BirGün Gazetesi
Derler ki, insanlar ikiye ayrılır: Orwell’ın 1984’ünü kurmaca rafından çıkarıp tarih/politika rafına koyanlar ve bunu henüz yapmamış olanlar. Ben ilk kategorideyim. Haberleri gördükçe, 1984’ün distopik bir anlatı olmaktan çıkıp gerçeğimiz olduğunu her gün daha da net görüyorum.Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Selahattin Demirtaş, Ekrem İmamoğlu gibi artık birer sembole dönüşmüş adların yanına sürekli yenileri ekleniyor. İsmail Arı ve Alican Uludağ’a bakın, sadece doğru ve dürüst gazetecilik yaptıkları için rehin tutuluyorlar. AKP iktidarının ‘gerçek’ ve ‘doğru’ anlayışı, 1984’teki Gerçek Bakanlığı’nınki gibi işliyor; sürekli değişerek, eğilip bükülerek... Bu tür iktidarlar, olana değil olmayana daha çok önem verir. ‘Savunma bakanlığı’ adını ‘savaş bakanlığı’na çevirecek ve ‘medeniyet yıkmak’tan söz edecek kadar saldırgan bir yöneticinin şımarık çocuklar gibi “Barış ödülü istiyoruuuum!” diye söylenip durması ya da 25 yıldır iktidarda olan bir partinin ülkedeki her olumsuzluk için başkalarını suçlaması ancak böyle mümkün olur. Bu yüzden, gazetecinin olanları yazanı değil, ‘uydur uydur ipe diz’ yapanları makbuldür. *** Distopyaların başlangıç aşamalarında sorun basitçe gerçeklerin söylenip söylen(e)memesi, söylenenlerin gerçek olup olmaması iken, olgunluk aşamasında artık ‘herhangi bir şey söylenmesi’ bile, bu iktidarları besleyen zihniyet tarafından suça dönüştürülür.Eğer 1984’ün yeri hala kurmaca rafı olsaydı, bir arkadaşınız koşturan bazı polisleri gösterip “Bak şu sağdan giden sağ bek, soldan giden de sol bek!” dese, en fazla “Bu ne kötü espri ya! Sen dün bu halinden daha zekiydin.” diye dalga geçer, on dakika sonra da unutmuş olurdunuz. Ama 1984’ün rafını değiştirmişseniz, artık biliyorsunuzdur, birileri bundan bile suç çıkaracaktır. Geçen hafta, IŞİD teröristlerinin İsrail Başkonsolosluğu baskını sırasında, civardaki plazalardan birinin camından operasyonu izlerken biri bu saçma espriyi yaptı, diğerleri de buna güldü diye sekiz kişi gözaltına alındı, dört kişi işinden oldu. Böyle bir akıl tutulmasının yeri elbette kurmaca, hatta mizah rafları olmalıydı. Ama o günler çoktan geçti gitti. *** Bir stand-up komedyeni, ‘cariyesiyle evlenen padişah’ı “‘fuckbuddy’siyle evlenen padişah’ şeklinde andığı için, ‘müstehcen sözcükleri yaydığı’ ve ‘tarihi milli manevi değerlere hakaret ettiği’ suçlamasıyla gözaltına alındı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gözaltı kararındaki ifade aynen şöyle: “Sosyal medya platformlarında herkese açık şekilde dolaşımda bulunan bir videoda aleni olarak müstehcen sözleri yayınlayan ve bu sözler ile tarihi milli manevi değerlerimize hakaret ettiği tespit edilen T.U. isimli kişi İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma neticesinde talimata istinaden İstanbul Emniyet Müdürlüğü ekipleri tarafından gözaltına alınmıştır." Görüyorsunuz, burada ‘bir iddia üzerine verilen gözaltı emri’nden söz edilmiyor, ‘hakaret ettiği tespit edilen’ diyor. Yani komedyen arkadaşın ‘suç’u çoktan sabit görülmüş... Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor, meselenin 1984 boyutunu X’teki mesajında şöyle yazdı: “Basit bir olay gibi göründüğüne bakmayın, bir ülkenin zararsız şakalar yüzünden komedyenleri gözaltına alması son derece ürkütücü. Türkiye’de ifade özgürlüğü üzerindeki baskı neredeyse distopik bir boyuta ulaştı. Amaç, insanların içinden geleni söyleme şevkini kırmak. Denetlenen, susturulan ve artık sıkıcılaşmış bir toplum.” Bu arada, İngilizce ‘fuckbuddy’ sözcüğünün ‘müstehcen sözcükler kategorisi’nde yer aldığını da öğrenmiş olduk. İşte böyle bir bilgiyi öğrenebileceğiniz, bununla da kalmayıp “Amanın! İyi oldu öğrendiğim, dikkat edeyim de ağzımdan kaçmasın!” diye düşüneceğiniz tek dünya, 1984’ün dünyasıdır. *** Diyorlar ki, insanlar ikiye ayrılır: 1984’ün dünyasından korkanlar ve bundan artık korkmayanlar. Ben ikinci kategorideyim. Muhaliflere, üniversite öğrencilerine, gerçeğin peşinde koşan gazetecilere, ‘makbul vatandaş’ olmayan herkese yapılan bunca baskının yarattığı üzüntü ve sıkıntılara rağmen, 1984 bende yılgınlık hissi değil, minik heyecanlar içeren bir direniş duygusu uyandırıyor. Distopik anlatı dünyasının bu en ünlü yapıtını ilk kez ortaokuldayken okumuştum. O günden bu yana 1984 dendiğinde aklıma gelen şey Winston Smith’i yıldırmak için yapılan işkenceler -yani kitabın ikinci yarısı- değil, içinde yaşadığı korku iklimine rağmen Winston’ın evinde tele-ekranın (iktidarın gözü) göremeyeceği bir girinti ayarlayıp günlük tutması oldu hep -kitabın basıldığı 1948’in dünyasında bunun nasıl büyük bir cesaret ürünü, nasıl bir direniş kıvılcımı olduğunu düşünün!
Go to News Site