Collector
Nick ve Syd: Ayın karanlık yüzündeki iki münzevi | Collector
Nick ve Syd: Ayın karanlık yüzündeki iki münzevi
BirGün Gazetesi

Nick ve Syd: Ayın karanlık yüzündeki iki münzevi

Serkan Fırtına 1974’ün o puslu Kasım sabahında Tanworth-in-Arden’de bir yatak odası. Başucunda boş bir antidepresan şişesi. Nick Drake, yirmi altısında dünyadan elini eteğini çektiğinde geride sadece üç albüm ve yarım kalmış hikâyeler bıraktı. Aslında Drake’in hikâyesi, altmışların sonundaki o şatafatlı Londra sahnesine indirilmiş sert bir tokattı. Endüstri o yıllarda sanatçıdan bir imaj ve bitmek bilmeyen bir performans bekliyordu. Nick ise sahnede parlamayı reddetti. Gitarın tellerine fısıldamayı seçen bir "yabancı" olarak kaldı. Onu keşfeden Joe Boyd, bu içe dönük gencin içindeki cevheri fark ettiğinde büyük bir risk almıştı. Boyd, o dönemde Pink Floyd’u keşfeden, ilk profesyonel kayıtları olan"Arnold Layne"in yapımcılığını üstlenen ve onları efsanevi UFO Club sahnesine çıkaran, Londra yeraltı müzik dünyasının nabzını tutan bir figürdü. Yazının bu kısmında başka bir isimden daha bahsetmemiz gerekiyor: Syd Barrett. Boyd, Pink Floyd’un doğuşunda Barrett’ın zihninin sınırlarını aşıp sessizliğe gömülüşüne en yakından tanıklık etmişti. Nick Drake, Boyd için bu hikâyenin ikinci perdesi gibiydi. İkisi de köklerini Cambridge’in o durgun sessizliğinden almıştı. Romantize edilmeye yatkın olmakla birlikte, bu iki karakter de gerçekten hisli gençlerdi. Hele Syd Barrett, sadece hisle kalmayıp deneyselliğin sınırlarını da zorlamıştı. Nick Drake’in bu hisli dünyasının ardında, sadece sektörel bir hayal kırıklığı değil, ciddi bir entelektüel donanım da vardı. Henüz 16 yaşındayken prestijli Marlborough Koleji’nde gitarı eline alan ve 1967’de Cambridge Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okumaya başlayan Drake; Buddy Holly gibi figürlere hayranlık duyan ama aynı zamanda Thomas Chatterton gibi trajik İngiliz şairlerin melankolisiyle mırıldanan, üst orta sınıfa mensup bir çocuktu. Şarkı sözlerindeki titizlik, narin ve düşsel bir folk estetiğiyle harmanlanmış, dile duyduğu derin saygının ve gelişmiş edebiyat geçmişinin bir yansımasıydı. İngiliz psikolog Donald Winnicott’ın sanatçılar için yaptığı o tespit, Nick’in dünyasını tam kalbinden yakalar: "Sanatçılar, iletişim kurma arzusu ile aynı derecede gizlenme arzusu arasındaki gerilimden etkilenen insanlardır." Bu gerilim, Nick Drake için müzikle ilişkili olduğu tüm o sancılı yılları kapsayan bir kadere dönüştü. O, şarkılarıyla dünyaya bir şeyler fısıldamak isterken, aynı şiddette dünyadan saklanmaya başladı. Henüz okumadığım ama varlığıyla beni heyecanlandıran yazar Rob Chapman’ın "Unsung Unsaid: Syd and Nick in Absentia" romanı, (Rob Chapman, Unsung Unsaid: Syd and Nick in Absentia, Wymer Publishing, 2023) işte bu iki münzevi ruhu aynı masada buluşturuyor. Chapman, 1974 yazında bir kafede oturup, stüdyodaki o son ve sancılı kayıtlarını tartışan bir Nick ve Syd hayali kuruyor. Yazarın bu kurgusal karşılaşma için kullandığı ifade her şeyi özetliyor aslında: Onlar bekleyen birer "Vladimir ve Estragon" gibidirler. Beckettvari bir belirsizliğin içinde, hiç gelmeyecek olan o kurtuluşu veya tamamlanmış bir albümü bekleyen iki yabancı. Bu "bekleyiş" aslında Nick’in tüm müzikal yolculuğunun özetiydi. İlk adımı olan "Five Leaves Left" (1969) ile o hüzünlü dünyasını kurmuş, ardından gelen "Bryter Layter" (1970) ile Joe Boyd’un "yıldız yaratma" çabalarına cevap vermişti. Ancak ticari başarısızlık kapıyı çaldığında o cılız ışık da söndü. Nick, o dönemde bağımlılık ve depresyon konularında uzman olan psikiyatristi Brian Wells’ten destek alarak bu süreci anlamlandırmaya çalışsa da, anlaşılamama duygusu ağır bastı. Chapman’ın kurgusundaki o kafe sohbeti, aslında bu geri çekilişin sessiz bir provası gibi duruyordu. Final ise her şeyden ve herkesten izole, sadece iki gecede kaydedilen o kült eserle geldi: "Pink Moon" (1972). Drake, Boyd’un görkemli orkestrasyonlarını elinin tersiyle itmiş, ruhunun en çıplak halini teybe okumuştu. Varlık ve hiçlik arasındaki o ince çizgide bir adamın son feryadıydı bu. Zamanın garip bir cilvesi var. Nick Drake’in sesi, ölümünden tam 25 yıl sonra, 1999 yılında bir Volkswagen reklamında yankılandı. "Milky Way" adlı reklam filminde o üstü açık araba, gece karanlığında ayın altında süzülürken fonda Nick’in o kırılgan fısıltısı vardı. O gece milyonlarca insan aynı soruyu sordu: "Bu ses kime ait?" Hayattayken albümleri 15 bin bile satmayan o adam, reklamın ardından listeleri altüst etti. Nick Drake, kendi trajedisini henüz yolun başındayken yazmıştı. "Fruit Tree" şarkısındaki o kehanet gibi: "Toprağın derinliklerinde güvende olduğunda, işte o zaman gerçek değerini anlayacaklar." Öyle de oldu. Dünya onu keşfetmek için toprağın altına girmesini, üzerinden çeyrek asır geçmesini ve bir arabanın ay ışığında süzülmesini beklemişti. Syd ve Nick; biri parlayarak, diğeri sönerek aslında aynı karanlık ayın yüzünde, o hiç gerçekleşmemiş randevuda buluştular. Piyasanın kaosunda sahte birer figür olmak yerine, kendi ıssızlıklarını birer sığınak gibi inşa edip içeride kalmayı seçtiler. Barrett’ın sınırları zorlayan deneyleri ve Drake’in fısıltılı kehaneti, dünyaya karşı verilmiş en dürüst ve en hisli cevaplardan biriydi...

Go to News Site