soL Haber
Fabrika ayarlarına dönmek terimini ev bilgisayarları çıktıktan sonra sıkça duymaya başladık. Genellikle bilgisayar kilitlendiğinde başvurulan yöntemlerden biridir. Bunun için bilgisayarınızdaki tüm bilgileri siler ve ilk alındığı hale geri döndürürsünüz. Peki, bilgisayardaki “fabrika ayarlarına dönmek” kapitalizmde nasıl mümkün olur? Bugünkü yazımızın konusu bu. Kapitalizm bir üretim biçimidir. Diğer bir deyişle kapitalizmin fabrika düzenidir. 1789’da Fransız Devrimi olduğunda emekçiler ve burjuvazi mutlak merkeziyetçi siyasal otoriteden kurtuluyordu fakat emekçiler fabrika düzeninden kurtulamayacaklardı. Cumhuriyet rejimi egemenlik hakkını monarktan alıp halka veriyor, yeni siyaset demokratik ilkeler doğrultusunda özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi evrensel değerlere dayanıyordu. Emekçi kesim için daha fazla özgürlük, eşitlik ve dayanışma elbette olumlu bir gelişmeydi; sermayedar kesim de monarşinin yıkılmasıyla birlikte kendi üretim biçimini daha fazla genişletme fırsatı bulduğundan memnundu. Fakat zaman içinde fabrika içindeki otoriter kapitalist üretim ilişkileri ile fabrika dışındaki siyasal liberalizmin demokratik toplum vaatleri birbirine uymamaya başladı. Hiyerarşik yapıya ve otoritarizme dayalı kapitalist üretim ilişkilerinin vardığı nokta, emek sömürüsüne dayalı bir sermaye birikimi rejimiydi. Bu durum, liberalizmin temel koşullarıyla birlikte düşünüldüğünde bir çelişki yaratıyordu. Bir yandan emek sömürüsüne dayalı üretim süreçleri emekçilerin yoğun tepkisine yol açarken, öte yandan emekçilerin bu tepkileri demokratik yollarla dile getirmelerini sağlayan siyasal mekanizmalar ve grevler üretimin zaman zaman kesilmesine neden oluyor, bu da sermaye birikim sürecini aksatıyordu. Sermayenin çıkarlarının zedelenmesine neden olan demokratik hak ve özgürlüklere dayalı siyasal liberalizm ile otoriter emek sömürüsüne dayalı kapitalist üretim süreçlerinin işleyişi arasında bir paradoks ortaya çıkıyordu. Bu süreç, İkinci Dünya Savaşı öncesinde milliyetçilik ve din aracılığıyla regüle edilmeye çalışıldı. Yani işçiler, otoriter ve yayılmacı milliyetçi rejimlerin etkisi altında ve Katolikliğin itaat üzerine kurulu hiyerarşik düzeni içinde depolitize edilmeye yönlendiriliyordu. 1870’lerde Fransa’da ortaya çıkan Les Cercles Ouvriers “işçi çevreleri” ve korporatist eğilimler, kolektivizme alternatif olarak yeni bir devlet modelini gündeme getirdi. 1891’de Papa XIII. Leo’nun Rerum Novarum adlı metni, işçileri sermayeye karşı itaate çağırırken, sermayeye de işçilerin pazar ayinlerine katılmalarına izin verme sorumluluğu yüklüyordu. Ancak bu da yeterli olmadı. Vatikan’da Papa XIII. Leo’nun bu çağrıyı yaparken laikliğe de belirli ölçüde uyum göstermesi eleştiri konusu oldu. Sonrasında Papa X. Pius, 1908 yılında Modernizmi kınayan Pascendi Dominici Gregis’i yayımladı. Bu metinde, Katolikliğin daha arkaik ve otoriter bir yorumu savunuldu ve bu yaklaşımın daha sonra faşist ideolojiler ile bazı ekonomik düşünce akımları için dayanak noktası haline geldi. Toplumun fabrika gibi örgütlenmesi gerektiği fikri bu çerçevede önem kazandı. Kapitalist üretim ilişkilerinin siyasal alanı da kapsaması gerektiği, siyasetin emekçilerin lehine olan demokratik ilkeleri değil, tersine otoriter bir zemini esas alması gerektiği savunuldu. Aynı fabrikadaki gibi hiyerarşik ve otoriter bir yönetimin ülke genelinde de geçerli olması gerektiği ileri sürüldü. Böylece hem sermaye birikimi rejiminin sürekliliği sağlanacak hem de sistemi zorlayan toplumsal muhalefet tasfiye edilecekti. Bu konuda Alman hukukçu Carl Schmitt, 1932 yılında Alman iş adamlarına yaptığı bir konferansta ülke yönetiminin fabrika gibi işlemesini önerecektir. Asıl olan kapitalist üretim süreçleri olduğuna göre, siyaset bu üretimin sürdürülebilmesini sağlayacak otoriteye sahip olmalıdır. Fabrika ayarlarına dönülmelidir; tüm ülke fabrika ayarlarına dönmelidir. Benzer düşünceler daha önce Saint-Simon tarafından da dile getirilmiştir. Saint-Simon’a göre 1789 Devrimi sonrasında Fransız liberallerin iki önemli projesi vardı. Bunlardan ilki, feodal ve dini kurumları yıkarak insanı duygusal yönden sömüren ve verimsiz hale getiren yapıların toplumdaki önceliğini ortadan kaldırmaktı. İkincisi ise eski sistemin yerine geçecek yeni düzenin, aydınlanmacı felsefe ışığında herkesin ortak çıkarlarını koruyan bilge kişiler tarafından yönetilmesiydi. Ancak bu ikinci proje başarıya ulaşamamıştır. Saint-Simon, 1789 Cumhuriyeti’nin ulus-devlet anlayışını hantal bulur, bunu sosyal sorunlara çözüm üretme kapasitesi açısından yetersiz görür. Ayrıca siyasetin temelinin, herkesin çıkarına yönelik geniş bir üretim ağı üzerine kurulması gerektiğini savunur. Bu nedenle ulus-devlete alternatif olarak üretkenlik temelli, daha etkin bir organizasyon modeli önerir. Bu model, bürokratik ve siyasal bir yapıdan ziyade, üretkenlik esasına dayanan bir şirket modeline benzemektedir. Kısacası, bugünkü şirket kapitalizminin farklı bir versiyonu olarak yorumlanabilir. Fabrika, bu yeni toplum modelinde merkezi bir konuma yerleşmiştir. Almanya’da bu yaklaşım, özellikle Nazizm döneminde somut bir karşılık bulmuştur. Carl Schmitt (1888–1985), Weimar Cumhuriyeti döneminde etkili olmuş bir Alman hukukçu ve akademisyendir. Siyasal olarak muhafazakâr bir çizgide yer almış, Zentrum adlı merkez sağ partiye yakın durmuştur. Aynı zamanda Mussolini hayranı bir Katoliktir. 1933’te Nazi Partisi’ne katılmış ve rejimle işbirliğini aktif bir düzeye taşımıştır. Savaştan sonra kısa süre tutuklanmış ancak ceza almamış, buna karşın ölene kadar meslekten men edilmiştir. Buna rağmen düşünceleri, Hayek’ten Friedman’a ve von Mises’e kadar birçok ismi etkilemiştir. Schmitt, 23 Kasım 1932’de Düsseldorf’ta Alman işverenlerine hitap ettiği bir konferans verir. Bu dönemde Hitler ve Nazi Partisi Alman siyasetinde giderek güç kazanmakta, bir yıl sonra da Hitler Almanya’nın Şansölyesi olmaktadır. Almanya, 1929 Dünya Buhranı’nın ağır ekonomik sonuçlarını yaşarken toplumsal çalkantılar da artmıştır. Böyle bir ortamda Schmitt’in önerdiği yeni rejim modeli ilgiyle karşılanır. Schmitt’in teorik müdahalesi, liberalizme yöneltilmiş klasik bir muhafazakâr eleştirinin ötesindedir. Ona göre modern demokrasilerde devlet büyüdükçe siyasal olan ortadan kalkmaktadır. Liberal parlamentarizm, sosyal meseleleri müzakere yoluyla çözmeye çalıştığı için hem uzun hem de maliyetli süreçler üretir. Bu durum kamu bütçesi üzerinde yük oluşturur ve karar alma süreçlerini tıkar. Devletin kararları tartışmalara dönüşür, toplumsal uzlaşı çoğu zaman sağlanamaz. Böylece devlet, siyasal birlik üreten bir özne olmaktan çıkar ve yalnızca toplumsal talepleri yöneten bir mekanizmaya indirgenir. Schmitt’e göre siyasal kararın yerini idari yönetim aldığında devlet güçlü değil, işlevsel olarak zayıftır. Bu durum genellikle demokratik refah devleti biçiminde ortaya çıkar. Bu tür devletler sosyal hakları genişletir ve ekonomik çatışmaları düzenler; ancak bu süreçte egemenliklerini kaybederler. Çünkü artık karar veren değil, taleplere cevap veren bir yapıya dönüşürler. Schmitt bu nedenle total devleti ikiye ayırır: niceliksel total devlet ve niteliksel total devlet. Niceliksel total devlet, demokratik ve çoğulcu yapısıyla taleplere bağlı kalan, pasif bir devlettir. Niteliksel total devlet ise merkezi karar alma gücüne sahip, toplumu yönlendiren ve siyasal birliği yeniden tesis eden aktif bir devlettir. Bu modelde siyaset, dost ve düşman ayrımı üzerinden tanımlanır; dolayısıyla siyasetin özü normatif değil, varoluşsaldır. Bu yaklaşımda devlet, siyasal alanı yeniden kurmak için toplumu depolitize eder. Toplumsal dönüşüm, siyasetsizleştirme ile birlikte ilerler. Bu çerçevede, düşman olarak görülen kitle siyasetinin sınırlandırılması temel hedeflerden biri haline gelir. Böylece bireysel siyasal katılım azaltılır. Bu, demokrasi karşıtı bir proje olduğu kadar egemenliğin yeniden tesisi girişimi olarak da değerlendirilebilir. Schmitt’e göre sağlıklı bir ekonomi ancak güçlü bir devlet tarafından mümkün kılınabilir. Ekonomik düzen, kendiliğinden işleyen bir mekanizma değil, siyasal kararın ürünüdür. Dolayısıyla ekonomi kendi başına düzen üretmez; düzenin önkoşulu siyasal otoritedir. Sonuç olarak, bu düşünce çizgisinin günümüze kadar farklı biçimlerde ulaştığı söylenebilir. Kapitalist üretim ilişkilerinin mantığı yalnızca ekonomik alanla sınırlı kalmayıp toplumsal ve siyasal alanı da şekillendirmektedir. Siyasal liberalizm için emekçinin sosyal hakları çok önem taşımamaktadır. Tersine sermaye için ekstra yük teşkil etmektedir. Ulusal siyasetin fabrika düzenine benzer şekilde hiyerarşik ve otoriter olması küresel rekabet ortamında çok etkili olmaktadır. Bu anlamda fabrika düzeninin toplumun geneline yayıldığı ileri sürülebilir. Böyle bir düzende, sömürüye dayalı, baskıcı ve hiyerarşik yapıların evrensel demokratik ilkelerin önüne geçtiği ve giderek normalleştiği gözlemlenmektedir. Ülkeler şirket mantığıyla daha fazla yönetilirken demokrasi kavramı kitleler karşısında işlevsizleşmektedir. Kapitalizmin yegâna düzenleme aracı olan demokratik hak ve özgürlükler artık işlevsiz kalmaktadır. Onun için Schmitt’in otoriter düzeni kapitalizmin kurtarıcısı olacaktır. Böylece yeniden düzenlemenin mümkün olmadığı bir dünya düzeninde otoritarizm liberalizmin yeni düzeni olacaktır.
Go to News Site