soL Haber
Bölünme dediğim, düzen partilerinin hemen hemen tümünde şu ya da bu biçim ve ölçüde ortaya çıkan, daha da ortaya çıkmaya devam edeceği anlaşılan bölünmeler. Kimisinde gülünç denebilecek örtbas etme çabalarıyla birlikte açığa çıkıyor bunlar, kimisinde partilerin içindeki çeşitli sürtüşme ve çekişmeleri abartılı biçimde yansıtıyor, kimisinde ilk kümedekilerin tersine ama aynı derecede gülünçlük sergileyerek “sıhhat alameti” saptamasıyla birlikte sunulabiliyor… Sonuncusunu yazarken, genç okurlar bilmeyebilirler, Süleyman Demirel’in genel fiyat düzeyindeki hız ve kalıcılık eğilimi gösteren yükselişi gündeme getirenlere karşı “Pahalılık sıhhat alametidir” deyişi akla geliyor. Onlara değinelim biraz. Cumhuriyet döneminin en uzun iktidarını yaşayan partide kurucu isimlerin tek adam dışındaki hemen hemen tümünün etkili konumlardan birer ikişer uzaklaşmaları ya da uzaklaştırılmaları, bir tür bölünmenin belirtisi olarak gösteriliyordu. Son zamanlarda bunlardan kimilerinin açık açık eleştirel sözler etmeleri bu iddianın boş olmadığını ortaya çıkarıyor. Ondan önce de aileden bakan ile koalisyonun küçük ortağının desteklediği dillendirilen bakanın omuz atmalara kadar varan sürtüşmeleri ve sonunda her ikisinin de konumlarını yitirmeleri izlenmişti. Pek çok kulis dedikodusu bir yana şöyle bir veri de eklenmeye başladı son günlerde: Muhalefet partisine büyük olasılıkla içeriden sızdırılmış çeşitli bilgiler ya da bilgi kırıntıları çoğaldı. Herhangi bir önemli sürtüşmenin bulunmadığı örgütlenmelerde, ne kadar uzun iktidar yıpranması olursa olsun, sızıntıların çoğalması dikkat çekici düzeylere ulaşmaz. Bu tür bölünmelerin olmayacağı ya da hemen bastırılıp görülebilir duruma gelmeyeceği varsayılan koalisyonun küçük ortağında da işlerin öyle gitmediği, bu parti için pek alışılmadık bir görünürlükle açığa çıktı. Önce partinin önde gelen birkaç yöneticisinden biri görevinden ayrıldı, ardından en büyük il örgütüne bütün ilçeleriyle birlikte işten el çektirildi. Bunlar herkesin gözü önünde olup bitti. Kulislerde konuşulanları ise gazeteciler biliyorlardır. Henüz pek açığa çıkıp gündem edilmiş olmasa bile öyle varsayılabilir. Yalnız iktidardakiler değil, ötekilerde de var aynı sorun. Sorun yerine durum demek daha doğru olabilir; çünkü onlar kendileri de bunu sorun olmaktan çok, bir gerçek, hatta övünülesi bir gerçek olarak görme eğilimindeler. Özellikle “ana muhalefet” diye anmanın bir alışkanlığa dönüştüğü parti için öyle denebilir. Kendilerinin tek adamın ağzına bakmadıklarını, parti içi demokrasinin gereği olarak tartışmaların canlılığını korumasını doğal karşılamak gerektiğini, böylece sonunda sağlıklı bir birlikteliğe ulaşıldığını falan söylüyorlar. O arada önceki başkan ile şimdiki başkan cenazelerde bile selamlaşmıyorlar, önceki başkanın adamları yenilmekten doymadıkları iktidar partisinin himmetiyle en büyük örgütlerinin il binasını ele geçirmekten herhangi bir sıkıntı duymuyorlar, zaten eski başkan da yine sözüm ona yerinden etme peşinde olduğu iktidar partisinin yardımını bekliyor ki, anlaşılan çok özlediği eski koltuğuna oturabilsin. Bunları böyle yazmak hiç hoş değil. Ama daha kibarca yazmak da elden gelmiyor doğrusu. Elden gelmiyor mu demeli, öyle yazmanın bir yolunu bulmak çok güç mü demeli, her neyse… Yine de gözler önünde sergilenen tutum ve davranışları şu ya da bu üslupla anlatmayı uzatmadan şöyle bir soruya gelmekte yarar olabilir: Neden oluyor bu kapışmalar, bölünmeler, şunlar bunlar? Diyelim, oralardaki siyasetçiler çok hırslı, üstelik çok yetersiz, ayrıca herhangi bir ahlaki kaygıları bulunmayan kimseler de ondan mı? Kimileri, hatta çoğunluğu için bu ve benzeri etkenlerin var olduğu ileri sürülebilir. Böyle bir iddiayı doğrulayabilecek şu ya da bu güvenirlikte destekler de bulunabilir. Ama hiçbirinin yeterince açıklayıcı olmayacağını sanıyorum. Açıklayıcılığı en güçlü olanı başka yerde aramak gerekir. O yer yaşadığımız toplumun ve elbette onun da içinde bulunduğu dünyanın, biraz daha somutlaştırırsak, coğrafyamızın verili durumudur. Küresel ölçekte ortalama yaşam beklentisinin geçen yüzyılın başından 2020’lerin başına kadar iki katından fazla artarak 70’in hemen üstüne çıktığı hesaplanıyor. Buradan hareketle insan ömrünün en az yarısı kadar bir süreden beri, halkımızın sevdiği deyişle, “dünyanın çivisinin çıktığını” söyleyebiliriz. Dünyanın çivisi çıkarken bizim ülkemizinki sımsıkı yerinde durmuş dersek, kendimizi bile inandıramayız. Üstelik, varsayalım, hiç kımıldamamış bizi yerimizde tutan çivi; iyi de 35-40 yıl önce çok mu sağlamca ayaktaydık sanki? Çivisi çıkmış bir dünyada ve ülkede, üzerinde yükseldiği zemin sallanan bir düzenin her soydan partisinin ister paniğe kapılarak ister soğukkanlılığını koruyarak olsun, kurtuluş yolu ararken kendi içinde sürtüşmelere girerek bölünmelere uğraması doğaldır. Bunların kesin bir yıkıma yol açması ise yepyeni bir düzen peşindeki karşıt güçlerin yapacakları ile bağlantılıdır. Kendini dayatan bir değinme ile bitirmek durumundayım: Bizim Alpaslan Savaş dünkü yazısına “Küçük Amerika” diye başlık atmış. Bu sözün bizim siyasal tarihimizde önemli bir yeri vardır. Altmışlı yıllardan sonra uzunca bir süre bunun 27 Mayıs Hareketi ile son verilen Demokrat Parti’nin önde gelenlerine, kimi zaman Bayar’a, kimi zaman Menderes’e ait olduğu söylenmiştir. Oysa, böyle yapılmakla CHP’nin hakkı yenmiş oluyordu; çünkü, birçok konuda olduğu gibi, burada da bu seçkin partimiz öncülüğü elden bırakmamıştır. “Küçük Amerika olacağız” diyen, bunu bir hedef olarak ilk kez dile getiren, zamanın parlak siyasetçilerinden, üstelik de profesör, Nihat Erim'dir. Hani şu 12 Mart darbecilerinin başbakan yaptıkları Nihat Erim. İlk kez kendi seçim bölgesi olan İzmit’teki bir toplantıda, 19 Eylül 1949’da söylemiştir. Celal Bayar’ın söyleyişi 10 yıl sonradır. (Şevket Çizmeli, Menderes-Demokrasi Yıldızı? Ankara: Arkadaş Yayınevi, 2007, s.52.) “Küçük Amerika” olmaksa tepeden tırnağa silahlanmış çocukların kendi okullarını basan canilere dönüşmeleri haberlerinin art arda gelmesiymiş meğer…
Go to News Site