soL Haber
Sevgili Tevfik Çavdar, Osmanlıların Yarı-Sömürge Oluşu başlıklı kitabında misyon okulları başta olmak üzere ABD, Almanya, İngiltere, Fransa gibi emperyalist ülkelerin Osmanlı Devleti’ndeki faaliyetlerini çarpıcı biçimde ortaya koyar. İktisatçı, araştırmacı, tarihçi gibi nitelemelerin yetersiz kaldığı bir isim Çavdar; tartışmasız Türkiye’nin en üretken aydınlarından biri. Kitapta sadece ekonomik bağımlılık ilişkilerine bakmakla yetinmez; siyasi, ideolojik, kültürel bir dizi mekanizmayı da inceler. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşu söz konusu bağların ve mekanizmaların önemli ölçüde tasfiye edilmesine yol açsa da ne yazık ki ilerleyen dönemde Türkiye kapitalizminin ihtiyaçları ve tercihleri doğrultusunda bağımlılık yeniden, daha gelişkin biçimde tesis edildi. Türkiye kapitalizmi uluslararası sermayenin rekabet sahalarından biri haline geldiği ölçüde, etki yüzeyleri farklı genişliklerde olsa da emperyalist aktörler ekonomiden siyasete her alanda görünür-görünmez bir güç haline geldi. Bugün rahatlıkla orta gelişkinlikte bir kapitalizmden söz edebildiğimiz koşullarda ülkede cirit atan ajanların ve onların işbirlikçilerinin faaliyetlerine daraltılmış, birtakım ekiplerin arasındaki ayak oyunlarına indirgenmiş bir emperyalist nüfuz tarif etmek tabii ki doğru değil. Yukarıdaki hatırlatmadan da hareketle kapitalizmin henüz oluşum aşamasında olduğu dönemlerde bile hayli karmaşık mekanizmalara dayanan bağımlılık bugün çok daha içsel, Türkiye kapitalizminin genetiğine işlemiş durumda. Amerikancılık, Almancılık nitelemelerini sermaye formasyonundan siyasi yapıya, Türkiye kapitalizmine içkin yönelimler olarak düşünmek daha yerinde olur. Türkiye kapitalizminin emperyalist hiyerarşideki yerini, emperyalist aktörlerle ilişkilerini tek başına ekonomik ilişkiler üzerinden değerlendirmek yetersiz kalır. Kuruluş sürecinden başlayarak Türkiye, Sovyetler Birliği ile fiili ve potansiyel ilişkisinin temel belirleyen olduğu bir ilgi ve kuşatmaya maruz kaldı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD emperyalizmiyle güçlü ekonomik, siyasi, askeri bağlar kuruldu. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya başta olmak üzere Avrupa sermayesinin Osmanlı’daki izdüşümleri Cumhuriyet’e geçişte bağımsızlıkçılık ekseninde atılan güçlü adımlara rağmen zayıflayarak da olsa devam etti. Türkiye kapitalizmi ABD emperyalizmine güçlü bir biçimde hizalanırken emperyalist-kapitalist hiyerarşi içinde uluslararası sermayeye de alan açtı. Türkiye kapitalizmi özelinde en etkin iki emperyalist aktör ABD ve Almanya. Amerikancılık mı daha baskın, Almancılık mı sorusunu tamamen iktisadi düzlemde ve net bir şekilde yanıtlamak güç. Çünkü Almancılığın Amerikancılığın türevi olduğu ya da Amerikancılığın en önemli taşıyıcı kolonlarından birinin Almancılık olduğu söylenebilir. Yine de tarihsel bir değerlendirme yapıldığında Amerikancılığın öne çıktığı, hatta daha ileri giderek Almancılık, İsrailcilik gibi yönelimlerin üst belirleyeni olduğu saptanabilir. Reji İdaresi: Osmanlı Devleti'nin dış borçlarına karşılık 1883'te kurulan, yabancı bankaların kontrolündeki tütün ve tuz tekeli. Ekonomik göstergeler Almanya'dan yana Türkiye kapitalizminin iktisadi yapısını uluslararası sermaye yatırımları, pazar ilişkileri, borçlanma mekanizmaları gibi başlıklar üzerinden değerlendirdiğimizde Avrupa sermayesinin, özel olarak da Alman sermayesinin öne çıktığı görülüyor. İmalat sanayi başta olmak üzere sanayi üretiminde doğrudan ya da ortaklıklar yoluyla Alman sermayesinin varlığı, Türkiye ihracatındaki payı, iç pazarda Alman markalarının sahip olduğu yer, dış borçlanma mekanizmalarında Alman finans kuruluşlarının üstlendiği rol bu saptamayı destekleyen göstergeler. Tekstil, hazır giyim, otomotiv yan sanayi, makine, beyaz eşya gibi sektörlerde Türkiye, Almanya’nın en önemli tedarikçilerinden biri durumunda. Sermaye jargonunu kullanırsak “uluslararası değer zincirleri”ne bağlantı Avrupa, en çok da Almanya üzerinden kuruluyor. Aynı zamanda otomotiv, makine, elektrikli teçhizat, kimya gibi sektörlerde de Türkiye, Almanya’nın en büyük pazarları arasında yer alıyor. İngiltere’yi ayırırsak Avrupa merkezli finans tekellerinden akan fonların orkestrasyonunu da Almanya’nın yaptığını söylemek mümkün. Sayısallaştırmak güç ama Alman sermayesinin Türkiye’deki varlığı, iki taraf için de “vazgeçme maliyeti” yüksek denebilecek düzeylerde. 2018 sonbaharı gibi Türkiye kapitalizminin ciddi sıkışma evrelerinde, Almanya ekonomisinde ortaya çıkabilecek istenmeyen etkiler dikkate alınarak Alman sermayesinden büyük destekler gelebiliyor. Öte yandan Türkiye-ABD ekonomik ilişkilerinin toplam hacmi, önemli bir büyüklüğe tekabül etmekle birlikte Almanya’ya kıyasla iki taraf için de yokluğu daha tolere edilebilir ölçeklerde. Ev tekstili gibi kimi ürün grupları hariç tutulduğunda ABD pazarındaki bir daralmanın ya da Türkiye’den ABD sermayesi çıkışının büyük çöküş yaratma ihtimali düşük. Keza doğrudan ABD sermayeli finans kuruluşlarının toplam borç stoku içindeki payı, borçlanma olanaklarındaki yeri için de benzer bir değerlendirme yapılabilir. Hiç kuşkusuz bu saptama Ford, General Electric, Boeing başta olmak üzere ABD sermayesinin Türkiye’deki varlığını hafife almak anlamına gelmiyor. Hatta ABD sermayesinin daha az risk alıp daha az sermayeyle daha çok kazandığı da eklenebilir. Ancak yine de ABD emperyalizminin Avrupa’dan Ortadoğu’ya genişçe bir coğrafyadaki çıkarlarına etkisi olarak değil de doğrudan Türkiye’deki varlığın Amerikan sermayesine etkileri ve tersinden yine dar anlamda Amerikan sermayesinden arındırılmış Türkiye kapitalizmi diye baktığımızda Almanya sıralamanın başına yerleşir. Otomotiv yan sanayi başta olmak üzere Alman sermayesinin Türkiye imalat sanayi üretimindeki ağırlığını en güçlü biçimde temsil eden sermaye grubu Bosch. Türkiye otomotiv yan sanayi üretiminin yaklaşık beşte birini kontrol eden grup dünyada da kendi ürün gruplarında önemli tekellerden biri. İktisadi ölçüm yeterli mi? Buraya kadar söylenenlerden iktisadi bir ölçümde Alman sermayesinin açık ara öne çıktığı, dolayısıyla Türkiye kapitalizminin Almanya ile bağlarının çok daha sıkı ve güçlü olduğu sonucu çıkabilir. Ancak bu, hızlı ve kolaycı bir değerlendirme olur. Tarihsel gelişime bakıldığında Türkiye kapitalizminin emperyalist-kapitalist sisteme entegrasyonunun en kritik halkalarında ABD emperyalizminin ve uzantısı uluslararası kuruluşların belirleyici olduğu görülür. Bu bağlamda en büyük hamle İkinci Dünya Savaşı çıkışında Marshall Planı ile çizilen çerçeve oldu, ABD emperyalizminin “Avrupa vizyonu”nun içine Türkiye de sokuldu. Türkiye’nin en büyük sermaye grubu Koç’un önü Ford ortaklığıyla açılırken 1950’lerde sanayi yatırım yapmak üzere seçilen sermayedarlar da bir “ABD kuruluşu” olan Dünya Bankası süzgeçlerinden geçti. TÜSİAD’ı kuran, hâlâ Türkiye sermaye sınıfının omurgasını oluşturan grupların hemen hepsine ABD eli değdi. 1950’lerin 60’ların kapitalist gelişiminde ABD damgasının açık ara belirgin olduğu söylenebilir. Keza 24 Ocak Kararları, Gümrük Birliği gibi Türkiye kapitalizmi açısından önemli sayılabilecek dönemeçler Alman sermayesiyle bağları güçlendirerek alınsa da çerçeve ABD himayesinde çizildi. Sovyetler Birliği’nin çözülüşü sonrasında önem bunalımı yaşayan Türkiye burjuvazisinin önüne Avrupa Birliği üyeliğini ve Avrupa sermayesine daha sıkı entegrasyon ufkunu koyanın Alman sermayesi olduğu ileri sürülebilir mi? Türkiye kapitalizmine uluslararası işbölümünde açılan alan emperyalist aktörlerin bölgesel önceliklerinden dolayısıyla siyasi ve askeri mekanizmalardan ne kadar ayrılabilir, NATO üyesi olmanın emperyalist merkezlerde yarattığı güvenle yatırımlar ya da iktisadi olanaklar arasındaki yakın ilişki ne kadar göz ardı edilebilir? Türkiye’deki üretim ve ticaret yapısının dışında sermayenin ülke dışı faaliyetlerinin gelişimine bakıldığında ABD referansının baskınlığını görmek mümkün. 1970’lerden başlayarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki taahhüt ve benzeri faaliyetlerde de çözülen sosyalist ülkelerdeki girişimlerde de ABD’nin yol vermesinden söz etmek mümkün. Ki Türkiye kapitalizminin sermaye ihracında ve ülke dışı faaliyetlerde bugün ulaştığı düzeye güvenerek ürettiği emperyal hevesler, Yeni Osmanlıcı iddialar da yine ABD emperyalizminin bölgesel planlarıyla paralellik taşıyor. Trump’ın Ortadoğu’dan Hindistan’a uzanan geniş bir sömürü bölgesi fantezisinden birden çok ülkede, geniş bir üretim organizasyonu kurma kabiliyetiyle en çok heyecan Türkiye kapitalizminde uyanıyor. Trump’ın büyük planı İran’a takılmış olsa da... Türkiye-Alman İş Konseyi Türkiye-ABD İş Konseyi Türkiye kapitalizminin ABD ve Almanya ile ekonomik bağları, ilgili ülkelerin Türkiye’deki yatırımları ve ticari ilişkilerin çok ötesine uzanıyor. Her iki ülke değişik mekanizmalarla Türkiye burjuvazisine kendi ülkelerinde ve hinterlandlarında alan açmış, Türkiye’den hafife alınamayacak düzeyde sermaye ihracı da gerçekleşmiş durumda. Türkiye kapitalizminin güçlenmesi takipçiliği zayıflatır mı? Kürt sorunundan, siyasi İslam’ın terbiye edilmesine Türkiye’nin siyasi-ideolojik koordinatlarına müdahalede ABD kadar Almanya başta olmak üzere pek çok emperyalist ülkenin rol üstlendiğinden söz edilebilir. 2000’lerde “AB çıpası”nın özel önemi de yadsınamaz. Ancak Türkiye’de siyaset mekanizmasının düzenlenmesi, devletin yeniden yapılandırılması, bölgesel hedeflerin şekillendirilmesi gibi kritik başlıklarda bir süreklilik aranacaksa tartışmasız ABD öne çıkacaktır. Özellikle 2010’lu yıllardan itibaren Türkiye kapitalizminin emperyalist merkezlerle ilişkilerinde iplerin fazla gerildiği dönemler olsa da bağlantının hiç askıya alınmadığı, dönüp dolaşıp yeniden hizalanılan gücün yine ABD olduğu söylenebilir. Emperyalist aktörlerin nüfuz mücadelesini sermayeler arası rekabetten ayrı düşünmek mümkün değil, ancak aynı zamanda emperyalist-kapitalist hiyerarşiyle belirlenen bir uyum olduğu da hatırlanmalı. Hem emperyalizmin hegemonya krizinin hem de Türkiye kapitalizminin gelişiminin yarattığı hareket alanı kimi aşınmalara yol açsa da Türkiye kapitalizminin güç kazanan emperyal iddialarından emperyalist-kapitalist sistemle mesafelenme değil, yenilenmiş ve derinleşmiş mekanizmalarla hizalanma çıkar.
Go to News Site