soL Haber
Vurulan gemiler, düşürülen füzeler, “kaynağı belirsiz” dronlar; birbiriyle çelişen açıklamalar ve yarım ağızla dile getirilen tepkiler... Son birkaç haftada yaşanan bu gelişmeler, hatta son birkaç yılda ortaya konan pratikler düşünüldüğünde, Türkiye devletinin “sürüklendiğini” söylemek mümkün değil mi? Sürüklenmek, bir gücün etkisiyle istem dışı yer değiştirmeyi; bir akıntının ya da rüzgârın etkisine kapılıp kontrolü kaybetmeyi ifade eder. Yani bilinç ve plan dışı bir yönelimi... Bugünün dünyasında, ne yaptığını bilen birkaç devlet dışında, bütün devletlerin az ya da çok sürüklendiği bir gerçektir. Dünya sistemi, devletlere çekidüzen verecek ve aklı tekleştirecek koordinatlarını çoktan yitirmiştir. Her devlet hem kendi içinde hem de uluslararası alanda mücadele etmekte, bir doğrultu tutturmaya çalışmakta ve bu süreçte “sürüklenmektedir.” Birinci Dünya Savaşı’na nasıl girildiği üzerine yeniden düşünmek gerekir: Büyük bir savaşın yaklaştığı açıktır, ancak kontrolün tam olarak ne zaman ve nasıl kaybedildiği, diplomasi günlüklerini inceleyen tarihçilerin yorumuna kalmıştır. Aslında yaşanan süreç bir tür “eylemsizlik” etkisidir. Sözcük anlamının tersine, burada eylemsizlik; birikmiş gerilimlerin önüne geçilememesi ve sonuçta eylemin kaçınılmaz hale gelmesi anlamına gelir. Üretilen silahlar, suya indirilen donanmalar, sınırlara sevk edilen birlikler ve büyük bankaların sağladığı kredi zinciri, geri döndürülemez bir momentum yaratmış; dünya bu eylemsizliğin ürünü olarak büyük bir felakete sürüklenmiştir. İlk bakışta, ABD’yi İran ile savaşa götüren sürecin de benzer bir momentum tarafından belirlendiği düşünülebilir. İran ile ABD arasındaki müzakerelerde arabulucu rolü üstlenen Umman Dışişleri Bakanı Badr Albusaidi, ABD’nin nasıl “sürüklendiğini” İsrail’i işaret ederek açıklarken bu momentuma dikkat çekmektedir: ABD ile İran müzakere halindeyken İsrail’in müdahalesi süreci sabote etmiştir. Oysa uçak gemileri, askeri birlikler ve füze sistemleri Venezuela saldırısının hemen ardından Ortadoğu’ya sevk edilirken, bu hareketliliğin geri döndürülemez bir dinamik yarattığı anlaşılmalıydı. Albusaidi’ye göre ABD’nin dostları için soru basitti: Bu süper gücü, bu istenmeyen bataklıktan çıkarmak için ne yapılacağına odaklanmak gerekirdi. İran’ın “sert kaya” olduğu anlaşıldığında, ABD içinde de “sürükleniyor muyuz?” sorusu yükselecek; yenilgi korkusu karşılıklı suçlamalara dönüşecek ve günah keçisi arayışı gündeme gelecektir. Ne var ki “süper gücü” suçlayıp işin içinden çıkmak, yıllardır ona bel bağlamış devletler toplamı olan “Amerika’nın dostları” için zor seçenekti. Türkiye’de de aynı stratejinin uygulandığını görüyorduk. ‘Ulusal çıkarlar nasıl savunulur?’ ABD ve İsrail’in İran’a saldırısının ardından başlayan savaş giderek bölgesel bir nitelik kazanıyor. Bu süreçte “stratejik hesaplar” ve sermaye sınıfının iştahı ile şekillenen bir dış politika çizgisinde ısrar ediliyor. Turgut Özal’ın Körfez Savaşı sırasında “bir koyup üç alalım” diyerek somutladığı bu politikaların günümüz versiyonu, Türkiye’yi büyük güvenlik tehditleriyle karşı karşıya bırakıyor. Tam bu sırada, İran’a saldırılar tüm hızıyla sürerken S. Arabistan’ın başkenti Riyad’da aralarında Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın imzasının da bulunduğu İran’ı kınayan ama saldırgan ABD’nin adını anmayan bir bildiri yayınlandı. Bu utanç verici bildiriye imza atılmış olması büyük tepki çekerken, Amerikancı ve NATO’cu dış politikanın “ulusal çıkarlar” ile çeliştiğini bir kez daha gösterdi. TKP, 23 Mart’ta “Ulusal Çıkarlar İşte Böyle Savunulur” başlığıyla yayınladığı basın açıklamasında, “Türk dış politikasına yön veren, ne ‘ulusal’ çıkarlar ne hükümetin ya da bakanın kişisel tercihleridir. Dış politikamız içeride milyonlarca yurttaşımızı yoksul ve yoksun bırakan toplumsal sistemin biricik kazananı olan büyük holdinglerin ihtiyaçları doğrultusunda belirlenmektedir” diyerek dış politikada sermaye angajmanını eleştirdi. Açıklamada ulusal çıkarların en başta ulusun adına gölge düşürenlerden kurtularak savunulabileceğinin altı çizilirken “On milyonlarca yurttaşımız yoksullukla boğuşurken, nüfusun yüzde birlik bölümünün sürekli zenginleşmesi bu ülkenin en büyük utancıdır. Bu utançtan kurtulursak egemenliğimizi, bağımsızlığımızı ayaklar altına alan, zorbalarla işbirliği üzerine kurulu bir dış politikadan ve güvenlik mimarisinden kurtuluruz. ABD’ye yaranma, İsrail’le arka odalarda anlaşma, ülkemizin kaynaklarını hiçbir işe yaramayan bir ‘silahlanma’ sarmalına akıtma derdinden kurtuluruz. Tekrar ediyoruz: Bu dış politika, Türkiye’nin egemen sınıfına hizmet ediyor, yurttaşlara değil. Halkımızın çıkarı NATO’dan çıkmaktadır. Halkımızın çıkarı bütün yabancı üslere el konmasındadır. (...) Bir kez daha söylüyoruz; küçük bir azınlığın arsız çıkarları üzerine kurulu bir toplumsal düzen ülkenin ve halkın güvenliği için tehdittir” denildi. ‘ABD değil İsrail savaşı...' TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı ve AKP Milletvekili Fuat Oktay, Uluslararası Stratejik İletişim Zirvesi’nde yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullanmıştır: “Bu ABD savaşı değil, İsrail savaşıdır ve tüm dünya —Amerikan vatandaşları da dahil— bunun bedelini ödüyor.” Devlet Bahçeli de benzer şekilde ABD’yi değil İsrail’i sorumlu tutmakta ve asıl tehlikeyi İsrail’in ABD üzerindeki etkisi olarak tanımlamaktadır. ABD’nin müttefikleri aynı gemiye binmiş durumdadır ve bu geminin su almasının kendilerini de batıracağını hissetmektedir. Halbuki Türkiye devleti yıllar boyunca tam da ABD’nin zayıflayan hegemonyası sayesinde kendisine alan açabilmiş ve “kendi yolunu çizmeye” başlayabilmişti. Kabaca 2008 dünya ekonomik buhranı ile başlayan ve 2022 Ukrayna Savaşı’na dek uzanan aralık, Türkiye’yi yönetenlerin bu göreli özerklik alanının keyfini çıkardıkları dönemeçti. Türkiye bu dönemeçte ekonomik, siyasi ve toplumsal pek çok kriz yaşamış; Rusya’nın uçağı düşürülmüş ve büyükelçisi öldürülmüş; “Batı yakasında” ise Amerikancı darbenin sonuçlarıyla yüzleşmiştir. Ne var ki doğrultu kaybolmamış, Türkiye’yi bölgede ve dünyada nereye nasıl yerleştirecekleri sorununa bu özerklik alanı üzerinden yanıtlar üretilebilmiştir. Bu alan Türkiye’nin iç siyasetini de belirlemiş, sermaye sınıfının en önemli temsilcileri ise bakılan doğrultuyu birden fazla kez hatırlatma nezaketini göstermişlerdir. Bu doğrultu, aslında, Yeni Osmanlıcılığın hayat bulabileceği koşulları ifade ediyordu. “Türkiye’nin bağımsızlığı”, kendi yolunu çizmesi ve “Büyük Türkiye” söylemlerinin arkasındaki güç Türkiye sermaye sınıfıydı. Yeni Osmanlıcılığı yaşatan ve dış politikaya tercüme ettiren Türkiye kapitalizminin çıkarlarıydı. Özerklik alanının bitişi bunun tersten ispatı oldu. Artık Ortadoğu’da, Balkanlar ve Kafkaslar’da ABD ile Rusya arasında istikamet tutturma politikasının sonuna gelinmişti. Türkiye’yi yönetenler hâlâ aynı kafa ile Türkiye’ye ve dünyaya bakmaya devam edebilirlerdi. Gerçekten, popülist niyetlerle dahi olsa hem ABD’ye hem Rusya’ya çatıp “Türk’ün Türk’e propagandasında” tam gaz ilerleyebilir ve Yeni Osmanlıcılığı buraya yerleştirebilirlerdi... Fakat taraf olma zamanı gelmişti. Paranın, silahın ve bir de kirli işlere dair tutulan kayıtların kimin elinde olduğu hatırlatıldıkça Türkiye’yi yönetenler de başka bir dünyaya adım atıldığını anlamak zorunda kaldılar. Bir benzerini İkinci Dünya Savaşı’nın çıkış anında gördüğümüz gibi, Türkiye sermayesinin çıkarları, bütün görüş ayrılıklarına ve kafa karışıklıklarına son veren, kadroları ayıklayan asıl “görünmez güç” olduğunu bir kez daha ispat ediyordu. İşte buydu herkesi bir araya getiren ve aynı söylemde buluşturan. ABD bir kez daha dünyayı taraf olmaya zorluyor ve Türkiye sermayesi de kendi tarafını zevkle ilan ediyordu. Peki bu tablodan, Türkiye’nin sürüklendiği sonucu çıkar mı? Dünya Ekonomik Forumu Türkiye Ülke Stratejisi Toplantısı, Türkiye’nin küresel ekonomideki stratejik rolünü pekiştiren, çok taraflı işbirliğini teşvik eden ve geleceğe yönelik ortak vizyonun güçlendirilmesine katkı sağlayan önemli bir platform olarak öne çıkıyor. 14 trilyon dolarlık fon büyüklüğüyle dünyadaki en büyük varlık yönetim şirketi BlackRock’ın CEO’su Larry Fink, Dünya Ekonomik Forumu (WEF) Türkiye Ülke Stratejisi toplantısı vesilesiyle geldiği İstanbul’da, “stratejik diyalog oturumu” başlığı altında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve bazı bakanlarla görüştü. Görüşme BlackRock’ın Türkiye’ye yeni fonlar akıtacağı yönünde yorumlara yol açtı. Toplantıya Dışişleri Bakanı ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı’nın katılımı Suriye başta olmak üzere ortak bölgesel yatırımların da konuşulmuş olabileceğini düşündürüyor. Dış politikada manevradan ötesi Sürüklenmek için bilinç unsurunun eksik olması gerektiğini söylemiştik. Halbuki karşımızda son derece bilinçli ve planlı ilerleyen bir süreç var. Türkiye’nin Amerikancı ve NATO’cu bir çizgiye hızla ilerleyişi Türkiye kapitalizminin geleceğinin burada görülmesiyle ilgili. Türkiye devleti 2024’te Suriye’nin düşürülmesine ortak olduğunda sürüklenmemiş, emperyalist oyunda nerede olmak istediğine dair net bir tercihte bulunmuştur. Bir yönüyle bu tercih, ABD-İsrail-İngiltere üçlüsünün gördüğü fırsat penceresine dahil olmak doğrultusunda son derece hızlı ve tepkisel bir biçimde gerçekleşmiştir. “Oyunda geri kalma korkusu” emperyal iştahın değişmeyen ve en açık göstergelerindendir. Bu, “manevra” demektir. Ancak görüyoruz ki Türkiye devleti bir manevranın ötesinde bir hazırlıkla yeni dönemin planını yapıyormuş. Türkiye kamuoyunun geçtiğimiz günlerde haberdar olduğu yeni NATO Karargâhı, Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre seneler öncesinden planlanmış: NATO’nun ”Güneydoğu Bölgesel Planı” çerçevesinde yeni bir Kolordu Karargâhı kurulması yönünde 2023’te emir ve 2024’te NATO’ya bu konuda beyan verildiğini öğreniyoruz. Buna 2026 Türkiye NATO zirvesi de eklenmelidir. Ülkemiz Türkiye’yi yönetenler ve sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda belli bir yöne doğru ittirilmektedir. ABD’nin İran’daki sıkışmışlığının nasıl sona ereceği ve Avrupa’nın resesyondan nasıl çıkacağı soruları silah üretmenin bir kez tadına varan silah, teknoloji ve enerji tekelleri, savaş fonlarının hayalini kuran bankalar düşünülerek yanıtlanmalıdır. Bu, savaş momentumudur ve Türkiye bu momentumun bir parçası yapılmıştır. Bunca yığınağın geri döndürülmesi ancak içeride ve dışarıda radikal değişikliklerin gerçekleşmesiyle mümkün olabilir. ABD donanmasının en önemli uçak gemilerinden olan USS Gerald R. Ford, Ortadoğu’daki görevi sırasında gemide oluşan hasar nedeniyle bakım için Girit’e çekilmişti. Ardından, geminin daha batıya, Hırvatistan’ın Split kentindeki tesislere çekilmesi kararı alındı. NATO’culuğu pekiştiren adım: Çokuluslu Kolordu Kamuoyu, Çokuluslu Kolordu Türkiye (MNC-TÜR) isimli yeni NATO karargâhından Barış Terkoğlu’nun yazısıyla haberdar oldu. Milli Savunma Bakanlığı bu haberi önce yalanladı, ancak daha sonra kabul etti ve karargâhın yıllar önce planlandığı açıklandı. MSB’nin 26 Mart 2026 tarihli açıklamasında NATO Güneydoğu Bölgesel Planı kapsamında karargâhın kurulmasına yönelik çalışmaların başlatılmasının emredildiği, bu niyetin 2024 yılında NATO’da beyan edildiği belirtildi. Hazırlıkların yaklaşık bir yıldır gizlilikle yürütüldüğü, çekirdek kadro atamaları yapıldığı da anlaşıldı. MSB açıklamasında karargâhın bir Türk general komutasında kurulmasının planlandığı, ihtiyaçların karşılanması için 6’ncı Kolordu Komutanlığı’nın görevlendirildiği bilgilerine de yer verildi. Açıklamada karargâhın statüsüne ilişkin bölüm, bir NATO dayatmasından ziyade devletin inisiyatif aldığını ortaya koyuyor: “Karargâhın çok uluslu bir yapıya dönüştürülmesine yönelik çalışmalar NATO makamlarıyla koordineli şekilde sürdürülmekte olup, NATO prosedürleri henüz tamamlanmadığından onay süreci devam etmektedir. Bahse konu Kolordu Karargâhı’nın görevi, bölgesel planlar kapsamında, kendisine tahsis edilecek kuvvetlerin entegrasyonunu sağlayarak sorumluluk sahasında caydırıcılık ve savunma faaliyetlerini desteklemektir.” NATO’nun “Irak Misyonu”nu geri çekmesi ve bu karar doğrultusunda Bağdat’ta görev yapan TSK personelinin de Türkiye’ye geri dönmesi, yeni Kolordu haberiyle eşanlı bir gelişme oldu. Bu gelişme, NATO için yeni karargâhın stratejik önemini artırırken Türkiye’nin bölgesel savaşın içine çekilmesi riskini de çok yükseltiyor.
Go to News Site