soL Haber
Türkiye ABD’den, NATO’dan hiç kopmadı ancak 25 yıla yaklaşan AKP yönetiminde Türkiye sermayesinin Batı emperyalizmiyle ilişkisi inişli çıkışlıydı. Zaman zaman Türkiye tarafı daha pazarlıkçı ve uluslararası ilişkilerinde daha serbest davranma eğilimi gösterdi. Ne oldu da son üç yıldır ABD’ye bir yaslanma durumu ortaya çıktı? Bu soruyu yanıtlamadan önce yönteme ilişkin bir vurgu yapmak gerekir. Türkiye sermaye sınıfı Batı emperyalizmi ile iktisadi olarak bütünleşmiş ve ona bağımlı hale gelmiştir. Bu olgu ABD liderliğindeki Batı emperyalizminin uzantısı olan, onun emperyalist operasyonlarına eşlik eden bir kendiliğinden emperyalizm görüntüsü yayar. Öte yandan Türkiye’deki son 20 yılda sağlanan sermaye birikimi yayılmacı amaçlar güden kendi için emperyalist olma hırsını ve arayışını yükseltmiştir. Bu iki durum, emperyalizmin uzantısı olma ile kendi için emperyalist olma salınımlara yol açan gerilimli bir ilişkiye neden olur. Şimdi önce bu salınımın çok kısaca tarihini hatırlayalım ve sonra son yıllardaki kendini döven, hırpalayan boksöre sarılıp kalma halinin nedenlerini anlamaya çalışalım. Kısa bir tarihsel hatırlamatma: Salınım 24 Ocak 1980 kararları Türkiye sermayesinin emperyalizmle bütünleşme iradesini yansıtıyordu. Ancak 12 Eylül Askeri Darbesi’ne rağmen Türkiye’de solun ve kitle örgütlerinin gücü ve direnişi, mevcut düzen partilerinin örgütleniş biçimi bu bütünleşmeyi yavaşlatan unsurlar olmuştu. AKP bu koşullarda Batı emperyalizmi ve Türkiye sermayesinin ortak tasarımı olarak ortaya çıktı. Tarikat tezgâhından geçmiş ancak kapitalizmin her türlü günahını işlemeye aday, Refah Partisi’nin aldığı belediyelerde piyasa ve komisyon tutkunu olmuş kadrolar, ABD’nin doğrudan araçsallaştırdığı Gülen Cemaati ve aklını satmış liberaller koalisyonu AKP’yi oluşturdu. Erdoğan’ın 2002’deki ABD ziyaretinden Erdoğan’ın henüz sadece AKP başkanıyken ve siyasi yasaklı olduğu için Meclis’e girememişken ABD’de 2002 yılında resmi olarak ağırlanması tasarımın sahiplerinden birini ele veriyordu. Sonra Erdoğan başbakan olunca uzun süre ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanıyım” diye gezdi. Bugün gelişmelere bakınca, örneğin Lübnan ve Suriye’nin birleştirilmesinin söz konusu olduğunu, Ortadoğu Projesi’nin 20 seneden fazladır sürdüğünü, eşbaşkan sıfatı unutulsa da 2002’de AKP tarafından verilen destek sözlerinin tutulduğunu çok iyi anlıyoruz. Yeni-Osmanlıcılık da bu eksende gezindi. Ancak AKP’nin üstlendiği operasyon esas olarak Türkiye içine doğruydu. Birçok düzen partisinin ve koalisyonun beceremediği Dünya Bankası projelerini yaratılan siyasi, ideolojik ortamda hızlıca tamamladılar. Türkiye’de devlete ait bütün işletmeler, fabrikalar, madenler, limanlar vb. yerli yabancı demeden sermayeye devredildi. Ayrıca bu yağmaya dayalı sermaye birikimini ulusal engellerden temizlenmiş ülkeye yurtdışından büyük bir sermaye transferi takip etti. Emperyalist bütünleşme bununla da kalmadı, Türkiye sermayesinin ucuz emek gücüne dayanarak ürettiği ara ürünler başta Almanya olmak üzere Batı emperyalizminin başlıca ülkelerinde nihai metaların içinde yer aldı. Ayrıca ülkenin dış borcunun önemli bir kısmı Batı bankalarından özel sektörün aldığı kredilerden oluşmaya başladı. Dolayısıyla AKP döneminde Batı emperyalizmiyle çok kapsamlı ve kolay kolay çözülmeyecek bir örüntü oluştu. Her ne kadar 50 sene boyunca AKP öncesinde emperyalizme bağımlı hale gelindiyse de şimdi bağımlılığın niteliği ve derinliği değişmişti. 2007 ve 2008’de başlayan ve ABD tarafından yönetilen Ergenekon, Balyoz gibi davalarla devletin içindeki ulusalcı direnç kırıldı ve devlet mekanizması 2011’den sonra bütünüyle AKP’nin eline geçti. Türkiye-Afrika Ortaklığı Birinci Bakanlar Düzeyinde Gözden Geçirme Konferansı, 16 Aralık 2011 kopya: Türkiye-Afrika Ortaklığı Birinci Bakanlar Düzeyinde Gözden Geçirme Konferansı, 16 Aralık 2011 Sermayenin açılımları Buna karşılık her şey Batı emperyalizmi lehine gelişirken iki olay Türkiye sermayesinin uluslararası siyasette salınım yapmasının zeminini döşedi. Bunların ilki; bu yağma ve bütünleşmeye bağlı olarak Türkiye sermaye sınıfının önceki dönemlerle kıyaslanmayacak bir sermaye birikimine kavuşması ve yurtdışına sermaye ihracının büyük oranda artmaya başlamasıydı. Emperyalizmle bütünleşmenin gereği olarak Avrupa ülkelerinin yanı sıra Afrika, Arap ülkeleri, Balkanlar, Rusya gibi yeni coğrafyalara yönelen Türkiye sermaye sınıfı devleti yeniden biçime sokuyor ve yayılmacı bir hırs uyanıyordu. İkincisi ise; ileride belki tarihçiler tarafından ABD’nin çöküşünün başlangıcı olarak kabul edilecek, ABD’den başlayan ve bütün dünyaya yayılan 2008 mali kriziydi. Sonuçta konut ipotek hisselerinin değersizleşmesiyle başlayan bu kriz ABD başta olmak üzere kapitalizmin yapısal krizinin ne kadar derinleştiğinin göstergesi oldu. Ayrıca yarım asırdır emperyalizme liderlik eden ABD’nin altının oyulduğu hissi yarattı. Çin gibi yükselen yeni sanayi devleri karşısındaki bu zayıflık bir hegemonya krizinin belki başlangıcı oldu ve bütün devletler kendilerini bu ortamdan sıyırmak için daha serbest davranmaya başladılar. 2008’de Putin ve Erdoğan’ın Soçi’de buluşması bu yeni sahnenin perde açılışı gibi oldu. Sonuçta Türkiye ve Rusya yakınlık nedeniyle doğal bir ekonomik bölge tasarımına uygundu. Rusya’dan ucuz doğalgaz, Türkiye’nin bir doğalgaz istasyonu haline gelmesi, Rusya’dan turist ve nükleer enerji santrali, Rusya’nın uçsuz bucaksız topraklarında Türkiye’den sermaye yatırımları... Bu kendisi için yayılmacı eğilim bazen önemli çatlaklara yol açtı, ama birçok kez Batı emperyalizmin çıkarları ile uyumlu hale getirildi. Örneğin, Libya, Türkiye sermayesinin Afrika’ya giriş kapısı haline gelmişti, ancak 2011’de Türkiye, Libya’ya dönük alçakça NATO saldırısına kısa bir itirazdan sonra katılmak durumunda kaldı. Sonunda ABD’nin, Türkiye sermayesinin görece kendi başına davranmasına müdahale etmeye karar verdiği anlaşılıyor. Bunun için kendine doğrudan bağlı Gülen tarikatı ile parasını ödediği liberalleri kullandı. AKP’lilerin aldığı rüşvet ve komisyonlar belgelendi, medyaya servis edildi, devlet kurumları içinde çatışma gözükür hale geldi, renkli devrim tezgâhları denendi, Rus Büyükelçisi’ne suikast düzenlendi... En sonunda iş 2016’da askeri darbe girişimine kadar geldi. ABD amaçları farklı olmakla birlikte bir kez daha Türkiye’de askeri darbeyi organize etmiş, ama ilk kez kaybetmişti. AKP’nin Batı emperyalizmiyle doğrudan yüzleşmemek ve ana çerçeveyi bozmamakla birlikte kendisini NATO’ya karşı koruması gerektiğini düşünerek Rusya’dan S-400 bataryası aldığını biliyoruz. Buna karşı NATO üyesi olan Türkiye ABD çıkarlarını zedelediği için yaptırımlara maruz kaldı. Şimdi neden AKP’nin bir bütün halinde son üç yılda salınım miktarını azalttığını ve ABD’ye yanaştığına bakabiliriz. Neden Amerikancılık? Bu kısımda CHP ve DEM gibi düzen partilerinin Amerikancılığını ele almayacağız. Buradaki ABD’ye yanaşıp uzaklaşma hali çok daha sınırlı ve zamana karşı dirençli. CHP’nin ülkeye yön verme sorumluluğundan uzak olduğu ama iktidarı hedeflerken Atlantik desteğini arkasında hissedebilmek için Amerikancılıkta çok daha sabit durduğunu tahmin edilebiliriz. DEM Parti geleneği ise Irak’ın işgalinden beri Kürtlerin kurtuluşunu ABD himayesine bağlı bir stratejide görüyor. MHP ise baştan bir kontrgerilla partisi olarak NATO uzantısıydı ve son dönemde Bahçeli’nin Kürt açılımı ve Suriye-Lübnan bütünleşmesine ilişkin attığı adımların ABD’den alınmış bir görev olma ihtimali yüksek gözüküyor. Bu nedenle sermaye sınıfı adına Türkiye’yi yönetme sorumluluğu olan, bu nedenle ipleri çok daha fazla gerebilen veya pazarlıkçı bir konuma oturabilen, içinde daha ABD’ci ve daha pazarlıkçı klikleri taşıyan AKP’nin neden son üç yıldır ABD’ye yapıştığıyla ilgilenmek gerekiyor. Hakan Fidan ve Marco Rubio 1- 2022’de Türkiye iktisadi krize sürüklendi. Pandemi kapitalizmin yapısal krizini derinleştirdi, ancak kapitalist ülkeler derinleşmeyi kendilerine özgü durumlarından kaynaklanan eşitsiz gelişim içinde karşıladılar. Para ekonomisinin daralması, gıda ve enerji fiyatlarının uluslararası piyasalarda artması her ülkeyi etkilerken dış ticaret açığı ve yurtdışına yüklü borcu olan Türkiye’yi derinden sarstı. Üç haneli rakamlara ulaşan enflasyon, borcu çevirmek için alınan kredi bedellerinin Türkiye için özellikle yükselmesi, Türkiye’ye gelen mali sermayenin kaçmaması için dünyadaki en yükse faiz oranlarından birinin uygulanması... AKP, iktidara geldiğinden beri 2013 Gezi Direnişi ve 2016 Askeri Darbe Girişimi sayılmazsa ilk defa bu kadar ölümüne yaklaştı. AKP’yi iktidarda tutan ve “orta sınıf” ideolojisini destekleyen Lale Devri’nin sonuna gelinmişti. AKP Batı emperyalizminin önünde diz çökmek zorunda kaldı. IMF ile dolaylı yoldan anlaşmaya varıldı, ancak yıllar içinde 30 milyar dolara yaklaşan kredi sözü Dünya Bankası’ndan geldi. Karşılığında “IMF’siz IMF Programı” diye adlandırılan ve esas olarak 2024 seçimlerinden sonra uygulanan kemer sıkma programı devreye girdi. Programın esası ülke kaynaklarını emekçi halkı yoksulluğa mahkûm ederek faiz ödemelerine, çok kısaca Batı emperyalizmine emekçi halkın ürettiği artı değeri pompalayan bir düzen yaratıldı. 2- Emekçi halkın ayaklanmasına karşı duyulan korku. IMF programı doğrultusunda emekçileri asgari ücret ve emeklilerin insanlık dışı bir yaşamla aşağılandığı bir tabloda AKP doğal olarak bir halk ayaklanmasından korktu. Böyle bir durumda sırtını Batı emperyalizmine dayamak, yaratabileceği meşruiyet sorunlarını azaltmak anlamına geliyordu. 3- Seçme seçilme hakkına saldırı için de ABD desteğine ihtiyaç vardı. AKP içinde bulunduğu zor duruma rağmen ve düzen içinde siyasi alternatifler olduğu halde ele geçirdiği ve büyük bir rant yaratan düzenin dümenini bırakmak istemedi. İmamoğlu’nun kendisi belki AKP’den bile daha ABD’ciydi. Öyle ki Maduro’nun ABD tarafından kaçırılmasından sonraki, kendisi de bu esnada bir şekilde kaçırılmış ve hapiste yargılanıyordu, ABD’ye bu aşağılık operasyon için destek vermekten geri kalmadı. Sahte diploma ve belediye operasyonları eğer Batı emperyalizminin elindeki sahte “demokrasicilik” engeline takılsaydı çok zorlanacaklardı. Oysa Trump her seferinde bu süreçte Erdoğan’ı “en iyi dostum” diye lanse edecekti. Halk Bankası davasında olduğu gibi AKP yöneticilerinin yolsuzluklarının ve muhtemelen yurtdışındaki paraların dökümü ellerindeydi, isteselerdi bunları masaya sürebilirlerdi. Erdoğan’ın son ABD seyahatinde verdiği ölçüsüz tavizlerin nedeni bu kapandan kaçmak olmalı diye tahmin ediliyor. 4- ABD’nin Suriye operasyonu sonunda Türkiye’nin karnına dayandı. AKP yönetiminin de içinde yer aldığı Suriye operasyonu emperyalizmden görece bağımsız ve İsrail’e karşı bir direnç noktası olan Suriye Cumhuriyeti’nin ortadan kalkması ve yerine ABD’ye göbekten bağlı şeriatçı bir çetenin eline geçmesiyle sonlandı. AKP bu operasyona verdiği bütün desteğe rağmen Türkiye’nin de bir operasyon nesnesi olarak öne çıktığını korkuyla fark etti. Bu, ABD’ciliğin dozunun artmasıyla sonlandı; AKP ringde rakibine sarılıp kaldı. ABD’nin Venezuela operasyonunu eleştiremedi, Gazze’de Trump’ın emlak komisyonuna girmek durumunda kaldı. AKP, önümüzdeki dönemde Amerikancılığın sınırlarını genişletmeye çalışacak. Ama işleri hiç de kolay değil.
Go to News Site