soL Haber
Cağaloğlu, Osmanlı’nın son yüzyılından itibaren yalnızca idari bir merkez değil, iktidarın mekânsal olarak yoğunlaştığı bir siyasal odaktı. Babıâli çevresinde şekillenen bu alan, bürokrasinin, basının ve siyasal örgütlenmenin aynı coğrafyada iç içe geçtiği nadir örneklerden birini oluşturuyordu. Bu nedenle Cağaloğlu, modernleşmenin yalnızca düşünsel değil, doğrudan siyasal ve sınıfsal bir mekânsal aygıt olarak kurulduğu bir alan işlevi gördü. 19. yüzyılın sonlarında inşa edilen Pembe Konak, bu aygıtın en kritik düğüm noktalarından biriydi. 1908’den itibaren İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin genel merkezi olarak, Osmanlı burjuva devriminin siyasal aklının mekânsal karşılığına dönüştü. Büyük Savaş yılları boyunca kararların alındığı, kadroların şekillendiği bu yapı, savaş sonrasında ise gazeteciliğin merkezlerinden biri hâline geldi. Cumhuriyet gazetesinin tasarlanıp yönetildiği ve bir dönem basıldığı bu mekân, böylece devlet aygıtı ile basın emeği arasında kurulan tarihsel sürekliliği somutlaştırdı. Pembe Konak, 1930'lar Merkezden tasfiyeye: Bir mekânın siyasal seyri Pembe Konak ne yalnızca mimari bir kabuktu ne de geçmişe ait romantik bir hatıraydı. İçinde yürütülen siyasal tartışmalar, basın emeği, örgütlenme pratikleri ve sınıfsal karşılaşmalarla birlikte, Cağaloğlu’nun kolektif belleğini taşıyan canlı bir mekândı. Bu nedenle konağın işlevsizleştirilmesi, bir yapı kaybından çok, siyasal bir tasfiye süreci olarak okunmalıdır. Pembe Konak gibi tarihsel düğüm noktası işlevi gören mekânların değeri, yalnızca geçmişte ne olduklarından değil, bugüne ne taşıdıklarından kaynaklanır. Siyasetin, basının ve örgütlü emeğin aynı çatı altında bir araya geldiği bu tarihsel yoğunluk, belleği edilgen bir hatıraya indirgeme girişimlerine direnç gösterir. Bugün hedef alınan şeyse, tek başına bir mimari miras değildir. Asıl sorun, burjuva devriminin siyasal hafızasını ve kamusal tartışma zeminini aynı çatı altında barındırmış bir mekânın hâlâ hatırlatma gücüne sahip olmasıdır. Siyasetin, basının ve örgütlü emeğin tarihsel olarak iç içe geçtiği bu yoğunluk, bugünün parçalı, denetimli ve ideolojik olarak yoksullaştırılmış kamusal alan rejimi açısından yönetilmesi güç bir miras oluşturur. Bu yüzden söz konusu olan, doğal bir çöküş değil; tarihsel sürekliliğin bilinçli biçimde koparılmasıdır. 1990’lardan itibaren neoliberal kent politikalarının İstanbul’u sermaye için yeniden düzenlemesiyle birlikte, Cağaloğlu’ndaki bu siyasal ve sınıfsal süreklilik kırıldı. Gazetelerin Babıâli’den Güneşli’deki plazalara taşınması, teknik ya da ekonomik bir zorunluluktan ziyade, basın emeğinin kamusal merkezden sistematik biçimde uzaklaştırılmasıydı. Cumhuriyet gazetesinin 2005’te Şişli’ye taşınmasıyla bu kopuş tamamlandı; Cağaloğlu, canlı bir emek ve siyasal tartışma mekânı olmaktan çıkarıldı. 1913 yılındaki Bab-ı Âli Baskını Belleğin yoğunlaştığı ağlar Cağaloğlu’nu özgün kılan, tekil binalar değil; bu binalar arasında kurulan tarihsel ve sınıfsal ağın kurulmuş olmasıydı. Zekeriya ve Sabiha Sertel’in Tan gazetesini çıkardıkları ve 1945’te Soğuk Savaş’ın yerli provası niteliğindeki bir saldırıyla yok edilen Tan Matbaası (bugünkü Tan Evi), İttihatçı subayların ve ilerleyen yıllarda Orhan Kemal’in müdavimi olduğu Meserret Kıraathanesi (bugün aynı adla işletilen bir otel), Çetin Altan’ın yazılarını kaleme aldığı (artık yerinde olmayan) Akşam gazetesi binası, Mimar Vallaury imzalı Düyun-u Umumiye binası (bugünkü İstanbul Lisesi), Cağaloğlu Anadolu Lisesi, 1913 Babıâli Baskını’nın gerçekleştiği yapı (bugünkü Valilik), Amele Teali Cemiyeti’nin binası (yerinde yeller esiyor), DİSK’in kuruluşunun ilan edildiği Çemberlitaş’taki Şafak Sineması (adı yalnızca bina cephesindeki tabelada geçiyor), MTTB’nin idari binası... Her biri, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan sınıf mücadelelerinin maddi izlerini taşıyordu. Bellek burada donmuş bir anıt değil; gündelik emek pratikleriyle sürekli yeniden üretilen canlı bir ilişkiler ağıydı. Dizgiciler, muhabirler, dağıtım işçileri, kahvehanelerde süren siyasal tartışmalar ve matbaaların gürültüsü Cağaloğlu’nu yaşayan bir mücadele mekânına dönüştürüyordu. Bu ağın çözülmesi, yalnızca geçmişin değil, siyasal karşılaşma olasılığının da silinmesi anlamına geliyordu. Pembe Konak, bu ağın siyasal merkezlerinden biriydi. Yıllar önce işlevsizleştirildikten sonra yıkıma terk edilip çöküşe bırakılması, Cağaloğlu’nun belleksel omurgasının kırılmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Suriçi'nde süreklilik gösteren bir yıkım ve el değiştirme rejimi Cağaloğlu’nda yaşananlar, Suriçi’nin geneline yayılan neoliberal müdahalenin istisnai değil, tipik bir örneğidir. Sultanahmet Cezaevi’nin lüks bir otele dönüştürülmesi, Babıâli çevresindeki hanların turistik işletmelere tahvil edilmesi, Eminönü-Sirkeci hattında kamusal mekânların kullanımının sistematik biçimde tasfiyesi, Süleymaniye çevresinde “restorasyon” adı altında yürütülen boşaltmalar bu sürekliliğin farklı yüzleridir. Bu hatta mekân yalnızca yeniden düzenlenmez; hafıza, kullanım ve sınıfsal içerik açısından da eşzamanlı olarak dönüştürülür. Neoliberal kent politikası burada üçlü bir mekanizma üzerinden işler: Önce mülkiyet ilişkileri yeniden kurulur; yapılar boşaltılır, taşınır ya da yıkıma açılır. Ardından bu müdahale estetik ve turistik bir dille meşrulaştırılır; oteller, tematik yapılar, steril kamusal alanlar devreye sokulur. Son aşamada ise emekçi, gazeteci, öğrenci ve örgütlü topluluklar mekândan bütünüyle dışlanır; böylelikle sınıfsal varlık görünmez kılınır. Pembe Konak’ın başına gelenler, bu mekanizmanın kristalize olmuş bir örneğidir. Burjuva devriminin mekânsal aygıtı olarak işlev görmüş bir yapı, bugün aynı sınıf tarafından “verimsiz” ve “gereksiz” ilan edilmektedir. Bu, yalnızca tarihsel bir kopuş değil; geçmişle kurulan sürekliliğin, bugünün sermaye sınıfının mantığına sığmamasının mekânsal ifadesidir. Bir zamanlar ilericiliğini bu mekânlar üzerinden kuran sınıf, bugün aynı mekânları kendi sermaye mantığına uymadığı için tasfiye etmektedir. Yıkımın politik ekonomisi Bu süreç ne rastlantısaldır ne de kendiliğinden gelişmiştir. Pembe Konak ve çevresindeki yapıların işlevsizleştirilmesi, devlet ile sermaye arasındaki yapısal ittifakın ürünüdür. Mülkiyet rejimi açısından Hazine ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün tarihsel rolü belirleyicidir; güncel dönemde ise yerel yönetimler ve özel sermaye, “koruma” ve “restorasyon” söylemleri eşliğinde süreci devam ettirmektedir. Koruma kurulları, plan tadilatları ve projeler, sınıfsal belleğin tasfiyesini teknik bir meseleye indirgemektedir. Basının plazalara taşınması, mekânsal bir tercihten çok, emek süreçlerinin parçalanması ve denetim altına alınmasıyla ilgilidir. Cağaloğlu’ndan koparılan gazetecilik pratiği, yalnızca merkezini değil, kolektif karakterini de yitirmiştir. Bu açıdan Pembe Konak’ın boşaltılıp tamamen yıkılmaya terk edilmesi, Suriçi genelinde yürütülen dönüşüm politikalarının mantıksal bir halkasıdır: Direniş ihtimalini barındıran mekânlar sistematik olarak böylelikle etkisizleştirilir. Pembe Konak’tan geriye kalan tuğla duvar ve ferforje korkuluk Suriçi'nde belleği geri çağırmak Cağaloğlu’nda bugün karşımıza çıkan şey, geçmişin kendiliğinden silinmesi ya da basit bir “sessizlik” hâli değildir. Daha doğru bir ifadeyle burada yaşanan, hangi belleğin yaşatılacağına, hangisinin tasfiye edileceğine dair aktif, dinamik ve sınıfsal bir ele geçirme sürecidir. Tarihi Yarımada hiçbir zaman durağan ya da edilgen bir alan olmadı; gerici siyasal aktörler, faşist örgütlenmeler ve eski usul ticari girişimler bu alanı uzun süredir kendi çıkarları doğrultusunda dönüştürmeye çalışıyor. Gazeteler, yayınevleri ve siyasal mekânlar hâlâ varlığını sürdürürken dahi Cağaloğlu, bu karşıt güçlerin müdahalesine açık, çelişkili ama canlı bir alan olmayı sürdürüyordu. Nitekim Nuruosmaniye hattının büyük sermaye grupları (örneğin Net Holding ve benzerleri) tarafından ele geçirilerek bugün bölgede artık var olmayan, “şık” ama belleksiz bir alışveriş caddesine dönüştürülmesi, bu dinamik el değiştirme sürecinin en görünür örneklerinden biridir. Dolayısıyla mesele, boşluk değil; belleğin yerinden edilmesi, sınıfsal içeriğinin yeniden kodlanmasıdır. Bu bağlamda, Pembe Konak’ın ve Cağaloğlu’nun başına gelenler, bugünkü düzenin kendi tarihsel ilericiliğiyle kurduğu sorunlu ilişkinin mimari ifadesidir. Bu nedenle yapılması gereken, yalnızca ortaya çıkan boşluğu kayda geçirmek değil; bu dönüşümün hangi aktörler eliyle, hangi sınıfsal çıkarlar doğrultusunda ve nasıl bir siyasal mantıkla gerçekleştirildiğini görünür kılmaktır. Belleği yeniden mücadele alanına çevirmek, ancak bu ele geçirme sürecini teşhir etmekle mümkün olabilir.
Go to News Site