BirGün Gazetesi
Semiha Durak 25 Mayıs 1954, öğleden sonra saat 2:50. Robert Capa, Fransız askeri konvoyuyla birlikte Kızıl Irmak Deltası’nda yürürken yeni fotoğraf projesini düşünüyordu. Adını “Acı Pirinç” koyacaktı ve dünyaya, üzerinde yürüdüğü bu toprakları, Vietnam halkını ve o büyülü ışığı anlatacaktı. Yanındaki Time-LIFE muhabiri John Mecklin’e döndü: “Güzel bir hikâye olacak,” dedi. Sonra daha iyi bir açı yakalamak için bir tepeye tırmandı. Beş dakika sonra bir patlama sesiyle bütün zemin sarsıldı. Düşerken kamerası hâlâ elindeydi. Çektiği son kare, mayına basmadan saniyeler önce gördüğü son manzarayı gösteriyordu: Arkasını dönmüş yürüyen Fransız askerleri. Capa, Fransa’nın savaşı kaybettiğini görmüştü. Ama tanıklık edemediği ve yirmi bir yıl sürecek başka bir savaşın eşiğinde öldü. Onu üne kavuşturan fotoğraf Vietnam’dan değil, İspanya İç Savaşı’ndan bir kare. “Düşen Asker”, yalnızca iyi bir fotoğraf değil; savaş fotoğrafçılığının sembolü olarak hâlâ kabul ediliyor. Fotoğrafın kurgu mu gerçek mi olduğuna dair tartışmalar bile etkisini azaltmadı. Geçtiğimiz yıl savaş fotoğrafçılığının bir diğer ikonik görüntüsü, Vietnam Savaşı’nın sembolü olan “Napalm Kızı” yeniden gündemdeydi. Yıllarca Nick Út’a atfedilen fotoğrafın aslında ona ait olmayabileceği iddiası üzerine Associated Press’in yürüttüğü soruşturma şu sonuca vardı: “Nick Út’un fotoğrafı çekmiş olması mümkündür. Ancak bu kesin olarak kanıtlanamaz.” Fotoğrafçının kim olduğu, fotoğrafın ne olduğunu -yani hakikati -değiştirmiyor. Napalm da gerçekti. Gerçek adı Phan Thi Kim Phúc olan o küçük kız çocuğu da. Geçen hafta Vietnam’daydım ve Vietnam Savaşı hakkında ne kadar az şey bildiğimi fark ettim. Bildiklerimin çoğu eksikti. Bazıları yanlıştı. Buna savaşın adı da dahil: Vietnam Savaşı değil, “Amerikan Savaşı.” Vietnamlılar bu savaşa böyle diyor. Ya da daha uzun adıyla: Amerika’ya Karşı Direniş Savaşı. Tarih kitaplarında ise İkinci Hindiçini Savaşı olarak geçiyor. Birinci Hindiçini Savaşı Vietnam ile Fransa arasında, 1945-1954, dokuz yıl süren ve Capa’nın öldüğü savaş. Bir de Üçüncü Hindiçini Savaşı var. O da Vietnam ile Çin arasında, 1979 yılında, diğerlerine göre çok daha kısa süren bir savaş. Vietnam bu üç savaşın da galibi. Böylesine büyük zaferler kazanmış bir ülke, nasıl oluyor da bizim hikâyelerimizde bu kadar az yer kaplıyor? GEÇMİŞİ SUSTURMAK Tarihin Üretilmesi ve İktidar” adlı kitabında Michel-Rolph Trouillot, bu soruyu yanıtlıyor. Tarihin aslında çoğu zaman neyin anlatılmadığıyla, neyin geri planda bırakıldığıyla ilgili olduğunu, başka bir ülke, Haiti örneğiyle anlatarak açıklıyor. Vietnam’ın hikâyesi de böyle; kazandığı zafer arka planda kalıyor. Çünkü alıştığımız dünya düzenine uymuyor. Büyük güçlerin her zaman kazandığı fikrini zorlayan bir hikâye bu. Ben de bu yüzden, belki biraz ‘sıkıcı’ bir tarih dersi gibi gelecek bu yazıyı yazmaya; Vietnam’ın Amerika’ya Karşı Direniş Savaşıyla ilgili öğrendiğim ne varsa anlatmaya karar verdim. Vietnam yolculuğuma, başkent Hanoi’de bulunan Ho Chi Minh’in mozolesini ziyaret ederek başladım. Amerika’nın yenildiğini göremeden ölen bu adam, ülkenin bağımsızlık hikâyesinin merkezindeydi. Günün ikinci durağı, bir işkence merkezi olan Hoa Lò Hapishanesi’ydi. Buradaki sergide, bizim grubu gezdiren genç rehber, yaşadığımız dünyanın mimarlarından Henry Kissinger’ın fotoğrafını gösterip ‘Benim halkım işte bu adamı yendi,’” diyordu. Gözlerinin içi parlıyordu bunu söylerken. Ama bu savaşı anlamak için Kissinger’dan da öncesine gitmek gerekiyor. Capa’nın öldüğü 1954 Mayısına geri dönüyoruz. Fransa dokuz yıldır savaşıyor ve kaybediyordu. Son hamlesini Đien Biên û’da yaptı. Plan basitti: Vietnamlıları vadiye çekecek ve yok edeceklerdi. Tek bir şeyi hesaba katmadılar: Vadinin etrafındaki dağları. Vietnamlılar, insanlık tarihinin en çılgın lojistik operasyonlarından birini gerçekleştirdiler: üç bin tonluk silahı -toplar dahil - hiçbir makine kullanmadan, gecenin karanlığında dağların tepesine taşıdılar. Fransızlar sabah uyandığında toplar yukarıdan onlara bakıyordu. 7 Mayıs 1954’te teslim oldular. Aynı yıl imzalanan Cenevre Barış Antlaşması ile Vietnam, 17. paralel boyunca ikiye bölündü. Bu sınır, komünist Kuzey ile Batı destekli Güney’i ayırıyordu. Arada beş kilometrelik tampon bir bölge -DMZ (Demilitarized Zone) -oluşturuldu. Aslında bu sınır kimsenin ilk tercihi değildi. Vietnam 13. paraleli istiyordu. Fransa ise 19. paraleli. Sonra Çin devreye girdi ve 17. paraleli önerdi. Tarafsız gibi görünen bu çizgi, aslında jeopolitik bir uzlaşmaydı. Vietnam mecburen kabul etti. Böylece 17. paralel, kuzey ile güneyi bölen sınır oldu. Bu sınırın geçici olduğu ve iki yıl sonra yapılacak seçimlerle kuzey ile güneyin birleşmesinin halkın kararına bırakılacağı konusunda anlaşılmıştı. DMZ kurulduğunda insanlara üç yüz gün boyunca serbest geçiş hakkı tanındı. Bu sürede bir milyon kişi kuzeyden güneye geçti. Bunlar arasında Amerikalılar ve Fransızlarla iş birliği yapan ve cezalandırılmaktan korkup kaçanlar da vardı; savaşmaya giden komünistler de… 1950’lerin sonlarında Güney Vietnam’da, daha çok “Viet Kong” olarak bilinen Vietnam Halk Kurtuluş Cephesi (NLF) öncülüğünde bir gerilla hareketi başlamıştı. “Viet Kong” aslında Güney Vietnam hükümeti tarafından komünistleri aşağılamak amacıyla kullanılıyordu. Ama zamanla bu kelime o anlamını yitirdi. Anneannesi de NLF üyesi olan rehberimiz, şimdi 80’lerinde olan anneannesi için şöyle diyordu: “O döneme dair hikâyeleri anlatırken, gururla ‘Viet Kong’ olduğunu söylüyor.” Üç yüz gün dolduğunda kapı kapandı. Sadece ülke değil, aileler de ikiye bölündü. Yirmi bir yıl birbirini göremeyenler oldu. Bazıları hiç göremedi. 1956’da yapılması gereken seçimler ise asla yapılmadı. Çünkü sonucun ne olacağı kesindi. CIA’in yaptığı gizli anket, Vietnamlıların yüzde sekseninin Hô Chí Minh’e oy vereceğini gösteriyordu. Güney Vietnam’da Ngo Dinh Diem yönetimi, halka uyguladığı baskıyı daha da artırdı. Diem, Amerikan desteğiyle ayakta duran ve Katolik azınlığa dayanan bir düzen kurarken; devlet kadrolarında, orduda, toprak dağıtımında ve ekonomik yardımlarda Katolikleri açıkça kayırıyor, ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan Budist nüfusu ise sistemli biçimde dışlıyordu. Budist bayraklarının yasaklanması ve tapınaklara yapılan baskınlar bu politikanın en görünür örnekleriydi. Baskı her seferinde ters tepti. Kuzey, güneydeki direnişi desteklemeye devam ediyordu; silahlar, insanlar ve haberleşme ağları giderek yoğunlaşan bir şekilde güneye aktı. 1963 yılında, Saigon’da bir kavşakta oturan bir Budist, üzerine benzin döktükten sonra kendini ateşe verdi. Hiç kıpırdamadan, lotus pozisyonunda yanarken çekilen fotoğraf kısa sürede tüm dünyaya yayıldı. “Burning Buddha” olarak tarihe geçen ve bir müzik albümü kapağından da hatırlayacağımız bu fotoğraf, Amerikan destekli Ngo Dinh Diem rejimini sarsarken uluslararası kamuoyunda şok etkisi yarattı. Dönemin ABD Başkanı John F. Kennedy bile, “Hiçbir haber fotoğrafı dünya üzerinde bu kadar etki yaratmamıştır,” demişti. Aynı yılın Kasım ayında Ngo Dinh Diem bir darbeyle devrildi ve öldürüldü. Bundan yalnızca üç hafta sonra, dünyanın öbür ucunda John F. Kennedy de bir suikastla öldürüldü. Aynı ay ve aynı yıl içinde yaşanan bu iki olay, Vietnam’daki savaş ile Amerika’daki siyasi karar alma süreçlerinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini açıkça gösteriyordu. 1965’te Amerikan askerlerinin Da Nang’a çıkmasıyla savaş artık geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaştı. Adının anlamı “askerden arındırılmış bölge” olan DMZ, savaş hattının bizzat kendisi hâline geldi. ABD Hava Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı General Curtis LeMay, geldiklerinde kendinden çok emindi: “Ya geri adım atarlar ya da onları Taş Devri’ne geri bombalarız,” diyordu. Ama Vietnam teslim olmadı. ABD’nin asker sayısı 1969’da 549.500’e ulaştı. Güney Kore, Avustralya, Tayland ve Filipinler de asker gönderdi. ABD, kauçuk ve benzin karışımı olup dokunduğu her şeye yapışarak yanan napalmı ve milyonlarca insanı zehirleyen, etkileri üçüncü nesilde bile görülen Agent Orange (Portakal Gazı) gibi kimyasal silahlar da dahil olmak üzere her şeyi d enedi. Bu savaşa 167 milyar dolar harcadı. Vietnam yine de teslim olmadı. Sovyetler Birliği ile Çin’den sağlanan askerî destekle direnişi sürdürdü. Vietnam halkının nihai zaferini mümkün kılan inadı, zekâyı, cesareti ve direnci, Kuzeyde Vınh Môc’ta, Güneyde ise Cû Chi tünellerinde gördüm. Vinh Môc tünelinin üzeri yabani ananas ağaçlarıyla kaplıydı. Bir keşif uçağından bakan göz sadece orman görüyordu. Oysa yerin altında koskoca bir hayat vardı. Birinci kat on metre, ikinci kat on beş, üçüncü kat yirmi üç metre derinlikteydi. İkinci kattaki odalarda insanlar yaşıyordu. Üçüncü katta gıda ve silah depoları bulunuyordu. Bu tünelde beş yıl boyunca on yedi bebek dünyaya geldi. On altısı hayatta kaldı. Savaşın en yoğun döneminde insanlar yer altında yaşıyordu. Bombalar sustuğunda ise kısa süreliğine dışarı çıkıyorlardı. Ama Vietnam’ın direnişi yalnızca saklanmak değildi. Görünmeden ilerlemek, savaşın kurallarını değiştirmekti. Ho Chi Minh Şehri’nin kuzeybatısındaki Cû Chi tünelleri, Kamboçya sınırına kadar uzanan, uzunluğu iki yüz elli kilometreyi bulan devasa bir yer altı ağıydı. Vinh Môc’ta yürüyebiliyorsunuz; Cû Chi’de ise eğilerek, çoğu yerde sürünerek ilerliyorsunuz. Tüneller kasıtlı olarak alçak ve dardı. Viet Cong bu tünellerde yaşadı, plan yaptı, yemek pişirdi, mühimmat üretti. Giriş delikleri hayvan yuvası gibi görünecek biçimde kamufle edilmişti; havalandırma için toprak tepeler yapıldı, Amerikalılar bunları mezar sandı. Köpekleri yanıltmak için Amerikan askerlerinin eşyaları kullanıldı. Tuzaklar tasarlanmıştı. Gerillalar, tabanı ters yönde basan lastik sandaletler kullanıyordu — bıraktıkları izler düşmanı tam zıt yöne götürüyordu. Cû Chi savaşın içinde, Saygon’un yanı başında, saldırı pozisyonundaydı. Vinh Môc ise kuzeyde, hayatta kalmak için kazılmıştı. Ho Chi Minh Yolu bu direnişin omurgasıydı. Ho Chi Minh’in doğum gününde, 559. Grup adıyla kurulan ve 440 kişilik bir ekiple başlayan bu mühendislik birliği, kuzeyden güneye uzanan yolu açtı. On altı yıl boyunca hiç durmadılar. Toplam uzunluğu on sekiz bin kilometreydi - tek bir yol değil; Laos ve Kamboçya’ya da uzanan yollar, sapaklar, yer altı depoları, hastaneler, yakıt boru hatları dahil birbirine bağlı bir ağdı. Erkeklerin büyük çoğunluğu cephede olduğu için bu hatta çalışan gönüllülerin yarısı kadın ve kız çocuklarından oluşuyordu. Mayın tarıyorlardı, mayın patlatıyorlardı, yolu güvenli hâle getiriyorlardı. Yağmurda, gecenin karanlığında, camları olmayan kamyonlar sürüyorlardı. Çünkü cam ışığı yansıtır ve düşman helikopterleri tarafından fark edilebilirlerdi. Ho Chí Minh Yolu’nun karadan ve denizden olmak üzere iki kolu vardı. Deniz kolu, “numarasız gemiler” denen, balıkçı kılığına girmiş gizli tekneler ile çalışıyordu. Fakat bir süre sonra Amerikalılar bu hattı keşfetti. Deniz devriyelerini yoğunlaştırdılar. Güneybatı cephesine ikmal sağlamak giderek imkânsız hâle geldi. 1966’da bu soruna bir çözüm üretildi: 1C Rotası. Kamboçya sınırından başlayıp kanallar, nehirler ve mangrov ormanları üzerinden Cà Mau Burnu’na uzanan bu hat, kapatılan deniz yolunun yerini aldı. Bu hattın en tehlikeli geçidi Vînh Tê Kanalı’ydı. Karşıdan karşıya geçmek bazen yirmi üç deneme gerektiriyordu. Geçemeyenler o kadar çok oldu ki kanala ikinci bir isim verdiler: “Veda Kanalı.” Bu hattı ayakta tutan Gençlik Birliği’nin üyeleri çoğu on yedi ile yirmi yaş arasında genç kadınlardı. Sırtlarında silah taşıdılar. Balık sosu kargosu altında gizlenmiş mühimmat yüklü ikili tabanlı tekneler kullandılar. Geceleri kanallarda yüzdüler. 1C Rotası hiç kapanmadı. Yaklaşık dört yüz gönüllü hayatını kaybetti, üç yüz yirmi yedi kişi yaralandı. Ho Chi Minh City’deki Savaş Kalıntıları Müzesi’ndeki 1C rotasıyla ilgili sergi panelinde şöyle yazıyor: “Düşen bombalar altında bile şarkılar patlama seslerinin üstüne çıktı, iyimser kahkahalar yükseldi.” 1975 baharında Kuzey Vietnam ordusu güneye doğru ilerlemeye başladığında, Güney Vietnam yönetimi artık çözülmüş, Amerikan desteği büyük ölçüde çekilmiş ve savaşın dengesi geri döndürülemez biçimde değişmişti; şehirler birer birer düşerken, çatışmanın ağırlığı giderek Saygon’a doğru yığıldı. 30 Nisan 1975 sabahı, Viet Kong tankları şehrin merkezine ulaştı ve çok geçmeden demir kapıları zorlayarak Bağımsızlık Sarayı’nın avlusuna girdi; bir zamanlar Güney Vietnam yönetiminin kalbi olan bu bina artık savaşın son sahnesine dönüşmüştü. Bu yalnızca bir şehrin düşüşü değil, yirmi yılı aşkın bir savaşın sonu, bölünmüş bir ülkenin yeniden birleşmesi ve imkânsız görünen bir direnişin tamamlanışıydı. General LeMay Vietnamlıları Taş Devri’ne bombalayacağını söylemişti. Ama Vietnam halkı, yenilmez sanılan bir orduyu tarihin bütün çağlarının enkazına gömdü. Geçtiğimiz günlerde, bir başka Amerikan savaşı tüm dünyaya korku salarken Vietnam bir kargo uçağı hazırladı. Uçak Hanoi’den kalktı ve İran’a indi. İçinde altmış ton yardım malzemesi vardı: pirinç, un, şehriye, şeker, çocuk ve yetişkin kıyafetleri… Ve balık sosu. Yarım asır önce Mekong Deltası’nda aynı balık sosunu silahları gizlemek için kullanan genç kadınları hatırladım. Hiç duymadığım o iyimser kahkahalar kulaklarımda çınlıyordu. Robert Capa, 1954 Mayıs’ında elinde kamerasıyla düşerken Vietnam halkının neler yapabileceğini bilmiyordu. O güzel ve acı hikâyeyi, Vietnamlılar kendileri yazdılar.
Go to News Site