soL Haber
Türkiye, emperyalizme karşı verilen bir savaş neticesinde ama kapitalist bir ülke olarak kuruldu, kurulduğu andan itibaren de uluslararası kapitalist sistemin bir parçası oldu. Ancak Osmanlı’nın yıkımından ve Milli Mücadele’den çıkarılan derslerle, bir de elbette ki Sovyetler Birliği ile komşu olmanın etkisiyle, emperyalizme karşı mesafeli bir tutum alındı, dış politikada dengeli bir tutum sergilendi. İlk yıllardaki bu “göreli özerk” tavır, II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte yerini emperyalizme eklemlenme, emperyalist işbölümü ve hiyerarşi içinde konumlanma arayışına bıraktı. Savaşta “tarafsızlık” görüntüsü altında Nazilerle askeri ve ticari işbirliği yapıldı, savaşın bitmesine yakınsa savaşı kazanacakları anlaşılan İngiltere ve ABD’yle yakınlaşma arayışları başladı. Sovyetler Birliği ise bu süreçte adım adım düşmanlaştırılıyor, erken Cumhuriyet döneminde başlayan dostluğun üzerine bir perde çekilme hazırlıkları yapılıyordu. II. Dünya Savaşı bitip Soğuk Savaş başladığında ne komünizm ne de Sovyetler Birliği Türkiye için gerçek bir tehditti; ancak savaşa katılmayan Türkiye şimdi yeni kurulan dünya düzeninin dışında kalmıştı, düzen bir hegemonya bunalımı yaşamaktaydı ve buna bir çözüm geliştirilmesi gerekiyordu. II. Dünya Savaşı’nın tarafsız ülkesi, Soğuk Savaş’a büyük bir iştahla dahil oldu, Amerikancılık ve antikomünizm hızla düzen siyasetinin ana belirleyenleri halinde geldi. Türkiye savaşa girmemişti ama en az beş yıl boyunca savaş ekonomisiyle yönetilmişti. Yüz binlerce genç istihdamdan koparılarak askere alınmış, üretim ve ihracat düşmüş, işsizlik ve enflasyon artmıştı. Savaşın yükü hem askeri hem mali olarak bütünüyle yoksul halkın sırtına yıkılmıştı ve bu da beraberinde “düzenin yabancılaşması”nı getirmişti, yani fatura doğal olarak tek parti iktidarına ve CHP’ye kesilmişti. Öte yandan savaş boyu resmi olarak tarafsız kalınmasının neticesinde Türkiye yalnızlaşmıştı ve şimdi bir rüşt ispatı gerekiyordu. Bulunan formül, az önce de söylediğim üzere Amerikancılığın ve antikomünizmin ipine sarılmak oldu. Artık yeni dost ABD, yeni düşmansa Sovyetler Birliği ve komünizmdi. Soğuk Savaş'a hizalanma Çokça yazıldı çizildi ama burada tekrar hatırlatalım; Türkiye Soğuk Savaş’a içeride “antikomünist terör”le dahil oldu. Kamuoyu bir yandan Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak ve üs istediği, Sovyetler tarafından işgal edileceği yalanlarıyla kandırılırken diğer yandan da Tan Matbaası ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi baskınlarıyla antikomünist bir teyakkuz havası estirildi. Gazeteler yakıldı, akademisyenler üniversiteden kovuldu, devletle sağ arasında antikomünist bir mutabakat kuruldu ve gericiliğin önü bu terör dönemiyle açıldı. Irkçı milliyetçiliğin ve dinciliğin palazlanmasıyla Türkiye’nin Soğuk Savaş’a dahil olduğu dönemin çakışması bir tesadüf değildi, bu ikisi arasında varoluşsal bir ilişki vardı. Emperyalizme entegrasyon, gericiliğe ve gericiliğin Türkiye ilericiliğine yönelik bir silah olarak kullanılmasına gereksinim duyuyordu. Antikomünizm ve Amerikancılığın Türkiye siyasetinin merkezine yerleşmesinin en sembolik hadisesi tam da sözünü ettiğimiz terör sürecine denk düşen Missouri Zırhlısı’nın Türkiye’ye gelişiydi. Missouri güya 1944’te hayatını kaybeden Türkiye Büyükelçisi Münir Ertegün’ün naaşını getirmek için yola çıkmıştı ama asıl sebep başkaydı. Missouri’nin yola çıktığı gün ABD Başkanı Truman yaptığı konuşmada Ortadoğu’nun geniş doğal kaynaklara sahip olduğunu ve en önemli kara, deniz ve hava yollarının buradan geçtiğini, ancak bu bölgedeki devletlerin tek başlarına kendilerini koruyamayacaklarını söylemişti. Kimden korunacaklarını doğrudan söylememekle birlikte işaret edilen ülkenin Sovyetler Birliği olduğuysa açıktı. Dönemin tek parti iktidarı CHP, Missouri zırhlısının gelişine büyük önem vermiş, gemiyi karşılamak için askeri törenler düzenlenmiş, basın toplantıları ve kokteyl davetleri için ayrıntılı bir program yapılmış, PTT tarafından hatıra pulları basılmış, Tekel tarafından hatıra Missouri sigaraları çıkarılmıştı. Amerikan askerlerinin iyi ağırlanması ve rahat ettirilmesi için her şey düşünülmüş, belediye Karaköy’den Beşiktaş’a kadar olan kısımdaki evleri ve dükkânları boyamış, genelevler onarılmış, boyanmış, buralarda çalışan kadınlar muayene edilmiş, eğlence mekânlarının kapılarına “welcome” yazan pankartlar asılmıştı. Cumhurbaşkanı İnönü ziyaretten duyduğu memnuniyeti “Amerikan donanmasına mensup gemiler bize ne kadar yakın bulunurlarsa o kadar iyi olur” diyerek açıklamıştı. Bu ziyaretle başlayan süreç, döneme damgasını vuran Truman Doktrini ve Marshall Planı da dahil edilerek ele alındığında, basitçe Türkiye-ABD arasındaki ilişkilerde bir yakınlaşma ya da iyileşme olarak görülemez. Söz konusu olan Türkiye’nin Cumhuriyet dönemi yönelimlerinden köklü bir sapmadır. Bu süreçle birlikte Türkiye dış politikadaki dengeci ve göreli özerk tutumunu bir kenara bırakmış, bir süre sonra NATO’ya üye olarak savunmasını bütünüyle ABD’ye/Batı’ya bağımlı hale getirmiş, kalkınma ve planlama esası üzerine kurulu devletçi yaklaşımın yerini ABD’nin belirlediği uluslararası işbölümüne uygun bir şekilde hammadde ihracatçısı-mamul ithalatçısı yaklaşım almış, eğitimde dinselleşme sürecinin önü açılmış, tarikatlar ve cemaatler yeraltından çıkmaya başlamışlardır. Velhasıl Milli Mücadele’de topla tüfekle kapıdan kovulan emperyalizm, Soğuk Savaş’la birlikte ekonomik modeliyle, NATO’suyla, IMF’siyle, Dünya Bankası’yla bacadan girmiştir. İsmet İnönü Ankara’yı ziyaret eden ABD Başkan Yardımcısı Lyndon Johnson’la, 26 Ağustos 1962 Amerika'nın adamları: Menderes, Türkleş, Demirel, Özal İnönü CHP’sinin başlattığı dönüşümün -ki bir “karşıdevrim” süreci de diyebiliriz- taşıyıcılığını İnönü’den daha da büyük bir hevesle üstlenecek kişinin Adnan Menderes olması şaşırtıcı değildi. Bir toprak ağası ve Cumhuriyet’in radikalizmiyle dertli bir siyasetçi olarak “Adnan Bey”, Amerikancılığın ipine sıkı sıkıya sarılacak, attığı her adımı bu ve antikomünizm belirleyecekti. Türkiye 1952’de Kore’ye Menderes’in öncülüğünde asker yollayacak, yüzlerce Türk askeri komünizmle savaşta yaşamını yitirecekti. Menderes bunun mükâfatını Türkiye’nin NATO’ya kabul edilmesi olarak alırken, CHP ne Kore’ye asker gönderilmesine ne de Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı çıkacaktı; bilakis antikomünizm ve Amerikancılık düzen siyasetinde “siyaset üstü” bir konuma yerleşecekti. Aynı günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanan bir kitapçıkta yer alan “Kore harekâtına iştirak; cihad ve gaza mahiyetinde mukaddes vazife cümlesindendir. Onun için Kore’de vefat edenler şehiddir. Sağ kalanlar Allah yolunda hizmet etmiş şerefli gazilerdir” cümleleriyse Amerikancılıkla dinci gericilik arasındaki ilişkinin mahiyetini çok açık şekilde ortaya koyuyordu. Menderes, iktidardaki on yılını Amerikancılıkla geçirdi. ABD’nin kendisiyle işinin bittiğini anladığında SSCB’yle iyi ilişkiler geliştirmeye çalışacak ama geç kalmış olacaktı. Tarihsel olarak ilerici bir hamle niteliği taşımakla birlikte 27 Mayıs, Menderes’i Amerikancı olduğu için devirmemişti, 27 Mayısçıların da tutarlı bir antiemperyalizmin taşıyıcısı olduklarını söylemek güçtü. Aksine, ABD büyükelçiliğinin kapısına bıraktıkları bildiride “NATO’ya ve CENTO’ya sadığız” deniliyordu. 27 Mayıs’ın en önemli aktörlerinden biri olan ve NATO’da da görev yapan Türkeş, Milli Birlik Komitesi’nden tasfiye edilmesinden beş yıl sonra siyasete girdiğinde, Soğuk Savaş konseptine uygun bir şekilde paramiliter bir sokak hareketi olan ülkücü hareketin kurucu liderliğini üstlenecek, MHP 1960’lar ve 70’lerde ABD/NATO ekseninde bir sivil faşist hareket olarak siyasi cinayetlerle ve kitle katliamlarıyla komünizme karşı mücadele edecekti. Celal Bayar, dönemin ABD Başkanı Richard Nixon ve Adnan Menderes, 1956 60’lar ve 70’lerin bir diğer Amerikancı ismi ise Süleyman Demirel’di. Öyle ki Demirel’in lakabı, Adalet Partisi genel başkanlığı görevini üstlenmeden önce çalıştığı ABD firması Morrison’a atıfla “Morrison Süleyman” olmuştu. Demirel, 1965’ten 1980’e kadar siyasi söyleminin ve pratiğinin merkezine antikomünizmi koydu. MHP ve MSP’yle Milliyetçi Cephe hükümetlerini kurarken de, “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” derken de motivasyonu antikomünizmdi. Onu diğerlerinden ayıransa içeride ateşli bir antikomünistken dışarıda Sovyetler Birliği ile iyi geçinmeye, diplomatik ve ekonomik ilişkileri geliştirmeye çalışmasıydı. 1961 yılında meclisin, yeni yapılan binasına taşınması üzerine II. Türkiye Büyük Millet Meclisi binası 1961-79 yılları arasında Merkezi Antlaşma Teşkilatı’na (CENTO) verilmişti. CENTO, ABD'nin desteğiyle Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve Birleşik Krallık arasında, Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’daki etkisine set çekmek amacıyla kurulan savunma ve işbirliği paktıydı. Onun tilmizi Turgut Özal ise Amerikancılıkta hepsini geçecekti. Nakşibendi-Aydınlar Ocağı-TÜSİAD üçlüsünün, yani “antikomünist şebeke”nin en önemli unsurlarının gözde ismi Özal, zamanın ruhuna uygun bir şekilde neoliberal iktisat politikalarını benimsemiş bir muhafazakârdı ve etiyle kemiğiyle Amerikancıydı. Türkiye’nin neoliberalizme geçiş sürecinde önce 24 Ocak Kararları’nın mimarlığını, ardından da dokuz ay sonra gerçekleşen 12 Eylül yönetiminde ekonominin sorumluluğunu üstlenmişti. İktidarı boyunca Türkiye’yi “küçük Amerika” yapmanın hayallerini gördü; bireycilik, köşe dönme, rüşvet, yolsuzluk onun zamanında meşrulaştırıldı, yozlaşma ve çürümeye dayalı bir zihniyet “yükselen değerler” adı altında onun döneminde Türkiye’de hâkim kılındı. 1990’daki Birinci Körfez Savaşı’nda ABD’yle birlikte savaşa girerek “bir koyup üç alma” planları yapıyordu ama bu hayali gerçekleşmeyecek, Türkiye kendi iç dinamikleri sayesinde savaşın dışında kalmayı başaracaktı. 21 Haziran 1991, ABD Başkanı Bush ve Cumhurbaşkanı Özal, Boğaziçi’nde yat gezisinde. Bu ziyaretten bir ay sonra ABD öncülüğünde ve Türkiye’nin de katılımıyla görev yapan uluslararası “Çekiç Güç”, İncirlik Üssü merkezli bölge görevine başladı. Amerikancılıkta bugün AKP’nin iş başı yaptığı Kasım 2002’den kısa bir süre sonra İkinci Körfez Savaşı’nın başlaması tarihin bir ironisiydi; çünkü AKP de tıpkı Özal gibi bir koyup üç almak derdine düşmüştü. Öyle ki dönemin Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, Şubat 2003’te bir gazeteye verdiği demeçte “Irak’a ilk bomba düştüğünde 8,5 milyar dolar hesaba geçecek” demişti. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı, dönemin toplumsal muhalefetinin de basıncıyla, savaşa dahil olmayı çok istemesine rağmen Erdoğan partisindeki bütün vekillere söz geçiremedi ve savaş tezkeresi Meclis’ten geçmedi. Bu hadisenin üzerinden geçen 23 yılın sonunda kimi zaman Türk dış politikasında bir eksen kayması olduğu iddia edildi, kimi zaman Erdoğan’a antiemperyalistlik atfedildi. Erdoğan da “dünya beşten büyüktür” tarzı çıkışlarla ama bütünüyle iç politikaya yönelik bir kurgu olarak uluslararası müesses nizama meydan okuyan lider algısına oynadı. Değişmeyen tek gerçeklik ise AKP’nin ve Erdoğan’ın o zamandan bu zamana katıksız şekilde Amerikancı/NATO’cu bir çizgiyi benimsediğiydi. Ancak bu çizgi, geçmiştekinden farklı olarak pervasız ve kör göze parmak bir şekilde değil, daha rafine, daha incelikli bir şekilde kendisini var etti. Hem Rusya-Ukrayna hem ABD-İran savaşlarında görüldüğü üzere Soğuk Savaş tarzı bir Amerikancılık değildi bu; belli dengeleri gözeten ama son tahlilde ABD’nin yanında konumlanan bir tarzdı. Libya ve Suriye’nin düşürülmesi ise Amerikancılığın ve NATO’culuğun daha açık seçik görüldüğü hadiselerdi. Velhasıl Türkiye’de Cumhuriyet düşmanlığı, sol düşmanlığı ve Amerikancılık hep el ele gitti; Türk sağının bütün aktörleri bu üçlü üzerinde yükseldi, böyle iktidar oldu. Tam da bu nedenle, hele hele ABD-İsrail ikilisinin sadece İran’a değil bütün bir insanlığa savaş açtığı şu günlerde, Cumhuriyet’i ve sosyalizmi birlikte savunmamız, tavizsiz ve katıksız bir antiemperyalizmi ve anti-Amerikancılığı benimsememiz gerekiyor. Sağın üzerinde yükseldiği zeminin tam karşıtı bir zemin, Türkiye’de solun yeniden yükselişinin ilk ve tartışılmaz şartını oluşturuyor.
Go to News Site