük bir bölümünün hocanın elinden çıktığı belli idi. Hocanın hem güncele hem de genel/evrensel olana yönelik tepkisini anlardık. Nasıl bu kadar çok ve bu kadar hızlı yazıyor diye düşündüğümü hatırlarım, çok yazardı çünkü. Ona yardım eden arkadaşlar dünyanın dört bir yanındaki kütüphanelerden kitap taşırlardı ona. Merak onun en büyük melekesi idi. Onun meşhur sosyalizm tanımında bile merak sosyalist insanın en büyük niteliklerinden biri olarak tanımlanmıştı. Merak etmekten hiç geri kalmadı. Bize de merak etmeyi öğretti. Kartları onun düşüncesinin şahitleriydi. Okurken hem alıntıları hem de kendi düşüncelerini kartlara yazardı. Kartlar çok büyük metinleri kabul etmezler, ebatları yetmez. Tahminen kısa bir şekilde ifade edilmiş, bir anda akla gelen, çarpıcı olan, ancak kayıt altına alınmazlar ise unutulacak düşüncelerdi bunlar. Ergenekon Davası’nda gözaltına alınınca kartlarını almışlar hocanın, mahkemede yaptığı savunmada şimdi kaçak, o zamanın vahşi savcısı Zekeriya Öz’e kartları için sitem etmişti. Elli bin kartına el koymuşlar. Kartları düşünceleriydi. Onda düşünce Hegelyen bir unsurdu, düşündüğünde bir kanıt haline geliyordu düşünceleri. Kartlar bu anlamda kanıtlara dönüşüyordu. Anlatmıştı; bir kartta Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledildiği tarih ve onunla ilgili yorum, diğer bir kartta Çerkez Ethem ve efradının tasfiyesinin tarihi ve bununla ilgili yorum varmış. En son kartta ise Birinci İnönü’nün tarihi ve onunla ilgi yorum var; bu üç kartı arka arkaya koyduğunda tüm bu olayların sıkışık bir zaman aralığında gerçekleşmiş olduğunu fark etmiş. Hoca, “Allah bir kulunu bu kadar sevemez” diye düşündükten sonra ve Yunan ve Kemalist orduların hareketleri ile ilgili tanıklıklara da bakarak Birinci İnönü Zaferi’nin gerçek olmadığı sonucuna varmıştı. Kartlar onun hem düşünce yağmuru hem de soruşturma kanıtlarıydı. Bu nedenle Ergenekon kumpasçıları onlara el koyduğunda bunun kendisini değil, düşüncelerini boğmak anlamına geldiğini anlamıştı. Merakı merakımız olsun. Kalpağını nadiren çıkartırdı, kalpak değişmez sadece rengi değişirdi. Sıcak mevsimlerde bile kalpak giyerdi. Kalpak neydi ki? Aslında onun sosyalist iktidar arayışının simgesiydi. Hoca her politika gibi sosyalist politikanın da simgelere ve ritüellere ihtiyacının olduğunu bilirdi. Kalpak hem Kuvvacı devrimcilerin hem de Bolşevik devrimcilerin alamet-i farikasıydı. Hoca bu ikisinin bileşimiydi zaten; bir yanda Anadolu Devrimi bir yanda Bolşevik Devrimi. Garip geliyordu çoğuna, ama Hocayı tanıyanlar için garip değildi. Hoca tüm yaşamı boyunca sosyalist iktidarı aradı. Kalpak, diliyle söyleyemediği zamanlarda bedeniyle söylemesine aracılık eden bir simgeydi. Sıra dışı mıydı? Evet öyleydi, ama zaten devrim de sıra dışı, olağan gidişatın dışında bir olay değil miydi? Hoca sıradanlığı sevmezdi, devrim ve iktidarı arıyordu, olağan dışını, sıra dışını arıyordu. İnadının ve arayışının dışavurumu kalpağı ve kırmızı atkısıydı. İnadı inadımız olsun. Kapital’i tüm yazın ve düşün tarihinde yazılmış en mükemmel kitap diye tanıtırdı her zaman. Ben görmedim, üniversitede Kapital’i konu edinen bir ders verirdi. Derse girenler anlatırlar, derse kocaman, farklı dillerde birkaç Kapital ile gelirmiş. Kapital’de yöntemi büyük bir arzu ile, büyük bir keyifle anlatırmış. Hocanın kuramsal derinliğinin göstergesidir. Ancak Yalçın Hoca’da kuramsal bakış teslimiyet anlamına gelmezdi, tam tersine onun kuramcılığı bile devrimciydi. Örneğin Marx’ı da eleştirirdi, hem de Marx’a sadakatinden bir nebze ödün vermeden. Hatta Marx’ı eleştiren ama yine de Marksist kalabilen üç kişi olduğunu söylerdi. Birincisi Gramsci, ikincisi Rosa Luxemburg ve üçüncüsü de kendisi imiş. Yaptığının Marx’ın marksist eleştirisi olduğunu ima ederdi. Marx’ın bazı eserlerini bu eleştirinin merkezine koyardı. Komünist Manifesto’nun içindeki burjuvazi güzellemesinden her zaman rahatsız olduğunu belirtir ve Manifesto’nun neden bu kadar önemsendiğini anlamadığını eklerdi. Cüretli bir iş olduğuna şüphe yok. Hoca’nın en büyük niteliklerinden biri cesareti ve cüreti idi. Cesareti ve cüreti bizim cesaretimiz ve cüretimiz olsun. Hocaya deli ve yaramaz yakıştırması hep yapıldı, her iki suçlamadan dolayı da pek mesut idi. Akıllı olmayı düzenin yanında olmak, yoksullaştırıcı bir düşünce geriliğine teslim olmak olarak algıladığı için deliliği keyifle sahipleniyordu, Erasmus’u ve Deliliğe Övgü’sünü pek severdi. Yaramazlık ise onun için aslında özgürlük demekti. İki insan türünün yaramazlığa sonsuz hakkı vardı onun için; çocuklar ve aydınlar. Esaret altında bir sıradanlık yerine düşünsel ve siyasal özgürlüğe açılan bir yaramazlık hocanın tercihiydi. Yaramazlığı bize miras kalsın. Yaramazlaşalım hocayı onurlandırmak için. Hoca benim ve başkalarının düşünsel macerasında en temel yapı taşlarından biriydi. Yazdığı ve yaptığı her şeyi onaylamazdım, bazılarını eleştirirdim. Ama kendi ustasını bile eleştirmeyi biz ondan öğrenmedik mi? Hoca bir yanıyla inat bir yanıyla merak anlamına gelirdi. İnatçı bir sosyalizm arayışı ve aklı sürekli genişleten, hata yaparken bile genişleten, dinmeyen bir merak. Bu ikisini sarıp sarmalayan ve boyun eğemeyen bir yaramazlık, ama onurlu bir yaramazlık da cabası. Bedeni yitip giderken büyütülmesi gereken bir umudu canlı tutuyor kartları, kalpağı, kırmızı atkısı ve Kapital’i. İnatçı, meraklı, yaramaz, onurlu ve deli olmamız artık kaçınılmaz yoldaşlar, damarlarımızda Yalçın Küçük virüsü dolaşıyor çünkü.

Go to News Site