BirGün Gazetesi
Geçen haftaki yazımda, AKP iktidarının artık ülkeyi eskisi gibi yönetemediğini belirterek, tarihin sıkıştığı, siyasal ve toplumsal bir kilitlenme yaşandığı saptamasını yapmıştım. Bu bir ulusal ölçekte kriz halidir. Bir toplumun ve ülkenin yoluna bu sıkışma ve kilitlenmeyi aşmadan devam etmesi imkânsızdır. Türkiye ya daha koyu bir karanlığın içine sürüklenecek ve bir diktatörlüğe savrulacaktır -ki bu gerici bir çözümdür, ama yine de çözümdür- ya da islamcı-faşist saldırıyı durdurarak, demokratik bir hamle ile yeniden aydınlanma yoluna girecektir. Üçüncü bir olasılık da bu iki yön ve yol arasında arafta kalmaktır. Bir tür hibrit rejimdir. Bu durum çürüme ve yavaş intihar, yani ölümün geciktirilmesinden başka şey değildir. Verili koşullarda zayıf olasılıktır. Tarih, insanlığın ve cumhuriyetin birikimi, felsefe ve edebiyat, bu ülkenin müktesebatı ve kültürel fayları, devrimci geleneği ve ahlakı, iç ve dış koşullar ilerici bir çözümü çağırıyor. Tarihin çağrısıdır bu. Eğer toplum ve onu temsil eden siyasal örgütleri bu çağrının gereğini yapamazsa -ki çok zorlu bir iştir- ülke gerici çözüme teslim olacaktır. Yine geçen haftaki "Siyasette Kurt Kapanı" başlıklı yazımdan; siyasal islamcı hareketin iç iktidar dinamiklerini hızla yitirdiğini belirterek, yeniden dış dinamiklere yaslanarak ömrünü uzatmaya çalıştığını belirtmiştim. Erdoğan-AKP iktidarının bu amaçla üç siyasal hamle yaptığına dikkat çekmiştim. Bu poli-taktik hamleler daha çok içeride siyasal alanı hile, kumpas ve zorla yeniden düzenlemeye yöneliktir. Hedef iç iktidar dinamiklerini yeniden üretmektir. Ancak bunun için elinde devletin şiddet aygıtlarından başka bir araç da bulunmuyor. Bu durum büyük bir “meşruiyet” sorunu ve toplumsal tepki yaratıyor. Dahası tam tersi sonuçlar doğuracak gibi görünüyor. AKP DE KAYBEDECEK! AKP iktidarı en önemli gücünü ve meşruiyet kaynağını ABD ve Trump yönetiminden almaya çalışıyor. Bu nedenle sinsi bir şekilde onu bütün kirli operasyonlarında örtük şekilde destekliyor. Öyle ki, İran’a saldırdığı için utangaç şekilde bile ABD’yi kınayamıyor. Bu ayıbını ise İsrail’e söylenerek, yani sadece lafla eleştirerek örtmeye çalışıyor. Oysa Trump, İran’dan kaybederse sadece fiyakası bozulmayacak, gücünü de yitirecek diye vurgulamıştık. Atlantik ittifakı (NATO) büyük yara alacak, ABD ve Avrupa arasındaki mesafe bir kopuşa dönüşmese de derinleşecektir. Daha önemlisi ABD emperyalizmi İran’da yenilirse, onun bölgedeki işbirlikçileri de kaybedecektir. Onlardan biri de Erdoğan-AKP iktidarıydı. Öyle olacak. ABD emperyalizmi ve Trump’ın faşizan iktidarı İran’da kaybetti. İran’ın varlığını ve gücünü koruması kazanması demekti. Daha fazlası oldu; İran Hürmüz Boğazı’ndaki hâkimiyetini savaşarak güçlendirdi. Bu stratejik yolun tek sahibi oldu. Uluslararası bir ticaret yolu olan Hürmüz, artık bir İran boğazı niteliğine dönüştü. Tahran geçişlerden ücret almaya başladı. Gazeteci dostum M. Ali Güller, Cumhuriyet’te İran’ın neden kazandığını (9 Nisan 2026) kapsamlı şekilde yazdı. İran’ın kazanmasının temel nedeni, biri küresel diğeri bölgesel iki süper gücün saldırısına karşı, kararlı ve etkili direnişidir. ABD’yi bölgede deyim uygunsa "madara" etti. Körfezin Ortaçağ artığı gerici Arap rejimlerini korumak için bu ülkelerde kurulan ABD üslerinin kendilerini bile İran karşısında korumaktan aciz oldukları ortaya çıktı. Öyle ki, vurulan üslerdeki ABD askerleri otellere yerleştirildi, ama oralarda da vuruldu. Adeta saklandılar. Anlı şanlı iki uçak gemisinin de vurulduğu anlaşılıyor. İran’a 300 km yaklaşan gemilerin çekildiği, en yakınının şu sırada 1100 km uzakta olduğu belirtiliyor. Kaçtılar yani. SALDIRI İRAN’I BİRLEŞTİRDİ Bu savaştan altı çizilecek olgu şudur; ABD ve İsrail, İran’ın siyasi iradesini kıramadı. Sadece bir mafya yapılanması gibi, uluslararası hukuku çiğneyerek, İran’ın meşru üst düzey yöneticilerini öldürdüler. Yani cinayet işlemiş oldular. Venezüella’nın seçilmiş devlet başkanı Maduro da küresel hukuka göre dokunulmazlığı olmasına karşın, fidye avcısı haydutlar gibi hareket edilerek kaçırıldı. Kuralsız ve ahlaksız bir dünyanın kapılarını açtılar. Öyle ya, dünyada "Canavarlar Zamanı" yaşanıyordu. ABD ve İsrail sadece İran’ın siyasal iradesini kıramamış olmadı, silah ve karşılık verme yani savaşma gücünü de yok edemedi. Saldırı İran’ı birleştirdi. İranlı rejim muhalifleri soylu bir yurtseverlik sınavı vererek, büyük bir meşruiyet ve saygınlık kazandılar. Emperyalist ayartmaya kapılmadılar. Irak ve Suriye’de yapanların aksine İranlı Kürtler de oyuna gelmediler. Sanılanın aksine, bu zafer İran’da sadece rejimi değil, orta vadede muhalifleri de güçlendirecek. Savaş, NATO’da bir kriz yarattı, ABD ve Avrupa arasındaki güven ilişkisini yıktı. İran’ın zaferi -ki ABD ve İsrail’i durdurmak bile zaferdir- ABD’nin küresel hegemonyasının iniş sürecini hızlandırdı. Bu anlamda, ABD’nin küresel hegemonyasının, İsrail’in de bölgesel haydutluğunun sonunu işaret etti. Önemi buradadır. İslamabad’daki görüşmelerden bir anlaşma çıkar mı, kalıcı bir ateşkes süreci başlar mı bilemeyiz. Ancak, Trump yönetimi savaştan çıkmak, İsrail ise devam etmek istiyor, ama öyle görünüyor ki bu iki ülkede de sağcı ve faşist iktidarlar sürdürülemeyecek. Avrupa, artık ABD hegemonyasını bir daha kabul etmeyecek. Dünyada yeni bir düzenin kurulabilmesi için, eğer herkes için felaket demek olacak bir yol kazası yaşanmazsa, yeni güçler ortaya çıkacak. Yeni ABD oligarşisi de statü kaybedecek. Yukarıda da işaret ettiğim gibi, kaybedenlerden biri de Erdoğan-AKP iktidarı olacak. Faşizan Trump iktidarına yaslanarak ve ondan onay alarak demokratik muhalefeti imha etmeye kalkışan AKP iktidarı, son bir manevra ile ateşkes ya da barışın rantından pay kapmaya çalışsa da, bu işe yaramayacak. Artık ülke içinde siyasal rıza ve toplumsal onay üretemeyen AKP’nin saygın, etkili ve güçlü bir dış desteği de olmayacak. Tam tersine, ABD’ye tavır alan CHP ve muhalefet güç kazanacak. AKP İKTİDARI TOPARLANAMAYACAK! Dış tehditler arttıkça ya da güvenlik kaygısı öne çıktıkça sokaktaki insan, daha çok iktidardaki gücün, görece otoriter olan yönetimlerin etrafında toplanır. Ortalama insanın refleksif tavrı budur. İçgüdüsel bir yurttaş davranışıdır. Türkiye’de de böyle oldu. Oyları %30’un altında olan AKP, %1,5-2 artışla bu oranın üstüne çıktı. Normal şartlarda daha büyük bir artışın olması lazımdı, ama olmadı, yine CHP’nin gerisinde ve ikinci parti. Bölgede durum normalleştikçe bu destek de çekilecek ve yeniden ulusal kriz dinamikleri seçmen davranışlarını belirlemeye başlayacaktır. Ancak, AKP’nin operasyonları artırdığı görülüyor. Başka çaresi de yok, durduğu takdirde düşeceğinden korkuyor. Muhalefet de demokratik mücadeleyi hiç geri adım atmadan yükseltmek zorunda. Muhalefetin geri adım atması ülke ve cumhuriyetin birikimi için, demokrasi ve insanlığın ilerici kazanımları bakımından bir yıkım olacaktır. Paradoksal olarak gücünün zirvesinde görünen güçler, iktidarlar, ordular vb. bazen tarihlerinin en zayıf ve güçsüz döneminde olurlar. Bu durum AKP iktidarı içinde geçerlidir. Siyasi irade, kararlılık, sabırlı bir mücadele ve etkili bir direniş ile buna uygun karşı hamleler yapmak yetecektir. Gerekli olan siyasal cesarettir. Macaristan’da Orban için geçerli olan bu tarihsel-sosyolojik yasa, Türkiye’de neden işlemesin? Esas olan demokratik mücadeledir. CHP, sadece Avrupa ülkeleriyle değil, başta Rusya olmak üzere bölgesindeki diğer ülkeler ve İran gibi komşularıyla da ilişki kurmalıdır. İktidarı isteyen bir parti için böyle bir adım atmak hem çok yararlı hem de gereklidir. Kaldı ki, hem Rusya’da hem de İran’da ciddi bir Türk nüfus var. İran dünyada Türkiye’den sonra en çok Türk’ün yaşadığı ikinci ülkedir. Bir Türk cumhurbaşkanı var ve bu kimlik üzerinde bir sınırlama yok. Rejim etnisiteye değil dinsel kimliklere dayalı bir yapılanmaya sahip. İran, molla rejiminden ibaret değildir. YALÇIN HOCAYA SAYGI DURUŞU Türkiye solunun iflah olmaz ihtilalci ve öncü entelektüellerinden Prof. Dr. Yalçın Küçük’ü kaybettik. Hepimiz üzerinde emeği ve hakkı vardır. Ülkede aydın kavramına en çok yakışan kişilerden biriydi. Put kırıcıydı. Devrimci bir Marksisti. Nev-i şahsına münhasır bir hoca, aykırı bir sosyalistti. Cesurdu, deyim uygunsa ideolojik bir "öncü savaş" yürütüyordu. Böyle bir mücadele kusursuz olamazdı. Geride, Türkiye Üzerine Tezler ve Aydın Üzerine Tezler gibi kült eserler bıraktı. Yüksek bir soyutlama yeteneği vardı. Yalçın hoca, muhalif olsalar bile Marksizm cahillerinin ve teoriye uzak olanların, sistemle uyum halindekilerin pek anlayabileceği biri değildi. Türkiye solunda 1980 sonrasında siyasetten edebiyata kadar yaşanan liberal savrulma ve kirlenmenin önüne barikat kuranlardan biriydi. Sosyalist İktidar, Toplumsal Kurtuluş, Marksist Damar gibi dergilerin yaratıcısı ve entelektüel lideriydi. Hoca bizimdir. Hayatımızı zenginleştirdi. Yalçın hoca ile on yıllara dayalı inişli-çıkışlı bir ilişkimiz oldu. Birlikte çok program yaptık, bir dizi etkinlik düzenledik, eylemlerde yer aldık. Elbette her konuda anlaşamazdık, bu nedenle iç içe değil, yan yana olduk. Birbirimizi severdik. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Silivri’den başka ne diyeyim hocam; helal olsun!
Go to News Site