BirGün Gazetesi
Balıkçılar kahvesine ilk geldiğim zamanları hatırlıyorum. Cep telefonu, tablet, bilgisayar yoktu. Çantamda kitaplar ve defterim vardı. Cebimde de birkaç telefon jetonu. Kahvehane o zaman da aşağı yukarı aynıydı. Odun sobası, ocak, masalar… Balıkçılar doğal olarak şimdikine göre daha gençtiler, bazıları hâlâ hayattaydı. Artık herkesin cep telefonu var, benim çantamda da klavyeli bir tablet. Yine de değişen zamana direniyor burası, o ortaklık duygusu azalsa da devam ediyor. Bu yüzden burada kendimi rahat hissediyorum. Kimsenin yargılayıcı davranmayacağını biliyorum. Herkes rahatça kendisi olabilir, başkalarına çok ters gelse de fikirlerini söyleyebilir. Winnicott’un bahsettiği iç ve dış dünya arasında geçiş alanına benziyor burası. Hem içerdeyim, hem de dışarıda. Ama kahvehanenin dışındaki dünyada ise sadece eşyalar değil, insanların arasındaki mesafe de çok değişti. Eskiden hissedilen ortaklık duygusu, şimdi ya zayıfladı ya da geri çekildi. İnsanlar yan yana otursalar da sanki aynı yerde değiller. Bazen birbirlerinin yüzüne baksalar da o bakışın içinde hep şu soruyu görüyorum sanki: “Dünyada ne oluyor?” Bu hızlı değişimle birlikte insanlar dağılma korkusuyla daha sert tutunacak yerler aradı. Ama bu da yetmedi. İnsan olmak, benliğimizi tutarlı ve bir bütün olarak hissedebilmek artık daha zor. Sadece dışımızda olanları değil, içimizde olup biteni de anlama zorunluluğu arttı. “Dünyada ne oluyor?” sorusu, aynı zamanda içinde şu soruyu da barındırıyor: “Benim bu dünyadaki yerim ne?” İnsan yalnızca “dünya dağınık” demez; kendisini de o dağınıklığın dışında kalmış hisseder. “Demek ki bende bir sorun var, ötekilerde olan bir şey bende yok” demeye başlar. Sosyal medya da burada devreye girer, kıyaslamalar başlar. Sürekli görünürlülük rejimi altında yaşamanın getirdiği yük… Çoğu kişi sadece varolduğu için değerli hissetmez, imrenilen bir hayata sahip olursa değerli olacağını sanır. Bu değerlilik meselesi, saklı bir duygu olarak utancı herkesin meselesi haline getirdi sanki. Psikofobinin, içe bakıştan duyulan korkunun nedeni de bu utanç olsa gerek. Ama utanç, aynı zamanda benliğin kurduğu sahte kesinlikleri kıran bir güç de barındırır; acı verici olduğu için çare aramaya ve düşünmeye zorlar. Kahvehanede otururken kimsenin kendini anlatmak zorunda olmadığını fark ediyorum bazen. Birinin susması da, boşluğa bakması da, aynı masada oturmanın bir parçası gibi. Belki de bu yüzden burada insan kendini eksik hissetmiyor. Herkes biraz yarım, ama o yarımlık kimseyi dışarıda bırakmıyor. Buraya ilk geldiğim zamanlar cep telefonum yoktu, yolumu bulacağım navigasyon da. Ama okuduğum kitaplar, içine doğduğum kültür bana gideceğim yolu gösterebiliyordu. O günlerde daha çok şiir kitaplarıyla arıyordum gideceğim yolu. Şiir kitapları, yolun ben yürüdükçe açılacağını müjdeliyordu. İnsan biyolojik olarak doğsa da psikolojik olarak doğabilmesi için dünyanın onu taşıyabileceği bir anlam matrisine ihtiyaç duyar. Bugün o anlam parçalı, dağınık, yerinden edilmiş. Zamanın itici gücü, henüz işleyemediğimiz travmaların içinden belirsiz bir geleceğe doğru bizi sürüklerken, o sessiz “Dünyada ne oluyor?” sorusu peşimizden geliyor. Masamdan kalkıp balıkçı Palavra Basri’ye soruyorum: “Dünyada ne oluyor?” Basri, kahkaha atarak “Elinin körü” diyor.
Go to News Site