Collector
‘Bir çekişme dünyasındayız’ | Collector
‘Bir çekişme dünyasındayız’
soL Haber

‘Bir çekişme dünyasındayız’

Gülay Dinçel: Geçtiğimiz Ocak ayında yeni kitabınız, Dünya Ekonomisi: Krizler Dünyası başlığıyla, okurla buluştu. Dönem bir yandan elverişli görünmekle birlikte bir yandan bir dizi zorluk da taşıyor. Sizi bu başlıkta yazmaya iten ne oldu? Sinan Sönmez: Daha önce küreselleşme sürecini ayrıntılı inceleyen, borçlanmayı ele alan çalışmalarım, kitap ve makalelerim, oldu. Özellikle gelişmiş ekonomiler 2008 krizini atlatamadan Covid salgınından etkilendi tüm dünya. Yeni bir krizin tohumları ekilmeye başladı. Krizin zamanlaması konusunda kâhinlik yapamayız ama zamanı diye düşündüm. Covid günlerinde çalışmaya başladım, uzun bir sürece yayıldı yazımı. Yayınevine Eylül sonunda verdim, teknik nedenlerle yayımlanması Ocak’ı buldu. Çok hızlı gelişmeler oluyor dünya ekonomisinde bildiğiniz gibi, kitap belli bir noktada kaldı, mecburen. Bugünün krizini nasıl bir çerçevede değerlendiriyorsunuz? Piyasa analisti değilim, güncel gelişmeleri sığ ve kâhince yorumlayamam. Esas nedenleri ortaya koymaya çalışıyorum. Krizleri hazırlayan kalıcı ögeler var, kriz geliyorum diyor, bir noktada patlak veriyor. Neoliberal küreselleşmeyle bağlantılı kriz. 1990’lar, 2000’ler boyunca küreselleşme ve neoliberalizme karşı çıktığınızda yadırganıyordunuz, dışlanıyordunuz. Şimdi tam tersi söyleniyor: Söylem olarak “Küreselleşme bitti, ulus devletler yeniden güç kazanıyor” deniyor. Ulus devlet nedir? Ulus devletleri dönüştürdüler, hem ekonomik hem de ideolojik bir dönüşüm söz konusu. Aslında küreselleşme geride kalmadı. Kavramları yerine oturtmak lazım. Her şey tersine döndürülemez, mevcut koşullarda büyük ölçüde içe kapanma ekonomik olarak kârlı bir iş değildir, üretim sürecinde değişik parçalar başka yerlerden geliyor, birleştiriliyor. Kriz farklı ekonomik ve sosyal yapılara sahip ülkeleri etkiliyor, bulaşıcı. Küresel kapitalizmin kuvvetli parçası olan ülkeler yıkım noktasına sürükleniyor. 2008 krizi, 1929’dan sonraki en ciddi krizdi. Dünya ekonomisini denetleyecek yeni kurumsal yapılara ihtiyaç var. Hiçbir şey yapamadılar. ABD’de yaşananlar, Trump politikaları, “iç kavga” değerlendirmeleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Şu anki yönelimlerin, arayışların krize çare olması mümkün mü? Özellikle korumacı politikalara bakıldığında dünyanın kalanına da sirayet edecek yeni bir tür devletçilikten, Keynesçi iktisadi politikaların uygulanmasından söz edilebilir mi? ABD’de korumacı politikalar Biden döneminde başladı. Trump MAGA (“Make America Great Again”) ile çıtayı daha yukarı taşıdı. Bence bütün bu söylem, ABD’nin elinden kayıp giden gücünü tutmaya yönelik. ABD kökenli çok büyük uluslararası şirketler ABD’de nasıl üretim yapacaklar? Çin de dahil olmak üzere birtakım ülkelerde üretim yapıyorlar, ABD’ye ihracat yapıyorlar. Her şey birbirine o kadar bağlı ki... Üretimi ABD’ye taşımaya yönelik politikaların, uygulamaların çalışma ihtimali düşük. Gümrük tarifeleri yılan hikâyesine döndü. Vergiler yükselince ithalat pahalanıyor. Tarife uygulamalarının doğrudan sonucu ABD’de üretim artışı olmuyor. Aksine, enflasyonist baskı yaratıyor. Bir yandan Fed’e faiz indirimi baskısı yapıyor Trump, “enflasyonu düşüreceğim” diyor. Ancak dolar değer kaybediyor. Finansal piyasalarda ABD hâkim. İşlemlerin üçte ikisi ABD’de, Wall Street’te... Çelişkiler çok. Devlet dediğimizde ABD’de ekonomi özel sektör ağırlıklı, devletin ekonomideki ağırlığının arttığı yok. Teknolojik yatırımlar az sayıda dev özel şirket tarafından yapılıyor. Özel şirketler pompalanıyor. Gelir dağılımı son derece bozuk, sosyal güvenlik kapsamında hiçbir değişiklik yok. Keynesçi, neo-Keynesçi politikaların uygulanması söz konusu değil. ABD’nin ekonomik, askeri, siyasi tüm saldırganlığını dünya ekonomisinde kaybetmekte olduğu gücünü tesis etmek, kendi alanını genişletmek çabasıyla açıklayabiliriz. Ancak ABD ekonomisi Trump’ın uluslararası düzeydeki saldırganlığını destekleyecek kadar güçlü değil.Amerikan kamuoyunda ciddi tepki var İran meselesinde... Prof. Dr. Sinan Sönmez Avrupa tarihsel olarak “devletin dönüşü”ne daha müsait, buradan bir öngörüde bulunulabilir mi? Avrupa çok heterojen, özellikle Avrupa Birliği. Almanya’da ciddi ekonomik sorunlar var, Fransa zor idare ediyor. Fransa’da gösteriler hiç eksik olmadı, politik durum çok karmaşık. Ancak devletçi bir yönelimden söz etmek mümkün değil, Almanya’da da, hatta İsveç’te de... Eski dönemlerde İsveç’te işler düzgündü, giderek bozuldu. Bu işin olmadığının farkındalar ama ne siyasi güç ne de niyet var, devletçi bir perspektif söz konusu olduğunda. Fransa ve Almanya gibi ülkelerde ekonomide devlet ağırlığı çok azaldı, özel sektörün desteklenmesi söz konusu. Fransa’da yaklaşık olarak tüm devlet işletmeleri özelleştirildi. İngiltere ayrı bir fenomen, kamu kesiminin en örgütlü, güçlü olduğu ülkeydi, Thatcher’la başladı, dümdüz ettiler. Blair dönemi de neoliberal, özelleştirmeci... Avrupa, ABD’nin rest çekmesi karşısında ne yapacağını şaşırmış durumda. İnternet sağlamada ABD’ye bağımlılar, kendi sistemlerini kurmaya çalışıyorlar. Sanayi üretimi başta olmak üzere her tür hizmet duracak, Trump’ın salladığı sopa karşısında. Teknolojide de geride kaldıkları için hızla toparlanmaya çalışıyorlar. Avrupa Ordusu, güvenlik mimari perspektifiyle ne kadar mümkün... 20. yüzyılın refah devleti, kalkınmacı ulus devlet pratiklerinin tekrarı mümkün mü? O dönemin kapitalizminin rasyonelleri nelerdi? Gramsci’nin söylediği gibi “Kapitalizm kendi kendini yok etmez.” Kapitalizm dönüşümler geçiriyor. Hangi noktaya evrileceğini öngörmek de çok zor. 20. yüzyıl kapitalist sistemdeki birinci nokta: İkinci Dünya Savaşı sonrası düzen “Amerikan yüzyılı”, tek egemen, tek çekidüzen veren ülke, dünya jandarmasıydı. Bretton Woods’ta altına endeksli tek para birimi dolardı... ABD’nin tekrar benzer bir hâkim güç olması mümkün değil. O düzen yıkıldı. “Eski düzen yıkıldı, eski kurallar yok artık.” Örtük olarak her şey iyi gidiyordu, NATO çalışıyordu, Dünya Bankası, IMF, WTO, kurumlar çalışıyordu... Bu düzen sömürü getirmedi mi? Tamamen sömürü getirdi. Yeni sömürgecilik olmadı mı, Vietnam, Afganistan... Darbeler oldu, Şili, 12 Eylül vs... Eski düzen bir bütündür. Siyasi, ekonomik anlamda... Dünya ekonomisi dediğimizde sadece ticaret değil, devletler arası tüm ilişkiler, siyasi, ekonomik bir bütün anlaşılmalı. Hiyerarşik bir bütün var. Dolayısıyla eski düzene dönmek mümkün değil. 20. yüzyılda hegemonik istikrar, ABD’nin kurduğu bir istikrar dönemi var. Sisteme güvence veriyor, “Sizi koruyacağım, bana sadık kalacaksanız.” Bitti. Hegemonya mücadelesi artarak sürecek. Sinan Sönmez, son kitabında krizlerin ekonomi politiğini geniş bir tarihsel çerçeve içine yerleştiriyor. Söz konusu çerçeve emperyalizmin hegemonya krizini daha derinlikli kavramayı kolaylaştırırken krizi bir tür ülkeler arası çekişme ya da sonuçlarla açıklamaya çalışan, sığ kalan yaklaşımlara karşı da okura önemli bir düşünsel cephane sunuyor. Yüzeysel kapitalizm eleştirilerinden sınıf analizine dayalı metodolojisiyle ayrışan çalışma 20. yüzyıl refah devletine, kalkınmacı politikalara dönüş gibi kolaycı siyasi çözümlerin neden gerçekçi olmadığını da sarih biçimde ortaya koyuyor. “Çok kutuplu” bir dünyada mıyız? ABD hâlâ belli bir coğrafyada etkin, yön veriyor, Çin yayılmaya çalışıyor, Latin Amerika’da Afrika’da, hatta Avrupa’da 15. Plan’da net hedefleri var. ABD saldırgan bir konumda, Çin aldırış etmeden devam ediyor. Rusya, ciddi ekonomik zorluklarla karşı karşıya, hiç kuşkusuz bir güç ama ekonomik olarak değil. AB de karmaşa içinde. Belirli güç odakları var. Hakikaten çok kutuplu bir dünya mı oldu, çok ihtiyatlı olmak gerekir. Hegemonik bir istikrarın kurulmadığı, bir çekişme dünyasındayız. Karşılıklı bağımlılıklar, görünür görünmez bir dizi bağ var. Çin sakin ilerliyor, arada Tayvan’da güç gösterisinde bulunuyor ama son derece ihtiyatlı. 15. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda halkın refah seviyesini, iç tüketimi artırmaya dayalı bir ekonomiye dönüş amaçlanıyor. Onun için de birtakım maceralara girilmesi mümkün gözükmüyor. Hindistan ciddi bir potansiyel güç ama çelişkiler ülkesi. Gelir-servet dağılımının bu kadar bozuk olduğu, bu ölçekte bir ülke yok. Kast sistemi eşitsizlikleri derinleştirerek yeniden üretiyor. Modi ile birlikte sosyal politika vb. hiçbir şey kalmadı. Hindistan gelişmekte olan ülkeler için bir model değil. Demokratik haklar ve özgürlükler kısıtlandı, İsrail’e hizalandı. Dünyadaki ekonomik gelişmeleri açıklamak kolay değil. 2008 krizi sonrası neoklasik iktisadın prestiji büyük yara aldı. ABD başta olmak üzere öncelikle özel sektörü kurtarmak üzere kamu olanakları seferber edildi. Sadece 2008’de değildi, pandemi döneminde de “maliye politikaları”nın genişlediğini gördük. Yukarıda siz de vurguladınız; devletin ekonomideki ağırlığının artışına tekabül etmeyen, aksine tarihsel olarak en geri noktalara çekildiği bu tabloyu bir tür “devletin dönüşü” olarak okuyan, kendini neoklasik iktisadın karşısında konumlandıran “heterodoks” iktisat söylemi yaygınlık kazandı. Nasıl değerlendiriyorsunuz? Fordist kapitalizm tarihsel, İkinci Dünya Savaşı sonrasında istisnai bir dönem. Sermaye birikiminin altın çağı, 30 yıllık bir dönemdi, kapitalist gelişmenin belli koşulları bir araya geldi. O dönem kapandı. Keynes’in yapıtında öne sürdüğü görüşler çok net. SSCB var, devrim olmuş, Keynes’in derdi ABD’de benzer bir rejimini kurulmasını engellemek, “Torunlarımızı bundan korumak için ne yapmalıyız” başlığıyla yapmış olduğu yayımlanmış konuşma metnine göz atmak bile yeterince fikir veriyor. İşçi Partisi üyelik teklifine “ben burjuva sınıfındanım” diyerek karşılık veriyor. Kapitalist devlet müdahale edecek, kurtaracak, o tarihsel koşullar bitti. Ekonomik ve finansal yapılar çok değişti. 2007 sonunda belirtileri ortaya çıkan kriz 2008’de patladı, üretken sektördeki kâr haddinin sürekli aşağıya inmesi finansal köpüğü patlattı. 2008 krizinde devlet müdahalesi gördük, Keynesçilik değildi, sermayeyi, bankaları, finans sistemini kurtardılar. Bankalar çökseydi, kapitalist sistem bitikti. Avrupa Merkez Bankası da bankaları kurtardı. Balkanlarda Fransız, İtalyan, İspanyol bankaların ciddi alacakları vardı, borçlandırmışlardı ülkeleri. Bunların batması engellendi. Devletçilik olarak adlandırabileceğimiz politikalar uygulanamayacağına göre pansuman tedavisi yapılmaya çalışılıyor. Planlı programlı bir iktisat politikası yürütülmüyor. Devletin bu alanda sahip olduğu araçları kaybettiler, kamu işletmeleri kalmadı, sadece merkez bankalarıyla, para politikasıyla çeviremezsiniz. Para politikasına maliye politikasını da ekleyerek düzeltemezsiniz. İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısı, bölgeye yayılan savaş dünya ekonomisini nasıl etkiliyor? Enerji çok önemli bir girdi. Bu piyasaların bloke edilmesi sonucunda tüm diğer sektörler etkilenir. Tüketiciye yansıyacak olumsuz etkiler olur. 1973 Petrol Krizi’nde etkileri yaşadık. Avrupa ekonomileri felç oldu, Türkiye ekonomisinin neye döndüğünü biliyoruz, dış borç krizine kadar sürüklenen bir süreç yaşandı. Dışa bağımlılık giderilmeden, yenilenebilir enerji kaynaklarına dönüşmeden, akılcı bir yeşil dönüşüm olmadan ekonomide ciddi riskler oluşacak. Fiyatların nereye kadar ulaşacağını öngörmek çok zor, günlük oynuyor. 200 doları bulursa bir felaket olur deniyor. 1973 Petrol Krizi’nden ders almak lazım. Bir süre sonra uyum sağlayan ülkelerde cari açık düşürüldü, ekonomilerde esneklik kazanıldı. Türkiye’de tam tersi oldu, dış borç krizine koşar adım yürüdük. Finansal piyasalar genelde spekülatif, manipülasyona açık. Kâr marjı düşük olan şirketlerin hisse senetlerinde değer patlaması gördük. Bu gelişme yatırımcıların, özellikle küçük tasarruf sahiplerinin yok olmasına yol açtı. Büyük fonlara sahip olan kuruluşların tepkisi son derece önemli. Onların oyunu nasıl oynayacağını izlemek lazım. Enerji piyasasıyla finansal piyasalar arasında güçlü bağlar var. Petrol fiyatlarındaki tırmanışın sürmesi durumunda birçok ekonomide tahribat derinleşir.  Sadece blokaj, bombalar değil spekülatif ataklarla ekonomilerin zarar görmesine yol açabilir. Türkiye’deki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Durmaksızın neoliberal iktisat politikaları uygulanıyor, nepotizm var, ahbap çavuş kapitalizmi var. Bunların hepsini görüyoruz, kaynaklar kısıtlı sayıdaki odaklara aktarılıyor. Rantiyelerin hâkim olduğu, rant ekonomisinin yaratıldığı bir ülkede bir kesim müthiş şekilde zenginleşiyor. Bu bağlamda birçok kez Türkiye’nin Hindistanlaşma yolunda olduğunu belirtmiştim. Bunun liberal politikalarla düzeltilmesi mümkün değil, parti adı mühim değil. Devletçi, planlı bir ekonomi, bunu sağlamak için de siyasi bir dönüşüm gerekiyor. Türkiye ekonomisinin pansumanla düzeleceğine inanmıyorum. Kamucu politikalar, kadrolar, plan, program, niyet lazım. Dünyadaki gelişmeleri dikkate alan ciddi kamu politikası uygulamaları, devletleştirmeler lazım. Mevcut durumda Türkiye’deki olanaklar kısıtlı, kullanılacak araçlar elden gitti. Zarar görenler olur, kuşkusuz olacaktır. Herkese refah sağlanacak diye bir şey yok, parsayı toplayan rantiyeler, kazananlar vazgeçmek zorunda. Kapitalist sistem içinde mümkün mü? Geçmişte 1. Plan, 2. Plan, 3. Plan yapıldı, sonrası hikâye. 1. Plan’da koşullar ve siyasi ortam elveriyordu. Tekrarı mümkün değil. Türkiye’nin önce yumuşak bir geçiş süreci yaşaması, sonra radikal politikaların uygulanması lazım. İş sanayiyle bitmiyor, eğitim ve sağlık politikası, radikal bir dönüşüm olmadan, sosyal güvenlik reformu olmaksızın yol almak mümkün değil. Türkiye ekonomisi ciddi bir çöküş durumunda. Kısaca demokratikleşme için kapsayıcı bir makro plan gerekli. Dünyadaki ve bölgemizdeki bu yıkıcı tablonun, şiddetli bir ekonomik krize evrilmesi nasıl sonuçlanır? Çok kısa ve öz yanıt vereyim: Ya sosyalizm ya barbarlık!

Go to News Site