soL Haber
Türkiye’den bakınca Almanya'nın Münih şehrindeki belediye başkanlığı seçimi ilk anda ilgi çekmeyebilir; hatta Türkiye'de belediyelere yapılan operasyonlar, kayyum tartışmaları, savaş, enerji krizi, enflasyon gibi yangınlar dururken bu seçim hakkında yazmak saçını taramak olarak görülebilir. Oysa 22 Mart 2026’daki ikinci turla sona eren ve sosyal demokrat SPD'nin 42 yıldır yönettiği Münih'i kaybetmesiyle sona eren bu yarış, yalnız bir kentin yönetimini değil, merkez siyasetin dünya ölçeğinde yaşadığı aşınmayı bir kez daha berrak biçimde gösteriyor - seçmen, farklı toplumsal projeler arasında tercih yapmıyor; birbirinin aynısı çerçevelerde, yönetmeye değil de “idare etmeye” talip seçenekler arasında gönülsüz bir seçim yapmaya itiliyor. Sistem içerisinde yaşanan yönetim tıkanıklığı ve seçmenin çaresizliği anlaşılmadan, bugün dünyada yaşanan hiçbir olayın tam olarak kavranamayacağını düşünüyorum. Münih'in hikayesine kısaca değinecek olursak: İlk turda SPD’nin adayı Dieter Reiter birinci çıktı ama seçim arifesinde Reiter’in, şehrin meşhur futbol kulübü Bayern Münih’le olan ve bir siyasetçi için fazla "sıkı fıkı" olan ilişkisinin, kulüpte aldığı görevlerin ve bu görevlerden aldığı ücretin belediye meclisine bildirilmediğinin ortaya çıkması sonucunda patlayan skandalın etkisiyle yüzde 50’yi aşamadı ve seçim ikinci tura taşındı. Hemen arkasından şakkadanak, birinci turda üçüncü gelen Bavyera muhafazakâr partisi CSU, ikinci turda Yeşiller'e karşı SPD adayı Rieter'i destekleyeceğini ilan etti. Bu hamle, seçim matematiğinin ötesinde bir siyasi teşhistir. Muhafazakâr sağ, sosyal demokrat etiketi taşıyan yerleşik adayı “daha güvenli” buluyorsa, ortada sadece taktik bir tercih değil, sosyal demokrasinin nasıl merkezileştiğine dair ciddi bir işaret vardır. Birinci ve ikinci turlar arasındaki bu noktada sosyal demokrat SPD seçmeni; konut krizinin, kiraların ve yaşam maliyetinin yakıcı olduğu bir kentte, bir tarafta sermaye vitrininin merkezi olan bir futbol kulübüyle bu kadar rahat bir şekilde içli dışlı olarak konumlanabilen, muhafazakarlıkta çığır açmış olan CSU'nun bile "uygun bulduğu" ve en hafif tabirle siyasi bir dinozor olan kendi adayları, diğer tarafta ise Yeşillerin adayı ile baş başa kaldı. "Alternatif" olan Yeşiller, Münih’te uzun süredir SPD'nin koalisyon ortağı, dolayısıyla alternatifliği zaten şüphe götürüyor, dolayısıyla “başka bir toplumsal yön” duygusunu güçlü biçimde verebilen bir seçenek yok. Sağ, sosyal demokratı “kendine yakın” buluyor ve bunu saklamıyor. Kent yoksulluğunun, kira yükünün, ücret baskısının karşısında net bir kamucu duruş görmek isteyen seçmen SPD’ye yaslanamıyor; "alternatif" Yeşiller ise şehirli-liberal bir hatta sıkıştığı için, geniş halk kesimlerine güven veren, sınıfsal adaleti merkezine alan bir kamuculuğu kurabilmek adına tarihinde hiç ışık verebilmiş değil, niyetli de görünmüyor. Tam bu tabloda CSU’nun “SPD’yi destekleyin” çağrısı, SPD seçmeninin sıkışmışlığını daha da görünür kılıyor: Bu fotoğraf, Münih’e özgü bir istisna değil; çağımızın merkez siyaset rutinidir. Merkez partiler, sorun çözmeyi değil, kriz yönetimini siyaset sayıyor. Siyaset, hayatı dönüştürme iddiasını kaybedince bir “makuliyet” rejimine dönüşüyor: gerilimi düşürmek, piyasaları yatıştırmak, büyük çıkarlarla çatışmamak, keskin kararları ertelemek, temel sorunları asla tartışmamak: Konut piyasası kimin için çalışıyor? Kiralar neden ücretlerden hızlı yükseliyor? Sağlık ve eğitim gerçekten kamusal hak mı, yoksa piyasanın kâr alanı mı? Enerji ve ulaşım neden hane bütçesini ezen bir düzene dönüştü? Göç ve güvenlik tartışmaları neden çoğu zaman yoksulları birbirine kırdıran bir dile hapsediliyor? Merkez siyaset bu sorulara cesur yanıtlar vermedikçe, seçmen ya sandıktan uzaklaşıyor ya da öfkesini sağ popülizme taşıyor. Sağ popülizm “kavga” görüntüsü veriyor; fakat kavga çoğunlukla sermayeyle değil, göçmenle, yoksulla, "farklı olanla", yani kimlikle yapılıyor. Merkezin çürümesi, toplumu sağa taşıyan bir bant gibi çalışıyor. ABD'de Cumhuriyetçi ve Demokrat partilerin "aynı"lığından bıkan seçmenin Trump'a ve MAGA hareketine sarılıp bu delileri dünyanın başına sarması; İngiltere'de yılların Muhafazakar Parti hükümdarlığının yerle bir olması, yerine gelen İşçi Partisi'nin de popülaritesinin daha iki yıl dolmadan yerlerde gezinmesi, ilk seçimlerde alaşağı olacaklarına kesin gözüyle bakılması; Fransa'da son beş yıldır neredeyse iki haftada bir hükümet düşmesi, Almanya'da Muhafazakarların yirmi küsur yıl sonra iktidarı kaybetmesi, yerine gelen sosyal demokrat-yeşil-liberal koalisyonun ilk seçimin günü bile beklenemeden seçmen tarafından iktidardan kovalanması; tüm bu ülkelerde ve daha fazlasında aşırı sağın istikrarlı ve durdurulamaz bir şekilde yükselmesi... Bunların tamamı aynı kök sebebin sonuçlarıdır ve birbirlerinden bağımsız olarak okunduğunda tam olarak anlaşılamaz. Merkez, sorun çözme kapasitesine de, niyetine de sahip değil ve bu seçmeni seçeneksizleştiriyor. Türkiye’de de benzer bir sarmalın içindeyiz. Bir yanda iktidarın otoriterleşmesi; diğer yanda muhalefetin “merkeze oynama” refleksi. Ne zaman tablo ağırlaşsa, “normale dönelim”, “piyasaya güven verelim”, “yatırımcıyı ürkütmeyelim” dili yeniden sahneye çıkıyor. Oysa halkın gündemi son derece somut: kira, gıda, fatura, iş güvencesi, eğitim, sağlık, adalet duygusunun aşınması. Bu somut dertlere kamucu bir programla yüklenmeyen her siyaset, zamanla yönetici sınıfların dilini ödünç alır. Seçmen de tıpkı Münih’teki SPD seçmeni gibi, istemediği seçenekler arasında sıkışır; farklı vaatler duyar ama benzer sınırlarla karşılaşır. SPD seçmeni ikinci turda partisini cezalandırdı ve (başka bir seçenek olmadığı için) Yeşiller adayını seçti, ancak bunun da sorunlarına çare olmayacağını hissediyor olmalılar... Münih örneğinin en öğretici tarafı şudur: “Sosyal demokrat” bir adayın muhafazakâr sağ tarafından rahatça desteklenebilir hale gelmesi, kişisel nitelik tartışmasının ötesinde, bir modelin iflasını işaret ediyor. Sosyal demokrasi emeğin, kiracıların, ücretlilerin tarafı olmaktan çıkıp düzenin denge unsuruna dönüştüğünde “daha güvenilir” bulunur, seçmene ise kimlik siyasetiyle oyalanmak düşer. Çıkış yolu daha iyi bir merkez aramak, daha kapsayıcı olmaya çalışmak vs. değildir. Çıkış, siyaseti kimlikten tamamen arındırıp yeniden halkın ihtiyaçlarına bağlamaktan geçer: Kamusal konut seferberliği, kiraların frenlenmesi, belediyelerde taşeron düzeninin kırılması, ücretlerin ve sosyal hakların güçlendirilmesi, enerji ve ulaşıma kamusal planlama, vergide adalet... Kısacası “piyasa çözer” inancının yerine kamu yararını koyan, sermayeyle pazarlığa değil toplumla sözleşmeye dayanan bir hat; kimlik siyasetine dokunduğu anda herkesin kaybedeceğini bilen bir siyasi akıl; koltuğu işgal etmek için değil, hayatı değiştirmek için siyaset.
Go to News Site