soL Haber
Doktor Watson dostunu anlatıyor: “ Holmes’ün inanılmaz savrukluğu, en olmadık zamanlarda keman çalması, evi berbat kokulara boğan kimya deneyleri, kişiliğine yöneltilen bitmez tükenmez tehditler, ara sıra oluşan zorbalıklar dostumu Londra’nın en istenmeyen kiracısı durumuna sokmuştu. ” 1 Watson dostunu eksik betimliyor. Kendi duvarına ikide bir ateş etmesi, kokain kullanması, eve arada bir getirdiği garip egzotik hayvanlar, evi basan suçlular, evin sürekli dağınıklığı (oraya buraya saçılmış dava notları), dünyanın orasından burasından getirilmiş ve sıradan bir İngilizin anlamlandırmayacağı eşyalar, sık sık kılık değiştirmeler… Liste daha da uzatılabilir tabii. Hattı zatında Sherlock Holmes sıradan biri değildi. Zaten böyle sıra dışı bir dedektifin de sıradan olması beklenemezdi hani. Ne zaman doğdu? 1887’de Beeton’s Christmas Annuals serisi içinde basılan roman A Study in Scarlet (Türkçesi Kızıl Soruşturma ya da Kızıl Dosya) ile doğdu. Sonrasında 1889 yılında ikinci roman geldi, The Sign of Four (Dörtlerin İmzası ya da Dörtlerin Yemini) basıldı. Ondan sonra ise artık yeterince ünlü olan Strand dergisinde kısa hikayeler geldi. Strand belki de İngiliz yayıncılık tarihinin en önemli dergilerinden biriydi. Kapılarını sadece Sir Arthur Conan Doyle’a (Sherlock Holmes’ün yaratıcısı) açmamıştı, sayfalarında yazanlar içinde sosyalist H.G. Wells, Rudyard Kipling ve Somerset Maugham gibi büyük yazarlar da vardı. Bu dergide 1892’de peş peşe yayınlanan kısa Holmes öyküleri The Adventures of Sherlock Holmes (Sherlock Holmes’ün Maceraları), 1893 yılında yayınlananlar ise The Memoirs of Sherlock Holmes (Sherlock Holmes’ün Hatıraları) başlıklarıyla yayınlandı. Romanlar ve öyküler Sherlock'u muazzam bir üne kavuşturdu, büyük bir hayran kitlesi yarattı. Şimdi biraz yazara dönelim. Sir Arthur Conan Doyle Edinburgh’da doğdu. Tıp eğitimi gördü ama asıl hevesi yazarlığaydı. İngiliz romantizminden, özellikle de Walter Scott’tan (Ivanhoe’nun yaratıcısı) pek etkilenmişti. Romantik tarihi romanlar yazmak istiyordu. Ama bir ara yeni yeni yeşermekte olan polisiye edebiyata, cinai romana ilgi duymuştu. Sherlock Holmes aslında bu geçici ilginin sonucunda doğdu. Sherlock Holmes ünlenince doktorluk yapmadan yaşayabilmenin yolunu bulmuş oldu. Bu arada ilgisi başka bir edebi türe yönelik olduğu için giderek ünlenen ve adı kendisinin adını gölgede bırakan yarattığı kahraman Sherlock Holmes’den sıkılmaya ve hatta nefret etmeye başladı. Nitekim 1893’teki “ The Final Problem ” (Son Sorun) adlı öyküde Sherlock Holmes’ü öldürdü. Öyküde Holmes ezeli ve en büyük düşmanı Moriarty ile Reichenbach Şelaleleri’nde kavga ederken öldü. Doyle Holmes’ü öldürerek ondan kurtulduğunu zannetti ama bunun hem kendisine hem de öyküleri basan Strand dergisine maliyeti büyük oldu. 20 bin kişi Strand dergisine aboneliğini iptal etti. Doyle lanetler ve tehditler içeren mektuplar almaya başladı, tüm mektuplar “Onu nasıl öldürürsün?” sorusuyla başlıyordu. Doyle tüm bu baskılara rağmen sekiz yıl direndi ve gerçekten tarihi romanlar ve başka şeyler yazdı. Ama yazdıklarının hiçbiri Sherlock Holmes’ü yerinden edemedi, hatta onun yanına bile yaklaşamadı. Holmes, Doyle’dan çok ama çok büyüktü artık. Neticede sekiz yıl sonra hem okuyucu baskısı hem de aldığı yüklü çek nedeniyle diriltti Baker Sokağı’ndaki deli dedektifi. Bundan hemen sonra ise Holmes’ün en ünlü romanı geldi, The Hound of Baskervilles (Baskerville Tazısı). Doyle ölene kadar kurtulmadı Sherlock’tan. Kuşku yok çok büyülü bir karakterdir. Şimdiye kadar çevrilmediği dil kalmamıştır. Sinema ve dizi uyarlamaları ise sayısızdır. Kendi adına yapımların yanında başka ortamlarda, başka platformlarda da sık sık karşımıza çıkmaktadır. Doyle onu sevmese de insanlık çok sevdi galiba. Ama abartmayalım, pek tabii ki sevmeyenler de vardı. Çocuksu bulanlar, edebi estetik açısından yetersiz bulanlar, eğreti, karikatürize, oturmamış bir karakter tasarımına sahip bulanlar elbette vardı, var olacaklar. Ama hem Doyle’a hem de sevemeyenlerine inat zamanın bir yerinde zamanı süpüren rüzgarın ucuna asıldı kaldı, rüzgar zamanı akıtıyor ama ucunda asılı duran Holmes’ten kurtulamıyor. Öyleyse yok sayamayız. Polisiye roman, özelde ise cinai roman düşük edebiyat değildir. Düşük edebiyat olur mu ondan da emin değilim. Bazı Marksist yazarlar cinai romanı bir tür kaçış, havai ve ağırlığı olmayan bir tür gibi görmekteler. Ama emin olun bu eleştiriyi getirenler bile sıkı birer polisiye okuyucusudur. Öncelikle bu yargı doğru değil. Polisiye edebiyat kapitalizmin (çünkü onunla doğmuştur) sağduyusudur, hem de diğer edebi türlerden daha fazla. Cinayet aslında çelişkilerin kendilerini apaçık ettikleri ve şiddetle çözüme ulaştıkları noktadır. Bu nedenle cinai roman aslında kapitalizmin gizil çelişkilerini yansıtan, onları deşifre eden bir türdür. Sermaye, servet, mülk, miras, kadın ve aşk (ki erkek egemen kapitalist toplumda onlar da mülkleşmişlerdir) uğruna işlenen cinayetler aslında yasal yolla, ya da uzlaşıyla çözülemeyen çelişkilerin şiddet yoluyla çözülmesinden başka şeyler değildirler. Bu nedenle yazarların siyasi ve ideolojik yönelimlerinden (ki çoğu sağcı ya da tutucudur) bağımsız olarak, cinai roman gizil zımni bir sistem eleştirisini içerir. Bu eleştirel içerik sadece olay kurgusunda ve anlatıda ortaya çıkmaz, karakter tasarımında da ortaya çıkar. Bu durum aslında kendisi de romantik bir tutucu olan Conan Doyle’un büyük dedektifinin romanlarında bile vardır. Holmes’ün ele aldığı davalarda suçlular genellikle ya kapitalistler ya da köhnemiş aristokratlardır çoğunlukla. Cinayetlerin ekserisi mülk ve para için işlenir. Cinayet kapitalist toplumda dengeyi, beşeri ve uhrevi dengeyi bozar, dedektifin işi bu dengeyi yeniden kurmak, huzur ve sükunu tesis etmektir. Bu nedenle dedektif aslında sanki bir tür düzen tesis eden tanrı gibidir ve her tanrı gibi topluma dışsal olmak, ona yabancı olmak durumundadır. Bunun diğer bir anlamı da dedektifin sınıflar üstü olmasının bir tür zorunluluk olmasıdır. Çünkü topluma, ya da bir sınıfa herhangi bir aidiyet dedektifin o sınıfa, o topluma ait önyargılara, hınçlara, kine, öfkeye ve beklentiye sahip olmasını gerektirir ki kuşkusuz bu durum dedektifin yargı yetisini zedeleyecektir. Bu nedenle her büyük dedektif kendi başına bir gariplik, sıra dışılık abidesidir. Tıpkı Holmes gibi. Sherlock Holmes gerçekten toplumun dışındadır. Yaşam tarzı, düşünce şekli, insanlara yaklaşımı, giyim kuşamı (avcı şapkası, pelerinli paltosu ve piposu), konuşma tarzı; tüm bunlarda farklı ve hatta nadidedir. Sherlock toplumun aynı zamanda içindedir, çünkü yaşamının en büyük uğraşısının -cinayet çözme ve katil kovalama- en temel nesnesi toplumdur. Düşünsel ve yaşamsal olarak dışında ama nesnel olarak içindedir. Kılık değiştirerek her cemiyete sızar, toplumun her kesimiyle iletişime geçer. Dilenciler, satıcılar, fahişeler, tüccarlar, bürokratlar, ev kadınları, hırsızlar, kaçakçılar; Sherlock bunların hepsiyle iletişim kurar, ama yine de toplumun sıradan bir üyesi olamaz. Kısacası sanki başka bir dünyadan bu dünyaya ışınlanmış bir garabettir aslında, tıpkı ondan sonra gelen diğer büyük dedektifler gibi (örneğin Hercules Poirot, Lord Whimpsey ya da Nero Wolfe gibi). Bu anlamda sıradan insanın nasıl düşündüğünü, ne hissettiğini bilmez, o sıradan insanların bozduğu dengeyi tesis etmeye gelmiş Mesih gibidir. Herkes bilir ki Mesihler de insanların nasıl düşündüklerini ne hissettiklerini bilmezler, bilemezler. Ama yine de toplum ile ilişki kurmak zorundadır. Çünkü uhrevi, kutsal görevlerini yerine getirirken dedektif, toplumun nasıl davranacağını ya da nasıl düşündüğünü de öğrenmek zorundadırlar. Ancak bunu kendi başına yapamaz. Önemsemediği insanların ne düşündüklerini ve nasıl davranacaklarını öğrenebilmek için bir aracıya ihtiyacı vardır, peygamberin havariye ihtiyaç duyması gibi. İşte burada sahneye Doktor Watson girer. Watson Sherlock için toplumun, o önemsemediği halkın, sıradan insanın sözcüsüdür. O Sherlock’un aşırılıklarını dengeleyen bir denge unsurudur aynı zamanda. O aslında kendini topluma ifade etme gereği bile duymayan dedektifin dışa yönelik sesidir. Nitekim Doyle, Holmes hikayelerinin büyük bir bölümünde hikayeyi Watson’un ağzından anlatır. Watson aynı zamanda toplumun Sherlock gibi bir deliyi, eksantriği anlama çabasıdır. Zavallı Watson yer yer onun aşağılamalarına maruz kalsa da dostunu terk etmez. Viktorya Dönemi aynı zamanda emperyalizmin ve emperyalistler arası mücadelenin yükseldiği bir dönemdi, İngiltere’de sömürgelerden gelen servet yığılırken sömürgelerden gelen yatırımcılar, bürokratlar ve askerler de yığılmaktaydı. Nitekim Watson Afganistan’da yaralanmış eski bir askerdi aynı zamanda. Saf ve nahif bir kişiliğe sahipti. Holmes bazen onu iç sesini dışa yansıtmak için de kullanırdı. Kısacası savaş gazisi bu eski asker onun toplumla kurduğu tek bağdı. Arthur Conan Doyle dönemin İngiltere’sinin ideolojik atmosferinden izole olmuş değildi açıkçası. Muhafazakâr ya da liberal olması fark etmez, sıradan İngilizin devlet mekanizmasına ve kamusal otoriteye karşı hissettiği şüphe onda da vardı; ve kendisinden ünlü olacak kahramanında da. Erken dönem İngiliz polisiyesinin değişmeyecek bir çizgisi olan kamusal otoriteye ve polis gücüne yönelik aşağılama Sherlock öykülerinde de vardı. Bunu dışa vuracak araç ise Müfettiş Lestrade idi. Scotland Yard müfettişi Lestrade bazı Holmes öykülerinde soruşturmaya dahil oluyordu ama her defasında Holmes’ün alaylarına maruz kalıyordu. Aslında alay edilen devletin resmi soruşturma yöntemleri ve resmi polis gücünün yetersizliğiydi. Dönem bağımsız dedektifin dönemiydi, bağımsız dedektifin sahneden çekilerek yerini organize polis gücüne bırakmasına daha çok zaman vardı. Dahası henüz olay yeri inceleme, adli tıp ve balistik teknikleri gelişememişti. Bu nedenle Holmes kendi evinin duvarına ateş ederek kendince balistik deneyleri yapıyordu. Kimyasallar, insan anatomisi ve zehirler konusunda çok bilgili idi Sherlock, ama siyasetten felsefeden ve edebiyattan zerre kadar anlamıyordu. 2 Kısacası doğadan anlıyordu ama toplumdan anlamıyordu. Verileri, küçük detayları, küçük aksamaları topluyor ve tümdengelimci bir şekilde işliyordu bu girdileri. Zihni kapasitesi sınırlı bir ev gibi görüyordu, yeni bir şey girecekse var olanlardan bazılarının çıkması gereken bir ev. Bu nedenle öğrendiği her gereksiz detayı unutmaya çalışıyordu, aksi takdirde çok gerekli bir bilgi silinecekti. Watson şakayla karışık “Peki ya güneş sistemi?” diye sorduğunda “Dünyanın güneşin mi, yoksa ayın mı etrafında döndüğünün bilgisinin benim için hiçbir pratik yararı yok” diyecek kadar umarsız ve duyarsızdı. Ama tanrılar zaten duyarsız olurlar değil mi? Peki ya Sherlock’un içinde yaşadığı ortam? Watson A Study in Scarlet başlıklı öyküde Londra’yı şöyle tanımıyor: “ İmparatorluğun tüm aylaklarının ve tembellerinin karşı konulmaz bir şekilde içine aktıkları büyük bir lağım ”. Viktorya Dönemi Londra’sı kabuk değiştirmesine rağmen hâlâ İngiliz kapitalist gelişiminin serbest bıraktığı kırsal ve sömürge kökenli nüfus fazlasını emebilecek kapasitede olmayan bir kentti. Altyapı çok zayıftı, kanalizasyon sistemi çok gelişkin değildi ve aydınlatma ise çok sınırlıydı. Dolayısıyla kent derin bir güvenlik sorunu içinde debelenmekteydi, özelikle geceleri ürkütücü ve karanlık bir kente dönüşüyordu. Scotland Yard 1829’da kurulmuştu ama henüz dünyanın en gelişkin kapitalist metropolünü koruyamayacak kadar cılız ve yetersizdi. Özelikle giderek finansallaşan İngiliz kapitalizminin finans ve spekülasyon merkezi haline gelen Londra servet ve mülk sahipleri ile Londra lağımını besleyen işsiz güçsüz kitlesi arasında zayıf bir koruma duvarına sahipti. Bu nedenle özellikle işçi sınıfı ve yedek işgücü ordusunun üst üste, alt alta yaşadığı keşmekeş mekanlar servet ve mülk sahiplerinin ve hatta polislerin kolayca giremeyecekleri yerlerdi. Bu güvensizlik kendi suç efsanelerini yaratıyordu; Karındeşen Jack güvensiz bir ormana dönüşen Londra’nın yasallığın olmadığı ve suçla bezenmiş gecesinin en önde gelen yaratığıydı. Geceleri dehlizler yumağına dönüşen Londra sokakları Holmes’ü durduramıyorlardı, hatta Holmes bu labirentte en kısa ve en kestirme yolu her zaman biliyordu. O geceleri dolaşan ve kılık değiştiren, her yerde ve herkes olabilen bir garip mahluktu. Dışsaldı ama içindeydi. Aurası, çekiciliği zamana direnen bir figür Sherlock Holmes. Bu çekicilik daha uzun süre de direnecek gibi görünüyor. Londra’da bir Baker Sokağı var, belki de hâlâ orada ikamet ediyordur, kim bilir? Aslında Sherlock’a duyulan sevgi biraz da insan aklına, anlağına, kavrama ve yorumlama kapasitesine duyulan bir sevgi. Aklın ve zekanın önünde hiçbir engelin olmayacağına, aklın insanlığın karşısına çıkacak her gizemli sorunu ve olayı çözebileceğine yönelik bir inançtı belki de Sherlock’u sonsuz kılan. Yaratıcısının sevmediği, ancak insanlığın pek sevdiği kahraman belki de aydınlanmış bir insanlığa yönelik özlemi ifade etmektedir, her ne kadar kendisi insanlıktan uzak gibi görünse de. 1 Sir Arthur Conan Doyle (1992) Sherlock Holmes Ölüm Döşeğinde, Metis (çev. s. Günersel), s. 238. 2 Sir Arthur Conan Doyle (1992) “ A Study in Scarlet”, The Adventures of Sherlock Holmes içinde, Wordworth, s. 15-16.
Go to News Site