Collector
Şairane yenilgi: Fransız şiirsel gerçekçiliği | Collector
Şairane yenilgi: Fransız şiirsel gerçekçiliği
BirGün Gazetesi

Şairane yenilgi: Fransız şiirsel gerçekçiliği

Ayşecan Ay Marcel Carné’nin Gün Ağarıyor (Le jour se lève, 1939) filmi, kumlama işçisi François’nın birini öldürüp kendini dairesine kapatmasıyla açılır ve polisin, etrafını kuşattığı saatler boyunca onu bu noktaya getiren olayları anımsamasıyla ilerler. Aynı dönemde işçiler, tıpkı polis tarafından kıstırılan François gibi kapana kıstırılmış, bozguna uğramışlardır. Polisin François’yı ele geçirmek amacıyla odasına göz yaşartıcı bomba attığını gören bir “seyirci” şöyle der: “Gaz gözlerini yakacak, öksürtecek onu. Ama o onca kumdan buna alışık zaten.” François fabrikada her gün ciğerine dolan kum nedeniyle zaten yavaş yavaş ölmektedir. Fabrika ve devlet birbirini tamamlayan tek bir ölüm makinesi gibidir. "SEFALETE, SAVAŞA, FAŞİZME KARŞI: EKMEK, BARIŞ, HÜRRİYET İÇİN" 1930’lar Fransa’sında üretilen şiirsel gerçekçi filmler için bir umudun ve o umudun kaybına yakılan ağıdın sineması denebilir. Söz konusu umut, karanlığın en koyu olduğu dönemlerden birinde, 1929 ekonomik krizinin yanı sıra yükselen faşizmin de Fransa’ya sirayet ettiği yıllarda yeşermiştir. 1934’te Stavisky Olayı’yla ortaya saçılan yolsuzluklar ve ardından gelen sağcı, antisemitist propaganda, toplumsal gerilimi tırmandırmış; aynı yıl 6 Şubat gecesi faşist grupların parlamentoya karşı düzenlediği gösteride 15 kişi hayatını kaybetmiştir. Faşizmin bu denli yaklaşması Fransız solunu birlik olmaya zorlamış ve Mayıs 1936 seçimleri Radikal, Sosyalist ve Komünist partilerin oluşturduğu Halk Cephesi’nin zaferiyle sonuçlanmıştır. Léon Blum’un başbakanlığında hükümet “ekmek, barış, hürriyet” sloganıyla göreve gelir. Aynı yıl patlak veren büyük grev dalgası ve işgaller, “her şey mümkün” duygusunun hâkim olduğu bir dönemin habercisidir. Her sektör ve her kademeden örgütlü veya örgütsüz işçiler birleşip taleplerini oluşturmaktadır. “Devrim öncesi” bir atmosfer vardır. Başbakan Blum bunu “toplumsal patlama” olarak nitelendirir. Hükümet ilk 12 haftasında haftalık 40 saat çalışma, yılda 2 hafta ücretli izin, Fransa Bankası’nın yarı-kamulaştırılması, demiryolları ve silah sanayisinin kamulaştırılması, faşist birliklerin yasaklanması gibi 12 büyük reforma imza atar. ANESTEZİ DEĞİL, SİLAH OLARAK SİNEMA Halk Cephesi’yle koşut gelişen şiirsel gerçekçilik, 1930’ların ortasındaki ekonomik krize ve yükselen faşizm dalgasına bir tepki olarak doğar. Her ikisi de sendikal hareketten beslenir, devrimci idealler taşır ve kısa ömürlü olur... Farklı yönetmenleri bir araya getiren ortak zemin, Jean Vigo’nun sinemayı “anestezi değil, silah” olarak gören toplumcu anlayışıdır. Jean Renoir, Marcel Carné, Julien Duvivier, Jean Grémillon ve Jacques Feyder gibi farklı yönetmenler ticari sinema içinde kalmakla birlikte görece yüksek bir toplumsal duyarlılık sergileyen filmlere imza atar. İşlenen konular arasında işsizlik (La belle équipe), göçmen işçiler (Toni), sömürü ve sınıf çatışması (Le crime de Monsieur Lange), savaş karşıtlığı ve antisemitizm (La grande illusion), yaşlıların toplumsal konumu (La fin du jour), toplumsal çözülme (La règle du jeu) vardır. Sinemacılar da örgütlenmektedir. Sendikaların desteklediği girişimler, sansüre karşı mücadele ederken büyük sermayenin denetimindeki sinemaya alternatif arayışlar geliştirir. Öte yandan sektörün yapısı da değişmektedir. Büyük şirketlerin üretimi durdurmasıyla açılan alanda küçük ve bağımsız yapımlar çoğalır. Bazen tek bir film için kurulan bu yapılar, farklı finansman modellerini de mümkün kılar. Halk Cephesi’nin iktidara gelişiyle birlikte patlak veren grev dalgası sinema sektörünü de içine alır. Sanatçı ve teknisyenler, 1936 Matignon Anlaşmaları doğrultusunda çalışma koşullarını güvence altına alan sözleşmeler imzalar. Yönetmenler, daha geniş bir hareket alanı ve yaratıcı özgürlük kazanır. Üretim süreci daha kolektif bir niteliğe kavuşurken, bu dönüşüm estetiğe de yansır. Mekânlar ve dekorlar karakterlerin kapana kısılmışlığını derinleştirir; geniş planlar onları bireysel hikâyelerden çıkarıp toplumsal çevreleriyle birlikte düşünmeye zorlar. İŞÇİ BAŞROLE TERFİ EDİYOR Belki de en önemli değişim, işçilerin sinemada görünür hâle gelmesidir. Uzun süre arka planda kalan alt sınıflar ilk kez hikâyenin merkezine yerleşir. Ücretli izin hakkı sayesinde geniş kesimlerin tatile çıkabilmesi, bu yeni hayat deneyimini de sinemaya taşır. La belle équipe’te piyangoyu tutturan beş kafadar, kendileri gibi işçilerin yiyip içerek iyi vakit geçirmesi için bir guinguette açar. Jeannot’nun burada söylediği şarkının sözleri Paris’in nasıl bir hapishane, haftanın altı günü çalışıp kıt kanaat geçinmenin ne kadar zor, suyun kıyısında yeşilliklerin arasında vakit geçirmenin ise ne tatlı olduğunu anlatmaktadır. Toplumsal sinema odağına almadan önce işçi sınıfı Fransa sinemasında çoğu zaman arka planda, figüran olarak kalmıştır. Film eleştirmeni Georges Altman 1931’de Fransa’nın ticari sinemasını şu ünlü sözlerle itham eder: “İşçi mi? / Kapıları açar / Bavulları taşır / ‘Her şey hazır Madam’ der / ‘Bahşiş için teşekkürler’ der / Haber filmlerinde ‘Yaşasın Fransa’ diye bağırır.” Yine de şiirsel gerçekçiliğin bu dönemin sinemasını temsil ettiğini söyleyemeyiz. Perdeyi hâlâ büyük ölçüde hafif komediler ve müzikaller doldurmaktadır. Seyirci için sinema, zor zamanlarda iki saatliğine de olsa hayattan kaçma imkânı sunmayı sürdürür. Ancak yaklaşan karanlık, bu kısa soluklanmanın ardından daha kasvetli hikâyeleri de beraberinde getirecektir. “KARA GÜNLER KARA FİLMLERE GEBEDİR” Film noir denince akla çoğu zaman 1940’lar Hollywood’u gelse de kökleri 1930’lar Fransa’sına uzanıyor. Savaş öncesinde doğan bu karanlık ton, savaş yıllarında ve sonrasında Amerika’da yeni bir biçim almıştır. Her iki bağlamda da ortak olan, politik yenilgi duygusunun yarattığı atmosferdir. Fransa’da Halk Cephesi’nin, Amerika’da New Deal’ın sönümlenmesi, sinemada kader duygusunun ağır bastığı hikâyeleri beraberinde getirir. Şiirsel gerçekçilikten noir’a uzanan bu çizgide, yükseldiği gibi bastırılan emek hareketlerinin izleri belirgindir. Grevler, umut anları ve ardından gelen sert müdahaleler, yalnızca siyaset sahnesinde değil, sinemanın dilinde de karşılık bulur. François’nın cansız bedeninin yattığı odada çalar saatin çalmaya başlaması, o sabah da her sabah olduğu gibi işçilerin fabrikaları dolduracağı anlamına gelir: Çarklar dönmeye kaldığı yerden devam edecektir. Zafer bir kez daha, kalabalığı dağıtan üniformalı ve takım elbiseli erkeklerin olmuştur. Hem film icabı, hem de gerçek hayatta… Uzun versiyon: https://zeplinart.com/izlediklerimiz/sairane-yenilgi-halk-cephesi-ve-siirsel-gercekcilik/

Go to News Site