soL Haber
Gazeteci Aytunç Erkin ile 1 Mart tezkeresi sürecinden Ergenekon kumpaslarına uzanan çizgide, Türkiye’de Amerikancılığın nasıl şekillendiğini konuştuk. Erkin, ABD’nin antikomünizm stratejisi doğrultusunda Türkiye’de kurulan gizli ve yarı resmi yapılanmalar içinde Fetullah Gülen hareketinin önemli bir rolü olduğuna, bu ideolojik hattın devlet içinde güç kazanmasına zemin hazırlandığına dikkat çekti. Sunay Gedik: Dünyada ve ülkemizin içinde bulunduğu coğrafyada sarsıcı gelişmeler oluyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından tesis edilen dünya düzeninde, önce Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerin çözülüşünden sonra değişim sancıları görülmüştü. Bugün ise ABD’nin hegemonyasını korumak için “haydutluk”ta sınır tanımadığı yeni bir dönem açıldı. Dünyada neredeyse tüm fay hatları harekete geçmişken ve ABD oraya buraya saldırırken Amerikancılığın hâlâ güçlü kalabildiğine tanık oluyoruz... Açık ve örtük Amerikancılığın, Trump eleştirileri ve ABD içindeki İsrail lobisi suçlanarak yapılabildiğini görüyoruz. Bunun nedeni ABD’nin merkezinde olduğu Batı dünyasına ve -ne demekse- değerlerine biat edilmiş olması mıdır? Türkiye’de, ABD’nin Venezuela’ya müdahalesine dahi destek çıkanların olmasına ne diyorsunuz? Aytunç Erkin: SSCB’nin çözülmesinin ardından “tek kutuplu dünya” fikri yayıldı, kabul ettirilmeye çalışıldı. 1990’ların başında Francis Fukuyama, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla liberal demokrasinin ideolojik mücadelesini kazandığını ve insanlığın nihai yönetim şekline ulaştığını yazmıştı. Onlara göre bu ideolojik zafer, ABD’yi askeri, ekonomik ve kültürel açıdan tek kutup yaptı. Ne zamana kadar? Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 10 Şubat 2007’de 43. Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmasında ABD ve NATO’yu eleştirmiş, “Günümüz dünyasında, tek kutuplu dünyanın kabul edilemez olmasının yanı sıra, aynı zamanda imkânsız olduğu kanaatindeyim” demişti. Putin, uluslararası hukukun temel ilkelerinin her geçen gün daha fazla küçümsendiğinin görüldüğüne işaret ederek şu görüşleri savunmuştu: “Ve aslına bakılacak olursa, bağımsız yasal normlar, giderek bir devletin hukuk sistemine benzemektedir. Bu tek devlet, en önemlisi ve en başta ABD, her yönden ulusal sınırlarının ötesine geçmiştir. Diğer uluslara dayattığı ekonomik, siyasi, kültürel ve eğitimsel politikalar bunun kanıtıdır. Peki, bundan kim hoşnut?” Putin’in konuşmasının tam metni Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde de yer almıştı. O dönem Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’tı. Peki, çok kutupluluğu savunan, ABD ve NATO’yu eleştiren Putin’in konuşma metnini yayımlayan Genelkurmay’ın, yüzünü Atlantik cephesinden Asya’ya/Ortadoğu’ya çevirmesinden kimler hoşnut olmamıştı? 15 Şubat 2007’den sadece dört ay sonra Ümraniye’de bir gecekonduda Ergenekon sürecini başlatanlar... “Faili meçhuller” üzerinden adım adım TSK ve Kemalist Devrim’le hesaplaşmaya varan operasyonları izledik. O dönem “çok kutuplu dünya”ya karşı çıkanların yarattığı karanlık yıllardı. Diğer taraftan tartışılsa da kendine özgü sosyalist modeliyle Çin’in ayağa kalktığını gördük, bu da “hegemonyanın” sonunun geldiğinin işaretlerinden biriydi. Bugün yaşadığımız Amerikancılık, Türkiye özelinde halkın kabul ettiği ya da benimsediği bir çizgi değil. Devletin derin labirentlerinde süren çizgi kavgalarının Venezuela’da ya da İran konusunda zaman zaman somutlaştığını görüyoruz. Sonuçta bildiğimiz; Türkiye’de iktidarın “Demokrat-Cumhuriyetçi” ayrımında Trump’ın Cumhuriyetçi tarafında durduğu. Bu da Gazze katliamında ya da İran saldırılarında okların sadece İsrail’e çevrilmesine neden oluyor. 1950’ler Türkiye’de Amerikancılığın palazlandığı yıllar. Binlerce Mehmetçik Kore’de ABD’nin çıkarları için cepheye sürülmüşken sağcı cenah buradan milliyetçilik öyküleri yazıyordu. Aynı yıllarda ABD’de tıp ve antikomünizm eğitimi alan Fethi Tevetoğlu (üst fotoğrafta en solda) Türkiye’ye döndüğünde Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin kuruculuğunu yaptı. ABD’nin gerçek yüzü biliniyor Yine bildiğimiz Gazze’de de İran’da da ana kuvvet ABD. Ortadoğu’daki gücü İsrail ve Körfez ülkeleri üzerinden bölgeyi kana bulayan da ABD. Bu nedenle her ne kadar iktidar İsrail dese de halk Amerika’nın gerçek yüzünün farkında. Bundan dolayı da sorunuzdaki “açık-örtük Amerikancılık” yapanların iktidar ve muhalefet içindeki bazı kuvvetler olduğunun altını çizmek isterim. Sadece Venezuela’ya yapılan operasyona destek verilmedi, İran’ın bombalanmasından bile mutlu olan tarikatçı-cemaatçi bir kesimin mezhepçi çığırtkanlığını da gördük. Bunlar da “Batı’nın değerlerine biat” edenler değil. Bugün gelinen noktada kendilerine milliyetçi, muhafazakâr ya da Kemalist/Cumhuriyetçi diyenlerin önemli bir bölümünün de ABD-İsrail saldırganlığının karşısında olduğunu unutmayalım. Ülkemizde NATO’ya üyelik ve Soğuk Savaş döneminden itibaren Amerikancılık siyasal ve toplumsal olarak yerleşiklik kazandı. 1950’li yıllardan itibaren birçok hükümet Amerikancı bir angajmana sahip oldu ancak ABD çıkarları için bunun yetmediği durumda darbeler tezgâhlandı. Devlette kadrolaşma da bir başka araç olarak değerlendirilebilir. Gülen ve Fetullahçıları bu açıdan değerlendirebilir misiniz? Fetullah Gülen, 1950’lerden sonra ABD’nin izlediği ve müttefikleri üzerinden yürüttüğü anti-Sovyet kamplaşmadaki aktörlerden biriydi. 1952’de ABD’nin teklifiyle Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde gizlice kurulan Seferberlik Tetkik Kurulu, 1965’te yaygınlaşan Komünizmle Mücadele Dernekleri, 1967’de Tuğgeneral Cihat Akyol tarafından kurulan Özel Harp Dairesi’nin (Seferberlik Tetkik Kurulu’nun adı değişti) sacayaklarından biri Fetullahçı Gladio’ydu. Recep Tayyip Erdoğan ve dönemin ABD Büyükelçisi Robert Pearson Gülen’in 1962’de, doğum yeri Erzurum’da açmaya teşebbüs ettiği ve bir CIA yapılanması olan Komünizmle Mücadele Derneği için Küçük Dünyam kitabında ne dediğini hatırlayalım: “Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği’ni açma teşebbüsümüz oldu. O güne kadar sadece İzmir’de vardı. İkincisi de Erzurum’da bizim gayretlerimizle açılacaktı. İsmi Ali’ydi, bir arkadaşı İzmir’e gönderip, tüzük getirttik. Derneği kuracaktık. Ben bir vaazdan sonra anons ettim ve gençlerle Caferiye Camii’nin önünde toplandık. Gayemiz komünizme karşı örgütlenmekti. Dernek ve cemiyet işlerinden ayrılan bir akrabam vardı. O gelip uyardı, bize yol gösterdi. Tabii, o gün için içimizde kanunları bilen de yoktu. Zaten Erzurum’daki arkadaşlar da benim derneklerle bu kadar içli dışlı olmamı biraz fazla buluyorlardı. Benim hareketimden rahatsız oldular. ‘Bu Komünizmle Mücadele Derneği de nereden çıktı?’ dediler. Mevzuatla ilgili eksikliklerden dolayı dernek o sıralarda kurulamadı. Daha sonra, hem de o günlerde beni tenkit eden arkadaşlarımın öncülüğünde Komünizmle Mücadele Derneği, Erzurum’da kuruldu. Beni gördüklerinde de ‘Meğer o gün biz yanılmışız’ dediler.” Türk muhafazakârlığının, Türk milliyetçiliğinin 1950 sonrasında ideolojik anlamda anti-Sovyet duruşunu biliyoruz. Fetullah Gülen hem muhafazakâr hem de milliyetçi çizgisiyle devleti ele geçirdi. Aslında ele geçirmedi, devlet buydu ve bu olan devlette iktidara gelirken zorlanmadı. İran’a saldırılar ve başlayan savaş giderek ülkemizin de içine çekilebileceği bir anafor haline geliyor. Yaşadığımız günler, Türkiye tarihinde 2003 1 Mart Tezkeresi dönemine birçok açıdan benzetilebilir. Öncesi ve sonrasıyla 1 Mart Tezkeresi olayı devlet kadroları ve güvenlik bürokrasisinde nasıl bir kırılmaya yol açtı? Sonrasında ülkede yaşananları Amerikancı büyük bir basınç olarak niteleyebilir miyiz? Gülen örgütlenmesiyle 1 Mart 2003 tezkeresini ve sonrasında yaşananları da birlikte düşünmek gerekiyor. Ergenekon bitince, İngiltere’den 12 yıl sonra Türkiye’ye dönen Turhan Çömez 1 Eylül 2019’da Sözcü gazetesinde çıkan bir röportajında 1 Mart tezkeresine şiddetle karşı çıkanlardan biri olduğunu vurgulayarak o dönemde ABD Büyükelçiliği’nde görev yapan üst düzey bir bürokratın, müsteşar kimliğiyle kendisini ziyaret ettiğini anlatmıştı. Çömez şöyle anlatıyordu yaşananları “Meclis’teki odamdaydık. Benim siyasi duruşumun, ortaya koyduğum tavrın Amerika’yı rahatsız ettiğini ve bir daha tekrarlanmaması gerektiğini söyledi. Çok öfkelendim. Kendisini kovdum. Odadan çıkarken, ‘Amerika bunun altında kalmaz. Bunun faturasını sana ödetecektir. Bunu sakın unutma’ dedi. Ben Ergenekon kumpasına maruz kalmamı bunlara bağlıyorum.” Bir örnek daha var. 2002 yılında AKP’den İstanbul Milletvekili olan Emin Şirin. Ona kurulan Ergenekon kumpasını Kardan Adam kitabımda ayrıntılı bir şekilde anlatmıştım. Şirin, Meclis’te 1 Mart Tezkeresi’nin geçmemesi için çok uğraşır. ABD’nin o dönemki Siyasi Müsteşarı John Kunstadter da kendisiyle görüşmeler yapar ama ikna edemez. ABD’nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapan Robert Pearson’ın 2003 yılında ülkemizden ayrılırken verdiği veda resepsiyonlarından birine TBMM Dış İlişkiler komisyonu üyesi Emin Şirin de katılır. Şirin, büyükelçilikteki davette elini uzattığı Pearson’a “Sizi unutmayacağız” der. Pearson’ın yanıtı “Biz de sizi unutmayacağız ve affetmeyeceğiz...” olur. Fetullah Gülen’in İzmir yıllarından Emin Şirin de Turhan Çömez gibi “Ergenekon”un hedefi oldu. Çok net değil mi? FETÖ’nün nasıl Amerika’nın taşeronu olduğu bu örneklerle bir kez daha anlaşılıyor. Pearson’a ayrı bir parantez açmakta fayda var; 1 Mart Tezkeresi oylamasının ardından ABD’ye geçtiği kriptoya bakalım. Pearson’ın yazdığı telgrafın başlangıcındaki özet bölümünde, tezkerenin reddedilmesi üç ana nedene bağlanıyordu: “Laik Türk Devleti’nin ABD hükümetinin Irak’taki niyetlerine ilişkin korkuları... İslami eğilimli AK Parti’yi dizlerinin üstüne çöktürme yönündeki güçlü arzu... AK Parti’nin içindeki siyasi dinamikler, iç rekabet ve partinin acemiliği.” ABD’nin Irak işgali sırasında İskenderun Limanı lojistik yığınak ve sevkiyat için kullanılmıştı. Aşılmak istenen dalga 1 Mart 2003 tezkeresinde ABD’ye verdiği destekten iki yıl sonra ise Fetullah Gülen, Aktüel’e verdiği röportajında önlerinde daha geniş, kapsamlı ve kompleks bir süreç olduğunu anlatarak “Ölseler bir araya gelemeyecek kimseler ulusal cephe adı altında suni bir kitlesel dalga oluşturmaya çalışıyor. Her açıdan manipülatif bir organizasyon. Bunlar aşılacaktır” demişti. Aşılan ise “ulusalcı dalga” değildi. Kemalist Devrim’le hesaplaşan çizgi emniyet, yargı, TSK ve hatta futbolda dahi etkin hale geldi. İktidarın da onayıyla 15 Temmuz’a giden yol açıldı. Sorunuzda 1 Mart Tezkeresi dönemi ile bu dönem arasında paralelliklere işaret ediyorsunuz, açıkçası ben Türkiye’de artık Amerikancılığın bir kez daha kazanamayacağını düşünüyorum. Kazanmak ister, uğraşır ama kazanamaz! Bölgede ABD’nin öncülüğünde savaş ve çatışmalar yayılırken, “iç cephenin” sağlamlaştırılması gerektiği yönünde çağrı ve söylemler arttı. Ülkemizde yoksulluğun derinleştiği ve halkımızın gelecek kaygılarının yükseldiği, küçük bir azınlığın alabildiğine zenginleştiği koşullarda “iç cephe” güçlü tutulabilir mi? İç cepheden önce şu tespiti yapalım: Ekonomik hayat, toplumsal yapıyı belirler. Toplumsal yapı, sınıf ilişkilerini doğurur. Sınıflar, karşılıklı mücadele içindedir. Tarih, bu mücadelenin sonucunda değişir. Bu, Marx-Engels. Bir de emperyalizm olgusu var o da Lenin. Ve antiemperyalist Mustafa Kemal Atatürk! Benim savunduğum iç cephe “sosyalist/Kemalist” ittifakıyla kurulacak. Hep söylerim sizin aracılığınızla da söylemek isterim: Ataşehir’de yaşayan kadınla Bağcılar’da yaşayan kadının kurtuluşu aynı yerdedir. Dertlerimiz ortak, çözümümüz ortaklaşadır. 1 Mart 2003’te TBMM’de Irak Tezkeresi görüşmeleri yapılırken yüz binlerce insan “savaşa hayır” demek için Ankara’da bir araya gelmişti.
Go to News Site