Collector
Bazen en karanlık hikâyelerin içinde bile, insanlık için bir umut ışığı saklıdır | Collector
Bazen en karanlık hikâyelerin içinde bile, insanlık için bir umut ışığı saklıdır
Independent Turkish

Bazen en karanlık hikâyelerin içinde bile, insanlık için bir umut ışığı saklıdır

40 yılı aşkın bir aradan sonra, Diyarbakır 5 Nolu Askerî Cezaevi’nin yeniden kurulan duvarları arasında buluşuyoruz. Bu kez gerçek bir cezaevinde değil, burada yaşananları anlatan bir filmin çekimleri için kurulan bir plato içinde. Ama hafıza için duvarların gerçek ya da sahte olması pek fark etmiyor; çünkü burada anlatılanlar, hâlâ yaşayan bir tarihin izleri. Ben de gazetecilik kimliğimle yıllar sonra yeniden bu mekânın hafızasına dokunuyorum. İlk kez 1987 yılında girdiğim bu cezaevinin kapısından, bu kez başka bir amaçla geçiyorum. O yılların karanlığını doğrudan yaşamış insanlarla, 1980–1984 arasında burada yaşananları birlikte hatırlıyoruz. fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) O vahşeti yaşayanların bir kısmı işkencede hayatını kaybetti, direnişleriyle halk arasında kahramanlaştı... Bir kısmı ise bugün hâlâ aramızda yaşamaya devam ediyor. İnsanlık dışı işkencelerden sağ kurtulan bedenler ve hafızalar, kırk yıl sonra yeni bir görev için bir araya geliyor. O günlerin tanıkları, şimdi geçmişin tanıklığını geleceğe taşımak için aynı yerde buluşuyor. Amaç yalnızca hatırlamak değil. Devletin önce kapatma kararı aldığı, tepkiler karşısında etnografya müzesine dönüştürme denemesi içinde olduğu Diyarbakır 5 Nolu Askerî Cezaevi’nin insan hakları müzesine dönüşmesi, bütün insanlık için bir ibret ve toplumsal hafıza merkezine dönüşmesi için ortak bir çaba yürütülüyor. Hepimizin inandığı ortak bir düşünce var: O yılların vahşeti ve bu duvarların içinde doğan direniş yalnızca burada kalanların hikâyesi değildir. Bu hikâye bütün insanlığın bilmesi gereken bir gerçektir. Aradan neredeyse 40 yıl geçti. Ama o duvarların arasında duyduklarım, gördüklerim, hissettiklerim bir ömür boyunca peşimi bırakmadı. Bugün burada anlatılanları dinlerken, bir yandan hapishanede kaldığım günleri yeniden hissediyorum. Şimdi her ne kadar kameraların karşısında olsam da, çoğu zaman kendimi yine hapishanedeymiş gibi hissediyorum. İçimde hem derin bir hüzün hem de büyüyen bir öfke birikiyor. Ve dinledikçe, insanın acımasız, kötü bir yaratığa dönüşmesiyle onurlu, iyi bir canlı olarak kalması arasındaki o hassas çizgiyi bir kez daha fark ediyorum. Belki de yeryüzünde hiçbir canlının sağ çıkamayacağı kadar ağır işkencelerin içinden geçen, ama yine de inancını, hafızasını ve inancını koruyarak ayakta kalan insanların hikâyesiydi bu. Hücreler İşkenceler başlayınca, direnenleri hücrelere almaya başladılar. Hücreler, sadece bir cezalandırma mekânı değildi; insanı yalnızlaştırmanın, susturmanın, iradesini kırmanın en karanlık araçlarından biriydi. Bütün bu anlatılanlardan sonra, direnen insanların cesaretini, çektiği acıları ve mücadeleye dair taşıdıkları motivasyonu düşününce insanın aklı almıyor. Gerçekten bir insan bu kadar irade sahibi olabilir mi? Bu kadar güçlü kalabilir mi? Bu kadar ağır acıların içinde, değerlerine bu kadar sıkı tutunabilir mi? Bu yüzden hücreler, yalnızca acının değil, aynı zamanda insan iradesinin sınandığı yerler olarak kaldı hafızalarda. Ve belki de en çok burada anlaşıldı: İnsan, bazen en karanlık yerde, en güçlü hâline dönüşebilir. Ölüm oruçları Direniş, zamanla ölümleri de beraberinde getirdi. Açlık, susuzluk ve işkencelerle zayıflayan bedenler, bütün baskılara rağmen direnmeye devam etti. Ancak zulüm her geçen gün daha da arttı. Bunun üzerine bir grup arkadaş ölüm orucuna girme kararı aldı. 1981’de, Hayri Durmuş ve Kemal Pir gibi öncü isimlerin de içinde bulunduğu 40 gün süren bir ölüm orucu daha yapılmıştı. Ancak devletin sonradan tutmayacağı bazı sözler vermesi üzerine o eylem sona erdirilmişti. Buna rağmen aradan geçen sürede işkence ve baskı azalmadı, aksine daha da arttı. Sonunda, devletin zulmüne karşı yapılabilecek en büyük fedakârlığa hazırlandılar. Açlık, susuzluk ve işkenceyle iyice zayıflayan bedenleriyle bu kez ölüm orucuna yattılar. Kemal Pir, Ali Çiçek ve Hayri Durmuş öncülüğünde başlayan bu direniş, zamanla diğer koğuşlara yayıldı ve katılanların sayısı 29’a ulaştı. Diyarbakır Askerî Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu olarak 517 kişiyle yaptığımız görüşmelerde, Diyarbakır Askerî Cezaevi’nden çıkmış eski politik tutukluların çoğu aynı cümleyi kuruyordu: Diyarbakır Askerî Cezaevi anlatılmaz, yaşanır... Anlatılanları dinledikçe, yapılan işkence yöntemlerini ve bunların insanın ruhunda ve bedeninde yarattığı yıkımı öğrendikçe, bu cümlenin aslında gerçeğin ta kendisi olduğunu dehşetle fark ettik... Daha çarpıcı olan ise şuydu: Tutukluların birçoğu, yaşadıklarının bütününü o günlerde fark edememişti. Her biri kendi hücresinde, kendi koğuşunda başına gelenleri biliyordu. Ama diğer hücrelerde, diğer koğuşlarda neler yaşandığına dair bilgileri eksik, parçalı ve dağınıktı. Ağır tecrit koşulları altında, herkes kendi karanlığının içinde bırakılmıştı. Yıllar sonra parçalar bir araya geldikçe anlaşıldı ki Diyarbakır Askerî Cezaevi yalnızca bir hapishane değildi. Meğerse orası, insanın en derin yalnızlığıyla sınandığı bir Gayya Kuyusu’ydu. Öğrendiğimiz kadarıyla ölen 60'ın üzerinde tutuklunun 30’u bu tür direniş eylemleri sonucu hayatını kaybetmiş. İnsanların ölme biçimlerinin incelenmesi; koşulların zorluğunu, yoğun işkence ve vahşet ortamının anlaşılmasını sağladığı kadar, insan unsurunun inanç ve irade gücünün anlaşılmasını da sağlıyor. Cezaevindeki tutsakların sosyal ve siyasal bileşimi, Kürt coğrafyasının toplumsal ve siyasal yapısına neredeyse birebir tekabül ediyordu. Hemen her sınıf ve tabakadan, her yaştan, her cinsiyetten, her inançtan, her kültürel ve etnik gruptan insanlar vardı. Cezaevindeki tutuklu sayısı çoğu zaman yaklaşık beş bin civarında sabit tutuluyordu. Ancak tahliyeler ve yeni tutuklamalarla birlikte, yıllar içinde bu kapıdan girip çıkan insanların toplam sayısının on binleri bulduğu biliniyor. Siyasal açıdan da tablo aynı derecede çeşitlilik gösteriyordu. Farklı siyasi gruplardan, fraksiyonlardan ve partilerden insanlar aynı duvarların içinde tutuluyordu. Bu yönüyle Diyarbakır Askerî Cezaevi, binlerce politik ve apolitik tutuklu için yalnızca bir hapishane değil; devletle ve onun gerçekliğiyle yüz yüze gelinen sert bir ders mekânı olmuştu. 1980 darbesinden sonra bu işkenceler, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir boyuta ulaştı. Artık hedef yalnızca insan bedeni değildi; insanın hafızası, dili, kimliği, onuru ve iradesi de hedefteydi. “Vahşet yılları” olarak anılan 1980 ile 1984 arasındaki o karanlık dönemde, pek çok devrimci, çocuk, köylü ve anne işkence gördü, hayatını kaybetti. İşkencenin biçimleri o kadar çeşitli, o kadar ağır, o kadar insanlık dışıydı ki; bütün bunları duydukça insanın ne kadar zalim, ne kadar yıkıcı, ne kadar acımasız olabileceğini gördüm. Ama aynı zamanda, insanın ne kadar dirençli, ne kadar inançlı ve ne kadar güçlü kalabileceğini de öğrendim. Çünkü burada, en ağır koşulların içinde bile inancı ile direnen insanlar vardı. Dinlediklerim, tanıklık ettiklerim beni bir kez daha dehşete düşürüyor. Ama aynı zamanda, bütün bu acıların içinden doğan direniş ve insanlık onuru bana yeniden umut veriyor. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevi DİYARBAKIR CEZAEVİ Celalettin Can Celalettin Can Independent Türkçe için yazdı Celalettin Can Perşembe, Nisan 16, 2026 - 06:15 Main image:

Fotoğraf: X

TÜRKİYE'DEN SESLER related nodes: Bir egemenlik biçimi olarak tekçi yönetim Mahir Çayan ve arkadaşlarının anmasında konuşan Bakırhan: Kızıldere, bir dayanışma mirasıdır “Ben devletim” anlayışı Type: news SEO Title: Bazen en karanlık hikâyelerin içinde bile, insanlık için bir umut ışığı saklıdır copyright Independentturkish:

Go to News Site