Collector
Kolektif bir dayanışma zeminine ihtiyaç var | Collector
Kolektif bir dayanışma zeminine ihtiyaç var
BirGün Gazetesi

Kolektif bir dayanışma zeminine ihtiyaç var

Çağrı Kaderoğlu Bulut -  Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Türkiye’de medya uzun süredir kamu yararından uzaklaşmış, demokratik katılımın bir parçası olmaktan çıkıp devlet ihaleleri, teşvikler ve vergi aflarıyla beslenen holdinglerin ticari çıkarlarını koruyan bir aygıta dönüşmüş durumda. Bu sermaye yapısı, medyayı doğrudan siyasal iktidara bağımlı kılıyor ve gazeteciliği sermaye-siyaset ittifakına hapsediyor. Dolayısıyla, “medyanın yüzde 95’inin kontrol altında olması” durumu, aslında siyaset ve sermaye sarmalında kurulan organik çıkar ittifakının çok doğal bir sonucu. Bu ilişki sistemi sürdükçe, çıkar ittifaklarının ve bu ittifakların kapsamının genişleyerek artma tehlikesi sürüyor maalesef. Buna bir de iktidarla doğrudan politik olarak ilişkili kesimleri ve grupları eklediğimizde durum iyice vahimleşiyor. Ekonomi ve siyaset, medya alanında belki de hiç olmadığı kadar iç içe geçmiş ve birbirini besleyen organik bir düzeye ulaşmış durumda. Ana akım medyada ekonomik süreçlerin ve karlılık hesaplarının, politik çıkarlar uğruna geride bırakıldığı büyük bir kırılma anındayız. Bu süreçte yargı, meclis, güvenlik güçleri gibi yönetim aygıtlarının iktidar bakımından gördüğü işlevi de düşününce topluma karşı girişilen ablukanın boyutu ve amacı daha da belirginleşiyor ve medyanın bu süreçteki konumu da netleşiyor. Buna karşın toplumsal kriz hiç olmadığı kadar derinleşmiş durumda ve iktidar toplumun rızasını her geçen gün daha da kaybediyor. Toplumsal desteği eridikçe daha da otoriterleşiyor ve kural tanımaz hale geliyor. Böyle bir iklimde ve bu nitelikte bir iktidara medyanın yüzde 100’ü bile yetmeyebilir artık. Bu noktada sorun medya ile yönetilebilecek sınırları aşmış görünüyor. Çünkü tarih gösteriyor ki, rıza çözüldüğünde en güçlü propaganda aygıtları bile işlevsizleşir. Bugün görüyoruz ki, iktidarın sesi her yerde daha gür çıkıyor ama etkisi de aynı ölçüde zayıflıyor. Bu çelişkiyi bir bütün olarak görmez, yalnızca gür çıkan sese odaklanırsak maalesef yanılgıya düşeriz. Bu ortamda salt savunmacı reflekslerle hareket etmek değil, dayanışmaya, kolektif ağlar yaratmaya dayanan meşru, samimi ve kurucu tutumlar geliştirmek önemli.  Bu bir tercih değil, zorunluluk haline gelmiş durumda. Çünkü mesele yalnızca “medyanın kimde olduğu” meselesi değil, hakikatin kim tarafından, hangi araçlarla ve kimin adına üretildiği meselesidir. İktidarın kurduğu bu medya düzeni, yalnızca bir baskı mekanizması değil, aynı zamanda bir yalnızlaştırma ve parçalama düzenidir. Herkesin kendi dar alanına sıkıştığı, sözün etkisizleştirildiği bir ortamda gerçek anlamda muhalefet de üretilemez. Bu nedenle yapılması gereken şey, sözün yeniden kolektifleşmesini sağlamak, bilgiyi, haberi ve eleştiriyi ortak bir mücadele pratiğinin parçası haline getirmek ve bunu yapan gazetecilere sahip çıkmaktır. Sokaktaki dayanışma, cezaevi önlerindeki direniş ve bu anlamda verilen mücadele, mesleği korumak, meslektaşlarla dayanışmak için elbette çok kıymetlidir ancak bu, mücadelenin refleksif olan ilk ayağı. İkinci ayakta ise mücadeleyi sokağın ötesine, yapısal ve örgütlü bir zemine taşıma ihtiyacı var. Bugün medya da tıpkı toplumun geneli gibi tarihsel bir eşikte bulunuyor. Geleceği ve niteliği bugün verilecek mücadelelere bağlı. Biz yurttaşlar olarak bir gün ülkemizin yeni bir sabahına uyanacaksak eğer, böyle karanlıklarda bu mücadeleleri yürüten gazetecilere çok şey borçlu olacağız. Hakikatin tasfiyesi, rejimin tahkimi

Go to News Site