Collector
Kürt Baharı mı yakın, kabusun mu içindeyiz? | Collector
Kürt Baharı mı yakın, kabusun mu içindeyiz?
soL Haber

Kürt Baharı mı yakın, kabusun mu içindeyiz?

Venezuela’dan İran’a, Hint yarımadasından Doğu Akdeniz kıyılarına, Karayiplere... kâh görülmemiş saldırganlık örnekleri ve soykırım uygulamalarıyla kâh ağır tehditlerle, yeni bir kabus yılının dörtte biri geçti bile. Peki, bu ortamda Öcalan Nevruz / Newroz mesajında ne dedi? “Bugün yeni bir sayfa açılmıştır. Bu coğrafyalardaki halkların özgürce bir arada yaşamasının yolu aralanmıştır.” Mesajı dinlemeyen bu sözlerin Mart ayının 20’li günlerini kast ettiğini kavramakta güçlükler çekecektir. Alanda dinleyen veya gazete haberlerine konu olduğunda hemencecik okuyanlarsa, kendilerini “aralandığı” söylenen yoldaymış gibi hissetmişlerse gerçeklikle bağlarını sorgulamalıdırlar! Açılan özgürlük sayfası, geçtim Güney Amerika’yı, Ortadoğu’nun neresinde okunabiliyor? O sayfa kimin füzeleriyle yazılıyor? Gerçekliği yitirmenin nesnelliği Bazen olur böyle! Bir topluluk, kendisine ait, son derece özel bir ideolojik, politik, psikolojik ortama o denli angaje olur ki, dış dünyayı algılama yeteneğini yitirir. Nitekim Öcalan da, 2026’nın ilk üç ayında olup bitenleri hesaba katmak yerine, daha önce kendisinin imza attığı bir metne demir attığını açıkça ifade etmektedir: “27 Şubat 2025 tarihinde başlattığımız süreç Newroz’un ruhuna uygun bir birlikteliğin temellerini yeniden diriltmek içindir.” Elbette bu sorunlu tablo patolojik değil. Kaynaklandığı bir nesnel ortam, maddi bir zemin var. Bunu göz ardı edip siyaseti psikolojiye indirgemeyelim... Başta bizim bölge olmak üzere dünya emperyalizm tarafından ateşe verildi. Bu sertlik, herkesi ya saldırganın ya saldırıya uğrayanın yanında tutum almaya zorlar. Ama sonuç hiç de böyle tecelli edemiyor. İçinde bulunduğumuz momente özgü tipik davranış, gerçek düşüncesini dışa vurmamayı, lafı dolandırmayı temel alıyor. Emperyalist cephenin parçası olanlar bu konumlarının hakkını veremiyorlar. NATO ülkeleri ABD ve İsrail’den, biraz gerçek biraz yalancıktan yüz çeviriyorlar. AKP iktidarının ve Öcalan çizgisinin esas olarak emperyalizme tutundukları açıktır. Ama ne Ankara 2003’teki savaş tezkeresi benzeri bir politikaya yönelebilmekte, örneğin Washington’ın talep ettiği söylenen kolaylıkları sunabilmektedir; ne de Öcalan, o zamanlar Barzani-Talabani ikilisinin benimsediği “kurtuluş yolunu” güncellemeye cüret edebilmektedir. NATO ve AB üyelerinin genel olarak Trump’a “bizi bulaştırma” dediği, Körfez monarşilerinin utandırıcı kişiliksizliklerine barışçılık eklemeye kalktığı bir dönemde, bizimkilerin payına ne şiş yansın ne kebap düşmüştür. İran’da Minab okul saldırısında ölen çocukların cenaze töreni Trump - Netanyahu ahlaksızlığı Elbette miting alanında kitleye mutlu bir geleceğin en azından ışığından söz etmemek olmaz. Ancak günümüz Ortadoğu’sunda ve Kürt siyaseti açısından böyle bir gelecek vizyonunun arkasındaki strateji, ABD göndermeleriyle çizilmiştir. Oysa emperyalizm-siyonizm bir meşruiyet çöküşü yaşamaktadır ve o göndermeleri göğsüne nişan niyetine takmak, emperyalizmin cephesinde herkesin harcı olamamaktadır. Açıkçası dünyada şu an yaşanan en çarpıcı bölünme, Trump-Netanyahu ahlaksızlığını aklayan burjuva devletleri ile “mazlum enternasyonalizmini” yüreğinde hisseden halklar arasında yaşanıyor. Çoğunluk emperyalist açılımı alkışlamakta ısrar edemiyor. En örgütsüz, gerici ideolojinin en ağır kuşatmasını yaşayan halkların yüreğiyse doğru yolu seçebiliyor. Bu koşullarda Yeni-Osmanlıcı AKP iktidarı da, “demokratik konfederalist” Kürt siyaseti de halkla karşı karşıya gelmemeye özen göstermek zorunda. Türk Dışişleri ABD-İsrail özdeşliğini görünmez kılmak için gerçeklere takla attırmakta, Türkiye’deki Kürt siyasetiyse Rojhilat’lı “soydaşlarının” Tahran’a ilk füzeler düştüğünde yaşadıkları heyecanı duymamış gibi yapmaktadır. Halbuki geçen yıl, DEM Parti sözcüleri, “sıranın İran’a gelmesi halinde” Kürtlerin molla rejiminin karşısına dikileceğini az müjdelememişlerdi. Özetle 21 Mart 2026’da, gelişmelerden umut türeten söylemin, kendisini gerçeklikle uyumsuzluğa mahkûm etmiş olması kaçınılmaz olmuştur. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Komisyon ve 'iç cephe' Üstelik Meclis komisyonundan boş rapor çıktıktan sonra, Kürt siyaseti iyimser analizini “mücadele” nosyonu ile takviye etmek ihtiyacını hissetti. Ancak bu emperyalizmle, gericilikle, özetin özeti kundakçılarla mücadele olamazdı. Mücadele edenle muhatabı arasında bir karşıtlık ilişki olması beklenir. Bu örnekte daha ziyade “tamamlayıcılık” söz konusudur. “Bugün Kürtlerin tarihinin yeniden yazıldığı günlerdir. Mevcut koşullar, Kürtlerin kendi tarihlerini yazmasının imkânlarını sunmaktadır. Devletlerden adım atmasını beklemek yerine devlete adım attırmak gerekiyor.” (Aziz Tunç, “Barış süreci ve Rojhilat’ın direnişi”, Yeni Yaşam, 22 Mart 2026.) Komisyon solu rapora ret oyuyla mücadeleciliğini sergilemiş sayıldı. Kürt siyasetinin işi ise “adım attırmak” oldu. Bu yolla, AKP’nin CHP karşıtı kampanyasından Kürt siyasetinin kendine bir koz çıkartması amaçlanıyor. CHP yönetimi de simetrik bir pozisyonda. Sonuç olarak AKP-MHP’nin çözüm ilanı, CHP-DEM yakınlaşmasına meşruiyet alanı açmıştır. Daha önemlisi; “devlete adım attırma” stratejisi bir milli uzlaşma önermesine yükseltilmiştir... AKP, MHP ve CHP’yi Erdoğan liderliğinde koalisyona çağırmak, Kürt siyasetinin sözcülerinin ağzından çıkamazdı. Bir yazıcının devreye girmesi gerekiyordu: “Böyle bir demokratik ortamda, AKP-MHP ile birlikte CHP’nin, diğer sistem içi partilerin ve DEM Parti’nin içinde yer alacağı ‘iç cephe’, Türkiye’yi mahva sürükleyecek bir savaş kararına, Erdoğan ABD’yle gizli bir anlaşma yapmış olsa bile, kesinlikle izin vermeyecektir.” (Veysi Sarısözen, “İç cephe iç kavga ve çözümsüzlük”, Yeni Yaşam, 23 Mart 2026) Bu teze göre, Türkiye Amerikancı iktidarın elinde savaşa çekilmek istenmektedir. Malum sürecin “ortak hükümet” politikası üstünden yeni bir yoruma tabi tutulması, hem bu kâbus senaryosunu boşa düşürecek hem de Kürt Baharı umudunun ayaklarını toprağa bastıracaktır. İktidarın CHP’ye açtığı savaş sönecek, yeni bir ülke, yeni bir bölge kurulacak (!) Bu kurgunun gerçekçiliğini tartışmak yersiz. Ancak kabul etmeliyiz ki, DEM’in İran savaşına ilişkin tutumu olsa olsa böyle bir bağlamda gerekçelendirilebilirdi: “İran’da demokrasi olmadığı için, Kürtlerin, Beluçların, Azerilerin, kadınların, farklı yaşam biçimi olan insanların demokratik hakları dikkate alınmadığı için İran yıkımı yaşıyor. İran, hegemonik emperyalist güçlerin müdahalesini yaşıyor. Bizim İran’daki savaşa ilişkin tavrımız nettir. Biz ne emperyalist müdahaleyi ne de baskıcı, idam sehpası kuran molla rejimini destekliyoruz.” (DEM Parti eş genel başkanı Tuncer Bakırhan’ın Van’daki Newroz mitinginde yaptığı konuşmadan...) “Ne bu – ne o” çizgisinin eleştirisi bugüne kadar TKP tarafından çok yapıldı; tekrar gereksiz. Ama bu yazının bütününde denediğimiz gibi, yazılan ve söylenenlerin nasıl bir bağlamla bağlantılı olduğuna işaret etmek yararsız olmaz. Türk Dışişleri’nin izlediği önce (İran’a teslimiyet öneren) “arabuluculuk” sonra da (ABD’yi anmaksızın) “İsrail karşıtlığı” çizgisinin belli bir inandırıcılık taşıması, olsa olsa “eşit mesafe doktrini” ile söz konusu olabilir. Ancak bunu devlet dile getiremez! Bunu “tutum” diye ilan eden, kendisini konunun dışına atmış, düpedüz politik olarak tasfiye etmiş olur. Fidan’ın bakan olduğunu unutup, analiz attırmasının da sınırı var. Ankara’nın ihtiyaç duyduğu teorik zeminin inşasına Kürt siyaseti aday olmuş görünüyor. Pek sağlam değil, ama hiç yoktan iyidir! Emin Alper’in son filmi Kurtuluş’tan Emperyalizm körlüğü Trump-Netanyahu ikilisinin kırdığı kibir rekoru diğer egemenlerin işini zora sokuyor ya; bu durumdan Kürt siyaseti de azade değil. Bana sorarsanız, kendini politika dışı bir mekanizma ilan eden Berlin Sinema Festivali’nin ödüle layık gördüğü Emin Alper’in Kurtuluş’unu bu açıdan düşünebiliriz. (Siyasetten azade bir sinema tezini, Berlin’de jüri başkanlığını üstlenen Alman yönetmen Wim Wenders ortaya atmış ve bir dizi tartışmaya neden olmuştu... Alper’in filmini izlemediyseniz bile şu eleştiri yazısına göz atmanızı öneririm. Cemali Coşkunırmak, “Emin Alper’in son filmi üzerine: Sorumluluktan ‘Kurtuluş”, soL portal.) Kanımca Kurtuluş esas olarak Batı kamuoyuna sesleniyor. Gümüş Ayı ödülüyle “Doğu”yu bu mercekten algılamaya davet edilen “sıradan” insanlara denmektedir ki, “Doğu böyleyse her şey mubah sayılır.” Gazze, Lübnan, Suriye ve İran’dan sonra bu mesaj, Doğu’yu tanıdığı tartışılmayacak bir sanatçı tarafından verilmeliydi. Lakin lafı sıraladığım örnekler üstünden açan biri, değil ödülüyle övünmek, insan içine çıkamazdı! Sonuç olarak, emperyalizmi aklamak adına “batırılacak” bir halka ihtiyaç duyulmuş ve kamera Kürtlere çevrilmiş... Sakil ve cahil bir neo-oryantalizm, bizim Kürt halkımızı emperyalizmin aklanmasına meze etmiş... Çözüm sürecinin, emperyalizmle, kapitalizmle, gericilikle uyumun açtığı bir “sayfada” Kürt kardeşlerimiz hakkında böyle yazılması şaşırtıcı mı?

Go to News Site