soL Haber
Trump’ın 29 Ocak’ta imzaladığı başkanlık kararnamesiyle Küba’ya uygulanan abluka yeni bir boyuta ulaştı. Ülkeye petrol taşıyan şirketlerin ağır gümrük vergilerine tabi tutulmasını öngören kararnameye ABD’nin Karayip Denizi’ne yığdığı donanmanın fiziksel zorbalığı eklendi. Adaya yanaşan gemiler donanma tarafından taciz edilerek caydırıldılar. O tarihten bu yana Küba’ya petrol ulaşmadı. ABD’nin petrol kuşatmasının yarattığı etkilere değinmeden önce bir hatırlatmada bulunmak gerekiyor: Küba daha önce de ciddi bir enerji sorunu yaşıyordu. Abluka nedeniyle ülkenin petrole erişimi hep kısıtlı oldu. Şöyle ki, sosyalist blokun yıkılışı öncesinde günde 175 bin varil petrol ithal eden ülke, sosyalist blokun ortadan kalkmasının ardından bu rakamlara hiç geri dönemedi. 2025 yılında toplam petrol ithalatının 42 bin varil olduğu tahmin ediliyor. 29 Ocak Kararnamesi geldiğinde, on yıllardır yaşanmakta olan enerji açığının biriktirdiği sorunların yükünü taşıyordu Küba. Sanayi planlanan verimde çalışamıyor, turizmde istenen hedeflere ulaşılamıyor, tarımda kayıplar yaşanıyor; tüm bunlar ulusal gelirde daralmaya yol açıyordu. Eskiyen ve ağırlıklı olarak petrol kullanılan termik santral altyapısının yenilenmesi, alternatif enerji yatırımlarının hızlandırılması için gereken kaynak ayrılamıyor, elektrik kesintileri giderek artıyor, kamusal hizmetler aksıyor, gıda arzı ve ilaç tedariğinde güçlükler yaşanıyordu. 29 Ocak saldırısı ne getirdi? Ocak ayındaki petrol ablukası başladığında, Küba günde 30 bin varil üretim kapasitesiyle ihtiyaç duyduğu petrolün en fazla yüzde 30’unu karşılayabilecek durumdaydı; güneş enerjisi sistemleri ise toplam ihtiyacın yüzde 10’undan azını karşılıyordu. Ortaya çıkan enerji krizi ekonomide şiddetli bir daralmaya yol açtı. Küba’nın en önemli gelir kaynağını oluşturan turizm sektöründe uluslararası havayolları yakıt sorununu öne sürerek uçuşlarını askıya aldı, otellerin çoğu kapandı. Her gün uluslararası medyada tek bir merkezden çıktığı çok belli olan “Küba çöküyor” haberleri yer bulmaya başladı. Yıllardır cruise gemilerine ve havayollarına uyguladıkları baskılarla, Küba’ya seyahat eden yolculara getirdikleri vize yasaklarıyla, finans kaynaklarına ve tedarik zincirlerine yaptıkları müdahalelerle adım adım baltaladıkları turizmi son petrol kriziyle durma noktasına getirdiler. ABD’nin yarattığı enerji krizinin sağlık sektörünü nasıl bıçak sırtı bir noktaya taşıdığını, tarımın nasıl bir tehditle karşı karşıya olduğunu, ulaşımın nasıl durma noktasına geldiğini, kentlerin nasıl karanlığa mahkûm edildiğini, Küba halkının neler yaşadığını görüyoruz. 29 Ocak Kararnamesi’nin ekonomiye ve gündelik yaşama vurduğu ağır darbenin yanında yarattığı başka önemli sonuçlar da oldu. Lafta kalan dostluklar ABD’nin Küba devrimini yıkmaya dönük ezeli politikası bu adımla yeni bir aşamaya taşındı. Trump’ın deli saçması sayıklamaları bir yana, ABD hükümetinin Küba devrimine ölümcül darbeler indirme hedefini yakın dönemli gündemine oturttuğu anlaşılıyor. Bu doğrultuda ablukaya eşlik eden başka adımlar da var. Küba’nın uluslararası sağlık tugaylarının bulunduğu ülkeler tek tek tehdit ediliyor, Küba’nın bu ülkelerde yürüttüğü misyonlara adım adım son veriliyor. Ekvador, Kosta Rika gibi ülkeler Küba’yla diplomatik ilişkilerini kopma noktasına taşırken ABD’nin yanında pozisyon açıklayan Latin Amerika ülkelerinin sayısı artıyor. Venezuela’ya yapılan saldırıda bu ülkeye dönük özgün hedeflerinin yanında Küba’yı zayıflatmanın da belirleyici motivasyon kaynaklarından biri olduğu biliniyor. ABD’nin Küba’ya dönük saldırısını tırmandırdığı bu yeni aşamada askeri müdahale de bir ihtimal olarak masada duruyor. ABD’nin başlattığı petrol kuşatması, uluslararası kamuoyunun verdiği yanıt bakımından da önemli sonuçlar doğurdu. Batı Avrupa emperyalizmi üç maymunu oynayarak tıpkı Venezuela’da olduğu gibi Küba’da da sorun yaratmayacağının sinyallerini verdi. Çok kutuplu dünya retoriğini ağızlarından düşürmeyen, Küba’yla hem köklü hem stratejik dostluk ilişkisine sahip olduklarını tekrarlayan Rusya ve Çin gibi “devler”, kınama açıklamaları yayınlamakla birlikte ABD’nin hukuksuz politikasını somut bir adımla karşılarına almaktan uzak durdular. Bu iki ülke Küba’ya petrol ulaştırmak bir yana, insani yardım sağlamak konusunda bile sınıfta kaldılar. Latin Amerika’nın “dost ülkeleri” de, Küba’yla birlikte yer aldıkları ALBA (Latin Amerika İçin Bolivarcı İttifak) ve CELAC (Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu) gibi bölgesel işbirliği örgütlerinde imza verdikleri taahhütlere karşın antiemperyalist mücadeleyi ve uluslararası dayanışmayı lafta bıraktılar. Burada daha ayrıksı duran tek ülke, petrol sevkiyatı sözünü geri alsa da iki ayrı insani yardım sevkiyatında bulunan Meksika oldu. ABD emperyalizminin Küba’ya askeri müdahaleyi mazeret gösterme gereği bile duymadan telaffuz etmeye başlamasında dünya devletlerinin sergilediği işbirlikçi tutumun, yüz çevirme halinin, içi boş laflarla görev savma utanmazlığının verdiği cesaret önemli rol oynuyor. Küba'nın yanıtı direniş Küba devrimci liderliği, ABD’nin petrol kuşatmasına ve işgal tehditlerine direniş kararıyla yanıt verdi; kendinden emin, samimi, işbirliğine açık, egemenliğini müzakere konusu etmeme konusunda bir o kadar kararlı. Şubat ayının başlarında Küba karasularının ABD menşeli bir karşıdevrimci terör örgütü tarafından silah yüklü bir tekneyle ihlal edilmesine verilen “vur” yanıtı Küba’nın ciddiyetini ve gözü karalığını ortaya koydu. Topyekûn halk savaşı stratejisi çerçevesinde yoğunlaştırılan askeri tatbikatlar da Küba’nın teslimiyeti seçenek olarak görmediğini gösterdi. Verilen bu antiemperyalist yanıta yurt içinde uygulamaya sokulan kapsamlı önlem paketi eşlik etti. Küba, ekonomide temel sektörlerin işleyişini, temiz su ve gıda tedariğinin sürekliliğini, yaşamsal kamu hizmetlerinin devamlılığını güvence altına almayı hedefleyen kapsamlı bir planlamayı devreye soktu. Küba halkı gerek mevcut kitle örgütlerinin seferberliği gerekse yeni geliştirilen yerel inisiyatiflerle direnişin aktif öznesi haline geldi. Direnişin kaynağı ne? Küba’nın petrol kuşatmasının yol açtığı enerji krizine nasıl direndiği sorusuna cevap vermek için devrimci hükümetin yaptığı düzenlemelere, Küba halkının üstlendiği rolün gündelik örneklerine dair upuzun bir liste sıralanabilir. Ancak Küba’nın gösterdiği direncin asıl kaynağını, on yıllardır yaşadığı ağır saldırılar karşısında büyük bir kararlılıkla bağlı kaldığı ilkelerde, ilmek ilmek inşa ettiği sosyalizmde aramak gerekiyor. Sosyalizm, basitçe halkın refahını gözeten bir sosyal politikalar bütününden ibaret değil. Nihai çıktıları bunlar olsa da sosyalizmi sosyalizm yapan şey ilkesel bir çerçeveye sahip olması; antiemperyalizmi, planlı kamu ekonomisini, sömürüye karşı bir eşitlik anlayışını, emekçi halkın gücüne dayanan bir demokrasiyi kırmızı çizgi olarak benimsemesi. Küba’da teslimiyetçiliği bir seçenek olmaktan çıkartan, antiemperyalizmin somut bir toplumsal güce dönüşebilmesini sağlayan temel, emperyalizmle işbirliğinin yolunu döşeyen bir sermaye sınıfının olmaması. Küba devrimi, ülkenin stratejik sektörlerini elinde tutan, iktisadi gücü ölçüsünde siyasi ağırlığı olan bir sermaye sınıfının varlığına izin vermediği için direnişi kolektif bir iradeye dönüştürebildi. Küba devrimci önderliğinin ülkenin kıt kaynaklarını seferber eden planlı harekâtı basit bir organizasyon becerisinin ürünü değil; bu harekâtı mümkün kılan ekonominin kamucu karakteri oldu. Özel sermaye hakimiyetindeki bir ekonomide ne bu planlamacı aklın üretilmesi ne de onu uygulamaya sokacak iradenin hayata geçirilmesi mümkün olabilirdi. Küba’nın karşı karşıya kaldığı krizin sıradan bir kapitalist ülkede yol açacağı olağan sonuç -açık bir teslimiyet değilse eğer-, yağmanın eşlik ettiği ağır bir yıkım olurdu. Küba, durağanlaşan sektörlerde işçilerin kapı dışarı edildiği, emekçilerin ücret baskısıyla kıskaca alındığı, tüccar sınıfının karaborsa ve istifçilikle abat olduğu, spekülatörlerin enflasyonla cebini şişirdiği, krizin yükünü yoksul halkın omzuna yıkan bir piyasa canavarlığına geçit vermediği için direnebiliyor. Küba direnişi denildiğinde en başa yazılan birlik ve dayanışma, sosyalizmin yarattığı eşitlik zemininde ete kemiğe bürünebildi. Küba’nın devrimci önderliğinin toplum nezdindeki inandırıcılığı, toplumu bir arada tutma ve harekete geçirme becerisi bu eşitlik zemininden besleniyor. Küba, iktidara çöreklenen bir tüccar sınıfına sahip olmadığı, temsilcilerini emekçi halkın bağrından çıkardığı için direncini korudu. Birlik ve dayanışma bu sayede ülkeyi ayakta tutan bir kudrete dönüştü. Sosyalizm sayesinde, Küba’ya baktığımızda tüm güçlüklere rağmen karmaşadan uzak, düzenini koruyan, kurumlarını işleten, kendinden emin bir ülke; Küba halkına baktığımızda tüm kaygı ve endişelere rağmen panik havasından uzak, devrimci önderliğe eşlik eden, organize olan, yaşamını her gün yeniden ve yeniden uyarlayan bir halk görüyoruz. Sosyalizmi koruma iradesi Küba, sosyalist blokun yıkılışından sonra sergilediği hayatta kalma becerisiyle tarihe derin bir çentik attı. Mesele hasbelkader ayakta kalmaktan ibaret değildi; Küba’nın sosyalizmi koruma iradesi, devrimci mücadelenin öznel boyutuna dair ilham verici bir deneyim oluşturdu. Sosyalizmde ısrar için “uygun nesnellik” aramayan Kübalı devrimciler ilkelerini bayrak edindiler. Sağlam bir iradeyle bağlandıkları sosyalizmin, emperyalizme karşı direncin en güçlü dayanağı olduğunu bir kez daha gösterdiler.
Go to News Site